Türkiye gündemi her zamanki gibi yoğun, her zamanki gibi karmaşık. Ancak son günlerde yaşadığımız, trajikomik filmleri aratmayan bir “İHA vakası” var ki, aslında ülkenin savunma konseptinden dış politikasına, şeffaflıktan devlet ciddiyetine kadar pek çok yapısal sorununun röntgenini çekiyor.
Olayı özetleyelim: Gökten üç İHA düştü.
Hatırlarsınız, ilk İHA’yı F-16’larımızla vurduk. Ankara yakınlarına kadar gelen bu küçük hava aracını, milyonlarca dolarlık uçaklarımız ve füzelerimizle düşürmemiz, kamuoyuna büyük bir “başarı öyküsü” olarak sunuldu. Savunma analistleri, yandaş yorumcular ekranlara döküldü; “Milli egemenlik sahamız”, “Angajman kuralları” havada uçuştu. Biz bu “zaferin” sarhoşluğuyla, “Acaba bu İHA Rusların mı, Ukraynalıların mı, yoksa İngilizlerin mi?” diye tartışırken, sahneye Anadolu insanı, yani köylüler çıktı.
“Demir Kubbe” mi köylü feraseti mi?
Biz ilk İHA ile övünürken, Kocaeli’nde ve Balıkesir’de köylüler tarlalarında iki İHA daha buldular. Biri düşmüş, diğeri -ki akıllı bir cihazmış- yakıtı bitince paraşütle inmiş. İşin acıklı tarafı şu: Bu cihazlar günlerdir oradaymış. Köylüler başında TikTok videoları çekiyor, elleriyle kaldırıp inceliyor, biz ise devlet olarak olaydan bihaberiz.
Hani o çok övündüğümüz, “kuş uçurtmaz” dediğimiz hava savunma sistemlerimiz, hani o “Demir Kubbe”miz? Görünen o ki, F-16 kaldırıp vurduğumuz ilk İHA kelimenin tam anlamıyla “gümbürtüye gitmiş.” Diğer ikisi ise elini kolunu sallayarak, biri Tüpraş yakınlarına, diğeri askeri tesislerin olduğu bölgelere kadar gelebilmiş.
Bu tablo karşısında Milli Savunma Bakanlığı’ndan beklenen o “devlet ciddiyetiyle” bağdaşır açıklama ise maalesef gelmedi. İlk İHA için “parçalandı, kimliğini tespit edemedik” dendi. Diğerleri için ise derin bir sessizlik… Bu İHA’lar kuzeyden mi geldi? Sinyal karıştırıcılar yüzünden yollarını mı şaşırdılar? Yoksa birileri Türkiye içinden veya yakın bir gemiden bunları fırlatarak hava savunma sistemimizi mi test etti?
Bilmiyoruz. Çünkü şeffaflık yok.
S-400’lerden “Allah’a emanet” hava sahasına
Bu olay, Türkiye’nin içinde bulunduğu “ateş çemberi” gerçeğiyle birleşince durum daha da vahimleşiyor. Kuzeyimizde Rusya-Ukrayna savaşı, güneyimizde Suriye bataklığı, Doğu Akdeniz’de gerilim… Dört bir yanımız, tabiri caizse düşmanla veya potansiyel tehditle çevrili.
Biz yıllarca neyi tartıştık? S-400’leri. Neden aldık? Hava savunmamızı güçlendirmek için. Sonuç? F-35 programından atıldık, şimdi F-16 almayı denedik, şimdi kapı kapı dolaşıyor, Eurofighter peşinde koşuyoruz. Milyarlarca dolar harcadığımız o S-400’lerin akıbeti meçhul; depoda mı, iade mi ediliyor, Kremlin ile Aşkabat’ta ne konuşuldu? Hiçbir resmi açıklama yok.
Ama günün sonunda görüyoruz ki, milyarlarca dolarlık savunma yatırımlarına rağmen, birkaç bin dolarlık basit İHA’lar Ankara’nın göbeğine kadar gelebiliyor. Bu, sadece bir güvenlik zafiyeti değil, aynı zamanda bir “milli güvenlik açığıdır”.
İnşaat sektörü gibi savunma sanayi
Burada temel sorun, savunma sanayine yaklaşımımızda yatıyor. Türkiye’de savunma sanayi, ne yazık ki stratejik bir güvenlik konseptinin parçası olmaktan çıkıp, tıpkı inşaat sektörü gibi bir “rant ve propaganda” alanına dönüşmüş durumda.
Seçim meydanlarında otomobil kaportasıyla, uçak maketiyle oy devşirmeye çalışan, savunma sanayindeki teknolojik gelişmeleri bir parti politikası gibi sunan bir anlayışla karşı karşıyayız. Elbette teknolojik gelişim, İHA/SİHA üretimi önemlidir. Ancak siz bunu bir “iç politika malzemesi” haline getirip, hamasetle süslerseniz; gerçek bir tehdit karşısında, tarlasında İHA bulan köylünün TikTok videosuyla tüm o imajınız yerle bir olur.
Bu, 3. dünya ülkesi görüntüsüdür. Hatta filmlerdeki “uzaylılara taş atan köylü” sahnesinden hallice bir durumdur.
Sonuç: ciddiyet ve şeffaflık şart
Türkiye, bulunduğu coğrafya itibarıyla savunma zafiyeti lüksü olmayan bir ülkedir. Ancak güvenlik, sadece silah üretmekle veya satmakla sağlanmaz. Güvenlik; öngörülebilir bir dış politika, şeffaf bir devlet yönetimi ve yasamanın denetiminde olan bir savunma stratejisi ile mümkündür.
Bugün gökten düşen o üç İHA, bize “kral çıplak” demiştir. Hamasetle, “oyun kuruyoruz”, “bölgeyi dizayn ediyoruz” söylemleriyle, gerçeklik arasındaki uçurum artık gizlenemez boyuttadır. Devletin vatandaşına karşı şeffaf olmadığı, tehdidin nereden geldiğinin bile açıklanamadığı bir ortamda, kendimizi güvende hissetmemiz mümkün değildir.
Umarım bu olaydan, “zafer çığlıkları” atmak yerine, gerekli dersler çıkarılır. Zira bir sonraki “misafir”, paraşütle inen akıllı bir İHA olmayabilir.
Not: Görsel yapay zekâyla üretilmiştir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
