İsrail’i anlamaya çalışırken yapılan en temel hatalardan biri, ülkenin siyasal ve güvenlik reflekslerini istisnai olaylar üzerinden okumaktır.
Oysa İsrail’de olağanüstü hâl, geçici bir durum değil; devletin kurucu mantığına içkin, süreklilik kazanmış bir yönetim biçimi olarak işliyor. Güvenlik tehdidi algısı yalnızca sınırları ya da askeri stratejileri değil, siyasal kurumların işleyişini, toplumsal psikolojiyi ve kamusal alanın sınırlarını da kalıcı biçimde belirliyor.
İsrail devleti, kuruluşundan itibaren kendisini varoluşsal bir tehdit altında tanımladı. Bu tanım, tarihsel olarak belirli bir karşılığı olan travmalardan beslense de zamanla siyasal bir refleksin ötesine geçerek kurumsal bir alışkanlığa dönüştü. Güvenlik, yalnızca korunması gereken bir alan değil; siyasal meşruiyetin ana kaynağı haline geldi. Böyle bir zeminde hukuk, demokrasi ve sivil denetim gibi mekanizmalar olağan zamanlara ait lüksler olarak görülmeye başlandı.
Bu durum, İsrail siyasetinde kalıcı bir aciliyet dili üretti. Kriz istisna olmaktan çıktı, gündelik yönetim biçimine dönüştü. Sürekli alarm hâli, toplumu konsolide eden bir araç olarak işlev gördü. Tehdit algısı sorgulanmadı, tehdit anlatısı güncellendi. Her yeni güvenlik gerekçesi, bir öncekini geçersiz kılmadan onun üzerine eklendi. Böylece olağanüstü hâl, geçici askıya alma rejimi olmaktan çıkarak normalleşti.
Bu normalleşme en açık biçimde Filistin meselesinde görülüyor. İşgal, hukuki bir sorun olarak değil, güvenlik gereği olarak çerçevelendi. Yerleşim politikaları, askeri operasyonlar ve sivil kayıplar, siyasal tartışmanın değil teknik zorunlulukların konusu haline getirildi. Güvenlik dili, ahlaki ve hukuki sorgulamayı baştan geçersiz kılan bir kalkan işlevi gördü. Bu durum yalnızca Filistinliler için değil, İsrail toplumunun kendisi için de derin bir siyasal donukluk yarattı.
Sürekli olağanüstü hâl rejiminin bir diğer sonucu, siyasal alanın daralması oldu. Güvenlik söylemine itiraz eden her ses, potansiyel tehdit kategorisine yerleştirildi. Muhalefet, alternatif politika üretme kapasitesini giderek kaybetti. Devletin bekası ile hükümet politikaları arasındaki çizgi bilinçli biçimde bulanıklaştırıldı. Böylece iktidar eleştirisi, varoluşsal risk üretmekle eşdeğer hale getirildi.
Bu yapı, İsrail’in demokratik iddiasını da aşındırdı. Seçimler yapılmaya devam etti, kurumlar biçimsel olarak işledi, fakat siyasal tercih alanı ciddi biçimde daraldı. Güvenlik merkezli siyaset, toplumsal rızayı ikna yoluyla değil, korku ve tehdit algısıyla üretmeyi tercih etti. Bu tercih kısa vadede istikrar hissi yarattı, uzun vadede ise siyasal esnekliği ortadan kaldırdı.
Uluslararası alanda İsrail’in konumu da bu olağanüstü hâl mantığıyla şekillendi. Müttefik ilişkileri ahlaki ya da hukuki çerçeveler üzerinden değil, güvenlik uyumu üzerinden kuruldu. Batı dünyasının önemli bir bölümü, İsrail’in politikalarını eleştirirken dahi bu güvenlik anlatısının sınırları dışına çıkmamayı tercih etti. Böylece istisna hâlinin küresel ölçekte de meşrulaştığı bir alan oluştu.
Bu noktada asıl dikkat çekici olan, olağanüstü hâlin artık İsrail için bir çözüm üretmemesi. Güvenlik önlemleri arttıkça güvensizlik hissi azalmıyor, aksine daha derin ve kalıcı hale geliyor. Devlet kendini korudukça toplum daha kırılgan hissediyor. Askeri üstünlük arttıkça siyasal belirsizlik büyüyor. Bu paradoks, olağanüstü hâlin kendi kendini yeniden üreten bir yapıya dönüştüğünü gösteriyor.
İsrail’in bugün karşı karşıya olduğu temel sorun, güvenliği merkeze alması değil; güvenliği tek siyasal akıl haline getirmesi. Güvenlik söylemi, başka hiçbir dili yaşatmayan bir baskın anlatıya dönüştüğünde devletin hareket alanı daralıyor. Sürekli teyakkuz hâli, stratejik düşünmeyi değil refleksif kararları besliyor. Bu durum, kısa vadeli kontrol hissi yaratırken uzun vadeli istikrar ihtimalini zayıflatıyor.
Bu süreklilik aynı zamanda İsrail’de yürütme erkinin siyasal alanını genişleten bir işlev görüyor. Olağanüstü hâlin kalıcılaşması, güvenlik gerekçesiyle alınan kararların normal siyasal denetim mekanizmalarının dışına taşmasını kolaylaştırıyor; hükümetin performansı toplumsal refah, demokratik standartlar ya da kurumsal denge üzerinden değil, tehdit algısını yönetme kapasitesi üzerinden ölçülür hâle geliyor. Bu çerçevede iç siyasal gerilimler, koalisyon krizleri veya hukuki tartışmalar, varoluşsal güvenlik söylemi içinde ikincil başlıklara dönüşüyor. Ortaya çıkan tablo, olağanüstü hâlin yalnızca dış tehditlerin zorunlu bir sonucu değil, aynı zamanda iktidarın manevra alanını genişleten ve hesap verebilirliği erteleyen bir yönetsel zemine dönüştüğünü gösteriyor.
Sonuçta İsrail’de yaşanan durum ani bir çöküşe işaret etmiyor. Devlet ayakta, kurumlar çalışıyor, askeri kapasite güçlü. Buna rağmen siyasal yapı, kendini sürekli olağanüstü hâl üzerinden yeniden ürettiği için normalleşme ihtimalini giderek yitiriyor. Tarihsel olarak bakıldığında, en kırılgan rejimler ani çöküşler yaşayanlar değil; istisnayı kalıcı hale getirenler oluyor.
İsrail örneği, modern devletin güvenlik ile siyasal meşruiyet arasındaki dengeyi kaybettiğinde nasıl kendi içine kapanabildiğini gösteren çarpıcı bir vaka sunuyor. Olağanüstü hâl, bir süre sonra tehdidi yönetmenin değil, onunla yaşamayı öğrenmenin aracı haline geliyor.
Bu noktadan sonra mesele güvenliği sağlamak değil; güvenlik söylemi dışında bir siyasal gelecek tasavvur edememek oluyor.
Fotoğraf: idf.il
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
