ABD’de sivillere yönelik saldırılarıyla tepki çeken Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı (Immigration and Customs Enforcement-ICE), 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından şekillenen “iç güvenlik devleti”nin en tartışmalı kurumlarından biri.
ICE (Türkçede buz anlamına geliyor) son olarak Minneapolis’te üç çocuk annesi 37 yaşındaki Renee Nicole Good’un öldürülmesi olayı nedeniyle toplumun öfkesini üzerine çekti.
Resmî olarak sınır güvenliği, göçmenlik yasalarının uygulanması ve başka ülkelerin de karıştığı suçlarla mücadele amacıyla kurulan ICE, özellikle son on beş yılda göçmenlere yönelik baskınları, gözaltı uygulamaları ve sivil hak ihlalleriyle kamuoyunda yoğun eleştirilerin odağı hâline geldi.
ICE, 2003 yılında ABD İç Güvenlik Bakanlığı’na bağlı olarak kuruldu. Kurum, daha önce Adalet Bakanlığı ve Hazine Bakanlığı bünyesinde dağınık hâlde bulunan göçmenlik ve gümrük yetkilerini tek bir çatı altında topladı. Bu adım, 11 Eylül sonrası güvenlik paradigmasının bir parçasıydı: Göç, artık yalnızca idari bir mesele değil, ulusal güvenlik sorunu olarak ele alınacaktı.
ICE iki ana birimden oluşuyor:
-Göçmen gözaltıları, sınır dışı işlemleri ve ülke içi baskınlardan sorumlu kuruluş ERO
-İnsan kaçakçılığı, uyuşturucu ticareti, kara para ve siber suçlar gibi alanlarda çalışan HSI
Pratikte ise ICE’in kamuoyundaki imajını belirleyen esas faaliyet alanı ERO’nun yürüttüğü göçmen baskınları ve sınır dışı operasyonlar.
ICE baskınları çoğu zaman sabahın erken saatlerinde, iş yerlerinde, evlerde ya da mahkeme binalarında yapılıyor. Resmî söylemde “hedefli operasyonlar” olarak tanımlanan bu baskınlar, fiiliyatta çoğu zaman geniş aileleri ve toplulukları etkileyen travmatik müdahalelere dönüşüyor.
Çocukların okula gittiği saatlerde ebeveynlerin gözaltına alınması, iş yerlerinde yapılan ani baskınlarla insanların kelepçelenmesi ve belgeleri olmayan göçmenlerin savunma hakkı olmaksızın uzun süreli gözaltına alınması, ICE’nin en sık eleştirilen uygulamaları arasında. İnsan hakları örgütleri, bu baskınların “hukuki bir işlemden çok, caydırıcı bir korku politikası” işlevi gördüğünü savunuyor.
Hukuk tartışmaları
ICE’in uygulamaları, ABD Anayasası’nın temel ilkeleriyle sık sık çatışma iddialarına konu oluyor. Özellikle şu başlıklarda yoğun eleştiriler var:
Keyfi gözaltılar: Bazı operasyonlarda mahkeme kararı olmadan yapılan gözaltılar.
Irka dayalı hedefleme: Latin kökenli bireylerin orantısız biçimde hedef alınması.
Gözaltı merkezleri: ICE’a bağlı veya özel şirketler tarafından işletilen merkezlerde kötü muamele, yetersiz sağlık hizmeti ve uzun süreli belirsizlik.
Birçok vakada ICE operasyonlarının yalnızca “belgesiz göçmenleri” değil, yasal statüsü olan kişileri de etkilediği ortaya çıktı. Yanlış kimlik tespiti, eksik kayıtlar ve hızlı sınır dışı süreçleri geri dönüşü zor mağduriyetlere yol açabiliyor.
Kamuoyu tepkisi
ICE, özellikle Trump yönetimi döneminde uygulanan “sıfır tolerans” politikalarıyla birlikte kitlesel protestoların hedefi hâline geldi. “Abolish ICE” (ICE’i feshedin) sloganı, yalnızca radikal çevrelerde değil, ana akım siyasette de tartışılmaya başlandı.
Eleştirenler, kurumun göçü yönetmekten çok kriminalize ettiği, göçmenleri ise potansiyel tehdit olarak konumlandırdığı görüşünde. ICE savunucuları ise kurumun yasaları uyguladığını ve ulusal güvenliği koruduğunu ileri sürüyor. Bu iki yaklaşım arasındaki gerilim, ABD’de göç meselesinin neden kalıcı bir siyasal kriz olduğunu da gösteriyor.
Bugün ICE, on binlerce personeli, yüzlerce gözaltı merkezi ve milyarlarca dolarlık bütçesiyle ABD’nin en güçlü iç güvenlik kurumlarından biri. Ancak gücü kadar meşruiyeti de tartışmalı. Göçmenler için ICE, çoğu zaman bir kamu kurumu değil, ani baskınlar, belirsizlik ve parçalanmış aileler anlamına geliyor.
Aslında ICE’ın varlığı, ABD’nin göç meselesine nasıl baktığının aynası niteliğinde. Göçü insani, sosyal ve ekonomik bir olgu olarak değil, güvenlik tehdidi olarak ele alan bu yaklaşım, hukuki sınırlarla ahlaki sınırlar arasındaki farkı giderek bulanıklaştırıyor.
Fotoğraf: flckr.com
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
