Uzun süre boyunca güç, askeri kapasite, ekonomik büyüklük ve teknolojik üstünlük üzerinden tanımlandı. Nüfus ise çoğu zaman arka plandaki bir veri olarak görüldü.
Oysa bugün dünya, sessiz ama derin bir demografik eşiğin içinden geçiyor. Bu eşik yalnızca sosyal politikaları değil, jeopolitik dengeleri ve kapitalist üretim modelinin sürdürülebilirliğini de doğrudan etkiliyor.
Batı dünyası hızla yaşlanıyor. Avrupa’nın pek çok ülkesinde doğurganlık oranı 1,5’in altında. Çalışan nüfus daralıyor, emeklilik sistemleri zorlanıyor, sosyal harcamalar artıyor. Kapitalist ekonomi sürekli genişleyen üretim ve tüketim döngüsü üzerine kurulu olduğu için, demografik daralma doğrudan büyüme dinamiklerini baskılıyor. Daha az çalışan, daha fazla emekli demek; daha düşük vergi geliri, daha yüksek kamu harcaması demek. Bu tablo uzun vadede yalnızca ekonomik değil, siyasal istikrar açısından da belirleyici.
Öte yandan Afrika, Güney Asya ve Orta Doğu’nun bazı bölgeleri genç nüfus açısından hâlâ dinamik. Ancak genç olmak otomatik olarak güçlü olmak anlamına gelmiyor. Eğer bu genç nüfus üretken istihdama dahil edilemezse, demografik avantaj hızla sosyal gerilime dönüşebiliyor. İşsizlik, göç baskısı ve siyasal istikrarsızlık riskleri artıyor. Böylece dünya iki farklı kırılganlık biçimiyle karşı karşıya kalıyor: Yaşlanan toplumların ekonomik baskısı ile genç ama işsiz toplumların istikrarsızlık potansiyeli.
Kapitalist sistem bu iki demografik gerçeklik arasında yeni bir denge arıyor. Göç politikalarının giderek daha merkezi bir jeopolitik araç haline gelmesi tesadüf değil. Avrupa, yaşlanan iş gücünü dengelemek için göçe ihtiyaç duyuyor; fakat aynı anda göçü iç siyasette bir güvenlik ve kimlik meselesine dönüştürüyor. Bu çelişki, liberal düzenin zaten zorlanan meşruiyetini daha da karmaşık hale getiriyor.
Demografi artık yalnızca nüfus istatistiği değil; güç mimarisinin temel parametrelerinden biri. Çin örneği bu açıdan dikkat çekici. Uzun süre genç ve disiplinli iş gücüyle büyüyen Çin, bugün hızla yaşlanan bir toplumla karşı karşıya. Tek çocuk politikasının uzun vadeli etkileri, üretim maliyetlerini ve sosyal güvenlik yükünü artırıyor. Bu durum Çin’in ekonomik modelini yeniden düşünmesini zorunlu kılıyor.
ABD ise görece daha dengeli bir demografik yapıya sahip; ancak orada da gelir eşitsizliği ve sosyal parçalanma, nüfusun yapısal avantajlarını sınırlıyor. Demografi tek başına güç üretmiyor; üretim kapasitesi, eğitim seviyesi ve kurumsal istikrarla birleştiğinde anlam kazanıyor.
Türkiye bu tabloda ilginç bir ara pozisyonda duruyor. Nüfus hâlâ Avrupa ortalamasına kıyasla genç; fakat doğurganlık oranı hızla düşüyor. Önümüzdeki on yıllarda Türkiye de yaşlanan toplumlar kategorisine yaklaşacak. Şu anki demografik pencere, doğru ekonomik ve kurumsal adımlar atılmazsa hızla kapanabilir. Bu nedenle mesele yalnızca nüfus büyüklüğü değil; o nüfusun hangi ekonomik yapıya entegre edildiği.
Demografik dönüşüm, kapitalizmin büyüme takıntısını da sorgulatıyor. Sürekli genişleme varsayımı üzerine kurulu bir sistem, daralan nüfusla nasıl sürdürülebilir? Robotik üretim, yapay zekâ ve otomasyon bu soruya teknik bir yanıt sunuyor gibi görünüyor. Fakat teknoloji, sosyal güvenlik sistemlerinin finansman açığını tek başına kapatamaz. Üretim verimliliği artabilir; ancak gelir dağılımı bozulursa siyasal istikrar zayıflar.
Asıl soru belki de şu: Güç gerçekten nüfusla mı yazılıyor, yoksa nüfusun nasıl organize edildiğiyle mi? Tarih, kalabalık ama dağınık toplumların güçlü olmadığını; daha küçük ama kurumsal olarak sağlam yapıların uzun süre etkili olabildiğini gösteriyor. Demografi bir potansiyel sunar; fakat potansiyelin güce dönüşmesi siyasal kapasiteye bağlıdır.
Bugün dünya, demografik bir eşikte. Yaşlanan toplumlar refahı koruma mücadelesi verirken, genç toplumlar istihdam ve istikrar arayışında. Bu iki yönlü basınç, küresel güç dengelerini yeniden şekillendiriyor. Askerî harcamalar, ticaret savaşları ve teknolojik rekabet kadar; kreş politikaları, emeklilik reformları ve göç düzenlemeleri de artık jeopolitiğin konusu.
Demografi sessiz ilerler; fakat etkisi gürültülüdür. Güç dengesi yalnızca tanklarla, rezerv para birimleriyle ya da diplomatik hamlelerle belirlenmiyor. Uzun vadede belirleyici olan, toplumların yaş yapısı ile ekonomik model arasındaki uyumdur. Bu uyum bozulduğunda, en güçlü görünen sistemler bile yavaş yavaş kırılganlaşır.
Demografik eşik tam da bu nedenle teknik bir istatistik değil; tarihsel bir dönemeçtir. Güç, belki de ilk kez bu kadar görünür biçimde nüfusun ritmiyle yazılıyor.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
