Günümüz çalışma hayatı gerçek bir cehenneme döndü. Aslında yaşamın, var kalmanın kendisi neredeyse insana acı verici, taşınamaz bir yük gibi gelmeye başladığına göre hayatımızı toptan cehenneme çevirmeyi başardık demektir.
Nasıl bir yük olur ki insana yaşamda kendini ortalık yerde cayır cayır yakar? Nasıl bir körlük, nasıl bir sağırlıktır ki kimse kimseyi görmez duymaz?
Çalışanlar mutsuz, çalışacak iş bulamayanlar mutsuz. Herkese kendi hayatı ızdıraplı bir süreç gibi gelirken nasıl çocuklarını, ailesini, komşusunu düşünebilir ki?
Birey birey hepimiz bir şekilde kendimizi iki taşın arasında eziliyor gibi hissediyoruz. Nefes alacak alanımız kalmamış. İş-ev-iş-ev-iş-ev… Veya işsizlik-parasızlık-çaresizlik-işsizlik-parasızlık-çaresizlik… Çalışan paralı mı? Yani geçimini insanca sağlıyor mu? Büyük bir kısım için bu sorunun cevabı hayırdır. Peki evet olanlar? Onlar için de bedeli ağırdır. Zira patronlar hep daha çoğunu, daha çoğunu talep ederler. Çalışandan daha çok iş ve aynı zamanda aynı maaşa şükür beklerler. Vaziyetimiz budur.
Eski Yunan ve Roma’da “çalışma” sözcüğünün kökeni, zorluk, acı, ızdırap kelimelerinden geliyormuş. Bu çok da şaşırtıcı olmasa gerek çünkü eski Yunan’da ve Roma’da çalışanlar kölelerdi. Ve köleler insandan sayılmazdı. Dolayısıyla çalışmak insan için değildi, köle içindi. Onlar insan olmadıkları için ızdıraplarının bir değeri yoktu, elbette hayatlarının da.
Endüstri devrimine kadar çalışma köylülük ve kölelikle ilişkilenidilmişti. Çifte devrimler döneminde ise köylü ve köle olmaktan çıkarıldı bu kesim, topyekün “işçi” oldular. İnsan hangi yaşta çalıştırılabilir, günde kaç saat çalıştırılabilir, karşılığında alacağı ücret ne olmalıdır, ne zamanlar ve ne kadar süreyle dinlendirilmelidir vb. soruların daha önce hiç sorulmadığı için cevabı da yoktu ve yasalar da yoktu. O yüzden belki de bir yüzyıl işcilerin köleden farkı olmadı.
İşçiler emeğinden başka satacak şeyi olmayanlardı. “Çalışan hayvanlar” oldukları için ama gene de sağlıklı ve güçlü oldukları sürece varlıklarının biraz da olsa bir değeri vardı. Ölmemeli ve çalışmalıydılar. Sonra kapitalizm keşfetti ki çalışmaları yetmez tüketmeliydiler de. Ceplerine tekrar ekonomi çarklarının içine dönmek üzere belirli miktarda para da konmalıydı.
O günden sonra insanın tanımı bir kere daha değişti. İnsan düşünen hayvandır, insan ekonomik hayvandır, insan çalışan hayvandır ve en nihayet insan tüketicidir yani tüketen hayvandır ve tüketebildiği sürece yaşaması uygundur dediler. Diyorlar.
Makinelerle birlikte insanın pazu gücüne ihtiyaç kalmamıştı, yapay zekâyla birlikte insanın düşünme ve hissetme gücüne ihtiyaç kalmasın diye var teknoloji. Yapay zekâ insanın yerini alamaz derseniz yerden göğe haklısınız da “insan”dan ne anlıyoruz, “insan”la ne kastediliyor sorununu tekrar ve tekrar sormamız gerekiyor.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
