Bir insan, kendisini kaçıran veya tehdit eden kişiye yakınlık duyabilir mi?
Hatta daha da şaşırtıcısı, bazen kendisini kurtarmaya çalışanlara karşı öfkelenebilir mi?
“Stockholm Sendromu” denildiğinde akla ilk gelen sorular bunlar.
Ancak kavramın hikâyesi ilginç olduğu kadar tartışmalı. Çünkü bugün psikiyatride “Stockholm Sendromu” resmen kabul edilmiş bir hastalık ya da bağımsız bir psikiyatrik tanı değil.
Peki, sendrom nasıl ortaya çıktı?
Her şey Stockholm’de yaşanan bir banka soygunuyla başladı.
23 Ağustos 1973’te Jan-Erik Olsson adlı silahlı bir adam Stockholm’deki Kreditbanken’e girdi ve dört banka çalışanını rehin aldı.
Olsson’un taleplerinden biri, hapiste bulunan eski suç ortağı Clark Olofsson’un bankaya getirilmesiydi. Talebi kabul edildi ve Olofsson bankaya getirildi.
Dört rehine yaklaşık altı gün boyunca banka kasasında tutuldu. Polis binanın çevresini sardı. Kriz 28 Ağustos’ta sona erdi.
Fakat olayın ardından ortaya çıkan bir durum herkesi şaşırttı.
Rehineler, kendilerini kaçıran kişilere karşı beklenenden daha olumlu duygular besliyor, hatta bazıları polisin müdahalesinden endişe ediyordu.
Bu davranışlar daha sonra “Stockholm Sendromu” olarak adlandırıldı. Terim, İsveçli psikiyatrist ve kriminolog Nils Bejerot tarafından ortaya atıldı ve medya aracılığıyla hızla yayıldı.
Peki rehine saldırganına âşık mı olmuştu?
“Stockholm Sendromu”nun popüler kültürdeki en yaygın yorumu bu.
Oysa mesele bundan daha karmaşık.
Kavram, mağdurun saldırganına karşı sempati, minnettarlık veya bağlılık geliştirmesi olarak tanımlanıyor.
Örneğin, saldırganın kendisine yemek vermesi, zararının dokunmaması veya küçük bir iyilik yapması, ölüm korkusu yaşayan bir kişi tarafından çok önemli bir davranış olarak algılanabilir.
Dışarıdan bakıldığında garip görünen, mağdur açısından bir tür hayatta kalma stratejisi olabilir.
Çünkü saldırganı kızdırmamak, onunla iyi geçinmek ve onun davranışlarını kontrol etmeye çalışmak, tehlikeyi azaltmanın bir yolu olabilir.
Dolayısıyla dışarıdan bakıldığında “Beni öldürmedi, demek ki iyi biri” olarak görünen davranış, aslında “Onu kızdırmazsam hayatta kalabilirim” anlamına gelebilir.
“Stockholm Sendromu”nun çok iyi bilinmesine olmasına rağmen bilimsel temeli zayıf.
2008’de yayımlanan sistematik bir inceleme, konuyla ilgili akademik çalışmaların çoğunun vaka raporlarından oluştuğunu ve kavramın kullanımında ciddi belirsizlik bulunduğunu ortaya koydu.
Daha önemlisi, “Stockholm Sendromu” için doğrulanmış tanı kriterleri bulunmuyor. Psikiyatride “Stockholm Sendromu testi” diye kabul edilmiş bir test de yok.
Bu nedenle kavram, halk arasında son derece iyi bilinirken bilimsel açıdan hâlâ tartışmalı.
Son yıllarda bazı araştırmacılar, mağdurun saldırganına yakınlık göstermesini “Stockholm Sendromu” yerine “appeasement”, yani “saldırganı yatıştırma davranışı” olarak açıklamayı öneriyor.
Bu yaklaşıma göre mağdurun saldırganıyla iyi geçiniyor gibi görünmesi, ona gerçekten bağlandığı anlamına gelmeyebilir.
Kişi, saldırganın öfkesini azaltmaya ve kendisine verilecek zararı önlemeye çalışıyor olabilir.
2023’te yayımlanan bir çalışma da “Stockholm Sendromu” yerine bu tür bir “hayatta kalma stratejisi” çerçevesinin kullanılmasını önerdi. Araştırmacılara göre bu yaklaşım, mağdurun davranışını saldırgana duyulan sevgi veya bağlılıktan ayırıyor.
Neden bu kadar ünlü oldu?
Çünkü hikâye son derece çarpıcı: İsveç’teki olayda mağdur, kendisine zarar veren kişiyi savundu. Bu durum medyanın ilgisini çekti ve kavram zamanla rehin alma olaylarının dışına taşındı.
Aile içi şiddet, insan ticareti, istismar ve başka zorlayıcı ilişkilerde de “Stockholm Sendromu” terimi kullanılmaya başlandı.
Ancak her saldırgan-mağdur ilişkisinde görülen bağlılığı aynı kavramla açıklamak mümkün değil. Çünkü korku, ekonomik bağımlılık, sosyal izolasyon, tehdit, travma ve zaman zaman gösterilen şefkat gibi çok farklı faktörler aynı anda rol oynayabilir.
Filmlere konu oldu
Ünlü sendrom dizilere, filmlere ve kitaplara da konu oldu.
Örneğin, ünlü “La Casa de Papel”de Mónica Gaztambide, darphane soygunu sırasında rehin alınan bir banka çalışanı, Denver ise onu rehin alan soygunculardan biriydi.
Mónica zamanla kendisini rehin alan Denver’a aşık oldu, polise karşı soyguncuların safına geçti ve hatta sonradan ekibe katılarak kendisine kod adı olarak sendromun doğduğu şehir olan “Stockholm”ü seçti.
“V for Vendetta”, “Buffalo ’66”, “Dog Day Afternoon” ve “Stockholm” sendromla ilgili filmlerden.
“You”, “Clark” ve “365 Days” dizilerinde bu konu var.
“1984”, “Oda” (Room) ve “Dersler” (Lessons) kitaplarında da “Stockholm Sendromu”nun örnekleri yer alıyor.
Fotoğraf: Netflix
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
