Gazze için son aylarda dolaşıma sokulan “yeniden inşa” dili, ilk bakışta insani bir toparlanma vaadi taşıyor gibi görünüyor.
Yıkımın ardından onarım, enkazın ardından düzen, savaşın ardından hayat… Kavramlar tanıdık ve kulağa makul geliyor. Ancak bu dilin nasıl kurulduğuna, hangi kelimeleri öne çıkardığına ve daha önemlisi kimi sessizleştirdiğine yakından bakıldığında, mesele basit bir imar tartışmasının çok ötesine geçiyor. “Yeniden inşa” burada, yıkımdan sonra hayatı onarmaktan çok, yıkımın ürettiği boşluğu yeniden düzenleme arzusunu yansıtıyor.
Son dönemde Davos çevresinde ve Amerikan siyasal söyleminde Gazze’nin bir “potansiyel alan”, bir “sahil hattı”, bir “ekonomik değer” olarak tarif edilmesi, bu zihniyetin en çıplak ifadesi. Jared Kushner’ın Gazze’yi “değerli bir kıyı şeridi” olarak anması ya da bölgenin turizm ve üretim kompleksleriyle “canlandırılabileceği” fikri, savaşın insani sonuçlarını teknik bir planlama meselesine indirgemeyi mümkün kılıyor. Burada yıkım, ahlaki bir felaket olmaktan çıkıp, fırsat penceresine dönüşüyor.
Bu noktada “yeniden inşa” söyleminin klasik sömürgeci mantıkla kurduğu akrabalık belirginleşiyor. Tarihsel olarak sömürgecilik, yalnızca askeri işgal ya da doğrudan tahakküm biçimi değildi. Aynı zamanda mekânın yeniden tanımlanması, yerel nüfusun siyasi özne olmaktan çıkarılması ve toprağın ekonomik bir nesneye dönüştürülmesiydi. Bugün Gazze için önerilen planlar da benzer bir mantıkla ilerliyor: insanlar değil alanlar konuşuluyor; haklar değil projeler tartışılıyor; siyaset değil mühendislik dili öne çıkıyor.
Bu mantık tarihsel olarak yeni değil. 19. yüzyıl sömürgeciliğinde “medenileştirme” söylemi nasıl askeri işgali meşrulaştırdıysa, 20. yüzyılın sonundan itibaren “yeniden inşa” dili de benzer bir işlev görüyor. Cezayir’de Fransız yönetimi, yıkılan yerleşimleri yeniden planlarken yerel nüfusu siyasi aktör olarak değil, düzenlenecek bir kitle olarak ele aldı. Irak’ta 2003 sonrası “yeniden inşa” süreci, altyapı projeleri ve özel şirketler üzerinden yürütülürken, ülkenin siyasal egemenliği fiilen dış aktörlerin denetimine açıldı. Haiti’de 2010 depremi sonrasında kullanılan kalkınma dili, yerel devlet kapasitesini güçlendirmek yerine uluslararası kuruluşların ve yatırımcıların kalıcı varlığını normalleştirdi. Bu örneklerde ortak olan şey, yıkımın ardından ortaya çıkan boşluğun adaletle değil, yönetilebilirlik ve çıkar mantığıyla doldurulmasıydı. Gazze için bugün kurulan “yeniden inşa” söylemi de bu tarihsel çizginin dışında durmuyor.
Haritalar bu zihniyetin en somut göstergesi. Gazze’nin sahil şeridinin turizm bölgesi olarak ayrılması, iç kesimlerin sanayi ve lojistik alanlara dönüştürülmesi, nüfusun ise “ikamet bölgeleri” adı altında dar alanlara sıkıştırılması, yalnızca mekânsal bir yeniden düzenleme değil. Bu, aynı zamanda toplumsal ve siyasal bir hiyerarşi kurma girişimi. Gazze halkı bu kurguda karar verici değil; yerleştirilecek, yönlendirilecek ve uyum sağlaması beklenecek bir unsur olarak ele alınıyor.
“Yeniden inşa” dilinin en sorunlu yanı da burada ortaya çıkıyor. Bu söylem, yıkımı kimin yaptığı sorusunu bilinçli biçimde arka plana itiyor. Enkazın nedeni görünmezleştiğinde, sorumluluk da buharlaşıyor. Geriye yalnızca “nasıl toparlanırız” sorusu kalıyor. Ancak bu soru, adaletle değil verimlilikle, hakla değil hızla, siyasal çözümle değil yatırım fizibilitesiyle yanıtlandığında, ortaya çıkan şey onarım değil yeniden tahakküm oluyor.
Bu noktada güvenlik ve kalkınma kavramlarının birlikte kullanılması kritik. Gazze bağlamında güvenlik, çoğu zaman nüfusun kontrol altına alınmasıyla eş anlamlı hale geliyor. Kalkınma ise bu kontrolün ekonomik gerekçesi olarak işlev görüyor. Böylece siyasi bir mesele, teknik bir yönetime; tarihsel bir çatışma, kentsel planlama problemine dönüştürülüyor. Bu dönüşüm, çatışmayı çözmüyor; yalnızca onu yönetilebilir, sunulabilir ve pazarlanabilir bir forma sokuyor.
Bu yaklaşımın uluslararası siyasette neden bu kadar rahat dolaşıma girebildiği de ayrıca düşünülmeli. “Yeniden inşa” söylemi, açık şiddet dilinden farklı olarak vicdanı doğrudan rahatsız etmiyor. Aksine, ilerleme, kalkınma ve düzen çağrışımlarıyla meşruiyet üretiyor. Bu nedenle de eleştirisi daha zor, reddi daha karmaşık hale geliyor. Oysa tam da bu steril dil, en derin siyasal tasarrufları görünmez kılıyor.
Gazze örneğinde asıl mesele, kimin evinin yeniden yapılacağı değil; kimin bu toprak üzerinde söz sahibi olacağıdır. Yeniden inşa planları, bu soruya net bir yanıt vermekten özellikle kaçınıyor. Çünkü net bir yanıt, Filistinlileri siyasi özne olarak tanımayı gerektirir. Mevcut söylem ise onları, planlanan düzenin pasif unsurları olarak konumlandırmayı tercih ediyor.
Bu tür söylemlerin hâlâ karşılık bulmasının nedeni, yalnızca güç ilişkileri değil; aynı zamanda ahlaki bir rahatlama sunmalarıdır. “Yeniden inşa”, yıkımın sorumluluğunu muğlaklaştırır; faili geri plana iter, sonucu merkeze alır. “Kim yıktı” sorusu geri çekilirken, “nasıl toparlanırız” sorusu öne çıkar. Bu kayma, özellikle uluslararası kamuoyunda güçlü bir psikolojik etki yaratır: Yıkıma bakmak zorlayıcıdır, yeniden inşa ise umut vadeder. Bu nedenle sömürgeci mantık artık kendini kaba zorla değil, teknik raporlarla, mimari planlarla ve kalkınma diliyle sunar. Kontrol, askeri araçlardan çok yönetim şemaları üzerinden kurulur. Gazze bağlamında da benzer bir eşik oluşuyor: Siyasal haklar ve egemenlik tartışması ertelenirken, mekânın nasıl düzenleneceği konuşuluyor. Böylece sorun, adalet meselesi olmaktan çıkarılıp bir planlama problemine indirgeniyor.
Sonuçta “yeniden inşa” burada bir gelecek vaadi olmaktan çok, bir eşik işlevi görüyor. Bu eşikte, yıkımın ardından adalet mi kurulacak, yoksa düzen mi yeniden tesis edilecek sorusu asılı duruyor. Gazze için konuşulan projeler, şu ana kadar bu eşiği adalet yönünde aşmaya niyetli görünmüyor. Daha çok, yıkımın ardından doğan boşluğu, yeni bir ekonomik ve siyasal mimariyle doldurma çabası öne çıkıyor.
Bu nedenle Gazze’de tartışılan şey yalnızca binaların yeniden yapılması değil. Asıl tartışma, kimin için, kimin adına ve hangi mantıkla bir gelecek tasarlandığıdır. “Kalkınma” kelimesi bu sorulara yanıt vermediği sürece, maske olarak kalmaya devam edecek. Ve bu maske, yıkımın kendisinden daha az görünür ama en az onun kadar kalıcı bir tahakküm biçimini işaret ediyor.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
