Evrenin yaşı, bilimsel ölçümlere göre yaklaşık 13,8 milyar yıl (Planck Collaboration, 2018).
Gözlemlenebilir kısmının yarıçapı 46,5 milyar ışık yılına ulaşır; bu büyüklük, insan aklının kavrayış sınırlarını aşan bir ölçektir. Bu ölçekte bakıldığında, insan türünün varlığı yalnızca 300 bin yıllık kısa bir parantez, uygarlık tarihi ise 10 bin yıllık dar bir kesittir. Eğer evrenin ömrü bir yıla sıkıştırılsaydı, insanın sahneye çıkışı yılın son saniyesine denk düşerdi. Bu benzetme, varlığımızın ne kadar kısa, ama aynı zamanda ne kadar iddialı olduğunu gösterir.
İnsan, evrenin bu sessizliğinde kendi anlamını inşa etmeye çalışmış; doğayı gözlemleyerek, maddeyi şekillendirerek, dili, bilimi, sanatı ve inancı var ederek kendi varoluşuna yön vermiştir. Ancak bu çaba, kozmik ölçekte bakıldığında bir parlamadan ibarettir. Yıldızlar milyarlarca yıl boyunca doğup ölürken, insanlığın uygarlıkları birkaç bin yılda yükselip yıkılmıştır. Bu süre farkı bile, evrendeki yerimizin ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatmaya yeterlidir. Yine de insan, bu kısacık aralıkta kendi varlığını evrensel ölçekte anlamlandırmaya çalışmış, kibrini de, merakını da aynı kaynaktan beslemiştir.
Bilimsel olarak evrenin genişlemekte olduğu gerçeği (Hubble, 1929; Riess et al., 2019), yalnızca fiziksel bir olgu değil, aynı zamanda düşünsel bir metafordur. Evren genişledikçe, insanın anlam arayışı da genişler. Fakat bu genişlemenin merkezinde kimse yoktur. Evrenin hiçbir noktasının ayrıcalıklı bir konumu yoktur; her yer aynı anda merkezdedir ve hiçbir yer merkez değildir. Buna rağmen, insan zihni kendi varlığını merkeze yerleştirme eğiliminden vazgeçemez. Bu eğilim, bilincin doğasında bulunan bir yanılsamadır: farkındalık, kendini merkeze koyarak başlar. Ancak evrenin yasaları, bu merkezin yalnızca bir algı olduğunu gösterir. Biz, merkezde değiliz; genişleyen bir belirsizliğin tam ortasındayız.
Görelilik ilkesi bize, evrende mutlak bir hızın, mutlak bir konumun, mutlak bir merkezin olmadığını öğretir. Işık hızına asla ulaşamayız, çünkü ışık bizim sınırımızdır. Bu fiziksel gerçek, aynı zamanda bir varoluş metaforudur: Evrenin sınırlarını görebiliriz ama onları aşamayız. Bu sınır, hem bilginin hem de varoluşun çerçevesini belirler. Bu nedenle, evrenin büyüklüğü yalnızca bir ölçü değil, aynı zamanda insanın kendi sonluluğunu fark etmesinin en doğrudan yoludur.
Ancak insan, bu farkındalığın huzuruna değil, huzursuzluğuna tutunur. Evrenin sessizliğini duymak yerine kendi gürültüsünü üretir. Savaşlar, imparatorluklar, ideolojiler, inanç uğruna yürütülen yıkımlar hepsi aynı sessizliği bastırma çabasının farklı biçimleridir. İnsan, anlamı ararken onu sahip olmaya indirgemiş; bilginin yolunu iktidarın aracına dönüştürmüştür. Her çağda, güç kazanma arzusu bilginin önüne geçmiş, bilgi, hakikati değil üstünlüğü hedeflemiştir. Bu yüzden uygarlık tarihi, ilerlemenin değil, unutmanın tarihidir; insanın evrendeki küçüklüğünü unutma ısrarının. Evren genişlemeye devam ederken, insan kendi varlığını daraltan sınırlar inşa etmiştir.
Yine de tüm bu çelişkilerin ortasında bir gerçek vardır: anlam, kalıcılıkla değil farkındalıkla ölçülür. İnsan küçüldükçe düşüncede büyür, çünkü bilinç, varlığın sürekliliğini değil, farkında olunmasını sağlar. Bir karanlık madde denizinin ortasında, bilincin ışığı evrenin kendi varlığını tanıdığı tek noktadır. Carl Sagan’ın söylediği gibi, “Biz evrenin kendini tanıma yoluyuz.” Bu ifade yalnızca şiirsel bir düşünce değil, bilimsel bir gerçektir. Evren, kendisini gözlemleyebilen bir varlık üretmiştir ve bu varlık, gözlemlerinin toplamından daha fazlasını anlama kapasitesine sahiptir.
İnsan, evrenin düşünme biçimidir.
Ancak bu farkındalık, insanı yüceltirken aynı anda alçaltır da. Çünkü evreni anlamak, aynı zamanda kendi geçiciliğini fark etmektir. Gözlemledikçe küçülürüz, çünkü her yeni bilgi, ne kadar az bildiğimizi hatırlatır. Bilim, insana hem bir güç hem de bir tevazu armağan eder. Bu tevazu, evrenin karşısında sessizce durabilme yeteneğidir. Işık hızının aşılmaz sınırı, yalnızca fiziğin değil, insanın da metaforik sınırıdır: her zaman görecek, asla ulaşamayacağız. Fakat belki de bu ulaşamama hali, anlam arayışını diri tutan tek şeydir. Ama ışık hızına ulaşmanın kendisi bile bir anlam taşımazdı, çünkü o noktada zaman durur, nedensellik kaybolur ve hatırlama imkânı ortadan kalkar.
Bir insan, teorik olarak ışık hızında yolculuk edip geri dönebilse bile, dönüşte beraberinde hiçbir bilgi, hiçbir hatıra getiremezdi. Zamanın akmadığı bir deneyimin bilinci de olamaz. Bu nedenle, insanın evreni anlama çabası, hiçbir zaman “ışığın ötesine geçmek” değil, “ışığın içinde kalıp onu anlamak” mücadelesidir. Bilgi, sınırın ötesinde değil, sınırın farkında olmaktadır.
Evrenin yasalarını çözmeye çalışan insan, kendi varoluşunun geçiciliğini her keşifle biraz daha derin biçimde kavrar. Bu farkındalık, hem trajik hem büyüleyicidir. Kısa ömrü boyunca milyarlarca yıllık bir evreni anlamaya çalışan insan, belki de tarihin en büyük ironisini yaşar: Evrenin en küçük varlıklarından biri, onun en büyük sorularını sorandır. Bu ironinin kendisi, bilincin varoluş nedenidir.
İnsanın anlamı, sahip olduğu güçte değil, anlam arayışının kendisinde yatar. Bilim, bu arayışın en dürüst biçimidir, çünkü hiçbir iddia taşımadan yalnızca anlamak ister. Her yeni keşif, evrenin büyüklüğünü değil, insanın tevazusunu artırır. Her gözlem, insanın ne kadar az bildiğini hatırlatır. Belki de bilginin en yüksek biçimi, bu farkındalığın ta kendisidir. Aslında bilmek, sınırın farkına varmaktır; anlamak ise, o sınırın içinde yaşamayı kabullenmektir.
Evrenin sessizliği, bizim varoluşumuzun fonudur. Madde dağılır, yıldızlar söner, galaksiler yok olur; ancak bilinç, var olduğu sürece evrenin kendine tanıklığı devam eder. Bu tanıklık, insanın doğayı değiştirme gücünden değil, onu anlama arzusundan doğar. Bu yüzden evrenin tarihinde en kalıcı olan şey, insanın bıraktığı maddi eserler değil, sorduğu sorulardır. Çünkü her soru, evrenin kendi üzerine düşünebilme kapasitesinin bir yansımasıdır. İnsan, evrenin efendisi değildir; ama evrenin kendi kendine sorduğu en derin sorudur.
Bilimsel Dayanaklar
Planck Collaboration (2018). Planck 2018 Results: Cosmological Parameters. Astronomy & Astrophysics.
Hubble, E. (1929). A Relation Between Distance and Radial Velocity Among Extra-Galactic Nebulae. PNAS.
Riess, A. G. et al. (2019). Large Magellanic Cloud Cepheid Standards Provide a 1% Foundation for the Determination of the Hubble Constant. ApJ.
Sagan, C. (1980). Cosmos. Random House.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
