Suriye sahasında kartlar bir kez daha karılıyor ve ne yazık ki Ankara, masadaki gelişmeleri yine “güvenlik” penceresinin dar vizöründen okumakta ısrar ediyor.
Şam yönetimi ile Kürtler arasında varılan ve 30 Ocak’ta açıklanan son mutabakat, bölgedeki dengelerin Türkiye’nin iç kamuoyuna anlatıldığı gibi olmadığını bir kez daha yüzümüze çarptı.
Hatırlarsınız; geçen haftalarda ilk temaslar başladığında, ekranlarda boy gösteren kimi “uzmanlar” ve hükümete yakın kalemler, durumu büyük bir iştahla “ABD Kürtleri sattı”, “Kürtler pes etti”, “SDG çözüldü” manşetleriyle sunmuşlardı. Oysa bugün ortaya çıkan tablo, bu okumanın ne kadar sığ ve sahadan kopuk olduğunu gösteriyor. Şam ile Kürtler arasındaki anlaşma, bir teslimiyetten ziyade, askeri ve idari yapıların “entegrasyonu” üzerine kurulu yeni bir pragmatizme işaret ediyor.
Ne hazindir ki, o gün “Kürtler bitti” naraları atanlar, bugün varılan anlaşma sonrası “itidal” çağrıları yapmaya başladılar. Hükümet de bu kalemleri terbiye etmiş olmalı ki, artık aşırılığa kaçmıyorlar. Ancak gerçek şu ki; Suriye’de HTŞ ve Kürtler arasındaki denge veya Şam ile yapılan bu anlaşmalar nihai bir çözüm getirmese de, Kürtlerin Suriye’deki kazanımları -şekil değiştirerek de olsa- artarak devam edecek.
Tam bu noktada, Türkiye’nin son kırk yıldır yaşadığı paradoksu ve bugün içine düştüğü durumu şu satırlarla özetlemek, tarihe not düşmek açısından elzemdir:
Kürt meselesi ve Rojava: Kandırılan bir halk mı?
Türkiye’nin Suriye politikası başından beri Kürtleri dışlayan bir eksende yürüdü. Oysa 2011-2015 yılları arasında Suriye sınırımızda bir PKK sorunumuz yoktu; aksine en güvenli sınırımız Suriye sınırıydı. Ne zaman ki komşu bir ülkenin iç işlerine, iç savaşa müdahil olduk, PKK sorununu kendi ellerimizle ihraç edip büyüterek geri almak zorunda kaldık.
Bugün gelinen noktada, Türkiye’de bir “Kürt nefreti” körüklenirken, diğer yandan “terörsüz Türkiye” gibi kapsayıcı isimlerle yeni süreçler pazarlanıyor. Ancak ortada bir gerçek var: Suriye’de Kürtler tarihlerinde hiç olmadığı kadar haklar kazandı, daha da kazanacaklar.
Amerika ve İsrail’in iplerini elinde tuttuğu figürlerle bu kadar içli dışlı olmak, Türkiye’yi ekonomik ve sosyal anlamda büyük bir faturayla karşı karşıya bırakmıştır. Suriye bataklığına harcanan devasa kaynaklar, bugün halkın cebinden çıkan paradır. Sonuç ne olursa olsun “kazanan biziz” algısı yaratılsa da, gerçekte Türkiye hem laiklik hem de güvenlik ekseninde son derece riskli ve karanlık bir tünele doğru sürüklenmektedir. Son kırk yılda, güvenlikçi politikalar yüzünden teröre heba edilen kaynaklardan daha fazlası Suriye heba edilmiştir.
Sahadaki yeni gerçeklik: Entegrasyon ve Rusya faktörü
Yukarıdaki tespitlerin ışığında, Şam ve Kürtler arasında varılan mutabakatın detaylarına bakmak, Türkiye’nin “Rojava’yı bitirme” hayalinin sahadaki karşılığını anlamak için önemlidir.
Anlaşma metnine baktığımızda, Kürtlerin yok edilmediğini, aksine Suriye ordusu içine “entegre edildiğini” görüyoruz. Haseke ve Kamışlı’da güvenliğin ortak sağlanması, Mazlum Abdi’nin önerisiyle Haseke Valisi ve Savunma Bakan Yardımcısı atanması, petrol sahalarının sivil entegrasyonla devredilmesi (detayları inşallah Türkiye’ye emsal teşkil etmez) gibi maddeler; Kürtlerin Şam nezdinde “meşru bir muhatap” statüsüne evrildiğini gösteriyor. Özellikle eğitim alanında Kürtçe ve müfredat konusundaki özgünlüklerin korunması maddesi, kültürel hakların da garanti altına alındığının ispatıdır. Süreç, Rusya’nın daha 2016’da, Suriye Kürtlerine kültürel otonomi verilmesi önerisi doğrultusunda ilerliyor.
Bu süreçte Rusya’nın rolünü de göz ardı etmemek gerekir. Moskova, rejimin değişmesi veya zayıflaması senaryolarına rağmen sahadan çekilmedi. Rus uzman Kirill Semyonov’un da belirttiği gibi; Moskova ile yeni Suriye yönetimi arasındaki temaslar aktifleşiyor ve Şam, AB’nin “Rusya’yı çıkarın” ültimatomlarına boyun eğmiyor. Çünkü Şam da biliyor ki, bölgedeki denge için Rusya’ya, Rusya’nın da Orta Doğu’daki varlığı için Suriye’ye ihtiyacı var.
Türkiye ne yapmalı?
Türkiye, Suriye’deki gelişmeleri sadece “terörle mücadele” başlığı altında okumaya devam ederse, son kırk yılda içeride yaşadığı Kürt sorununun, sınır ötesindeki çok daha karmaşık ve uluslararasılaşmış yansımasıyla yüzleşmek zorunda kalacak.
Artık Türkiye, Suriye’deki Kürt gerçeği ile birlikte yaşamak zorunda olduğunu idrak etmelidir. Bu realite, doğru yönetilirse, bölgede yükselen HTŞ radikalizmi ve Suudi Arabistan destekli Selefi yayılmacılığı karşısında, Türkiye için ileride bir “sigorta” görevi dahi görebilir.
Türkiye fazla zaman geçirmeden, hamaset dolu “fetih” rüyalarından uyanıp, sınırları dışındaki Kürtlerle de rasyonel bir zeminde, bir arada yaşamayı öğrenmeli. Aksi takdirde, “kazanan biziz” manşetleri atılırken, kaybeden yine Anadolu halkının refahı ve güvenliği olacaktır.
Fotoğraf: rudaw.net
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
