Cumartesi, 14 Şub 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
Köşe YazılarıManşet

Emilie ve Helen’e kucak açan İran

Dr. Nevin Sütlaş
Son güncelleme: 14 Şubat 2026 17:58
Dr. Nevin Sütlaş
Paylaş
Paylaş

Tahran da doğmuş ama savaş yüzünden 8 yaşındayken İstanbul’a göçmüş Shahzadeh N. Igual.

Ömrünü geçirdiği İstanbul’a önce alışmış, sonra aşık olmuş. Ancak ne Tahran’ı unutmuş ne de göçmenliğini. O nedenle yolu Tahran’la kesişen savaş kurbanı göçmenlerin peşine düşmüş. Bu yazar kadının “Adı Mercan” kitabından öğrendiğim bir gerçek hikâyeyi aktarıyorum önceki yazımdan devamla.

2. Dünya Savaşı sırasında Polonya’daki evlerinden alınıp Sibirya’daki kamplara götürülen Emilie ve kızı Helen’in 2 yıl süreyle yaşam mücadelesi verdikten sonra Stalin’in bir lafıyla aniden özgür kalarak İran’a gittiklerini anlatmıştım.

Coğrafi ve tarihi koşullar düşünüldüğünde, esir kampından çıkmış yanında bir de kız çocuğu olan bir kadının karda kışta Sibirya’dan İran’a gitmesi başlı başına bir roman konusu olabilirse de Shazadeh bu yolculuğu pek ayrıntılı aktarmıyor. Onun asıl peşinde olduğu Tahran bölümü ise gerçekten roman.

Sene 1942. O sıralar Tahran’da tifüs salgını var. Yiyeceklerin çoğu trenle Rusya’ya askerlere sevk edildiğinden bir de açlık salgını var. Üstüne de kamplar kurulmuş, Rusya’dan akın akın savaş esirleri geliyor. Tahran bir yandan kendi halkını bir yandan Rus askerlerini bir yandan da kamplardakileri beslemeye çalışıyor.

İran’a Enzeli limanından girenler 300 bin kişi. Kamplarda ne kadar kalacakları belli değil. Esmer halk ilgiyle izliyor beyaz tenli sarı saçlı sığınmacıları. Tahran’daki bir kampta kalan 45 yaşındaki Emilie ve 10 yaşındaki Helen oradan dünyanın herhangi bir yerine gönderilecek ama ne zaman ve neresi olacağını bilen yok.

Bu kampları yönetenler İngiliz askerleri. Çoğunluğu aslen Hint. Kampta kalanlardan şehirde iş bulabilenlere gündüzleri çalışma izni veriliyor. İş bulamayanlar kamptan ayrılamadığı gibi işi olanların da dışarda gecelemeleri yasak. Kamptan kaçanları gözünüzü kırpmadan vurun demiş Ruslar.

Çok becerikli bir kadın Emilie, hem el işlerinde hem mutfak işlerinde, hem de daha sonra öğreneceğimiz üzere kumpas kurmakta. Kampın mutfağında çalışmaya başlıyorsa da kısa sürede mutfak sorumlusu oluyor. O nedenle mutfağa mal taşıyan kamyoncularla da tanışıyor. Helen de kamp okulunda dilini öğreniyor İran halkının. 2 yıl Sibirya kampından sonra 2 yılı da Tahran kampında geçiriyor ana kız.

Kamptan dünyanın dört bir yanına sevkiyat başladığında Emilie kızını kapıp kaçıyor, daha önceden ayarladığı kamyoncunun sebze kasalarının arasında. “İyi kötü alıştık biz buraya, bir başka ülkeye daha gitmeyi kaldıramayacağım, üstelik daha da uzaklaşırsak ülkemize geri dönme şansımız da babanı bulma şansımız da olmaz” diyor kızına. Oysa asla dönemiyorlar bir daha vatanlarına…

Kamyoncu da başı belaya girmesin diye onları büyük bir caddede indirip gidiyor Tahran’da. Saatlerce yol kenarında oturuyor ana kız, ne yapacaklarını bilemez halde. Sonrası ise mucize ya da daha doğru bir söylemle insan gibi insan olanların yarattıklarından ibaret.

Polonyalı Emilie aslında Ukrayna kökenli bir kadın. Avusturyalı ve çok zengin Stelmach ailesine gelin olarak Krakow’a yerleşmiş. Kocası Kazimir, 1.Dünya Savaşında bacağından yaralanıp evine döndüğünde güzeller güzeli Emilie ile tanışıp hemencecik evlenmiş.

2. Dünya savaşında yine askere gitmiş Emilie’nin kocası ve Almanlara esir düşmüş. Ancak Almancayı ana dili gibi konuştuğu için Almanlar onu öldürmeyip Avusturya’ya sürmüş. Bu sefer de annesi Avusturyalı diye ölümden kurtulmuş. Şanslı adam sonunda dönebilmiş ülkesine ama karısıyla kızını aramaları sonuç vermemiş savaş ortamında. Sürüldükleri Sibirya’da öldüklerine inanmış sonunda. Yeniden evlenip yeni bir hayat kurmuş, bir de oğlu olmuş ama bundan haberi yok “evlilik ölene kadar sürer” diye inanan dindar Emilie’nin.

Babasına bir gün kavuşacağını umarken artık Tahranlı olan Helen ise tam bir beyaz melez, Avusturyalı Ukraynalı Polonyalı ve sonra da İranlı olarak. O da annesini aratmayacak kadar güzel bir sarışın. Helen, on yaşındayken girdiği Tahran’da doksan küsür yaşına kadar yaşıyor. Bir İranlı olan ikinci kocasından olma oğlu ise şimdilerde Tahran’daki bir ayakkabıcı dükkanında annesinin anılarını yaşatıyor.

Polonya göçmenlerinden pek çoğuna hâlâ ev sahipliği yaparmış Tahran, işgal kuvvetlerindeki İngiliz askeriyken savaş bitince gitmeyip kalan Hintler dahil pek çok farklı halka, dine ve kültüre ev sahipliği yaptığı gibi. (Biz sadece kendi ülkemizi köprü biliriz ama demek komşumuz İran da tıpkı bizim gibi bir mozaikmiş.)

Sokak ortasında bıraktığımız ana kızın inanılmaz hikayesine dönersek, saatler sonra yanlarına bir adam yanaşıp dil bariyerine rağmen durumlarını sorgulayıp anladıktan sonra onlara yakınlardaki bir oteli tarif ediyor. Sahibesi Rus olan otelde çalışabileceklerini söyleyerek. Adamın sözünü ettiği otelde Rus Nataşa Hanım’ı buluyorlar, Rusça konuşarak ona dertlerini anlatıyorlar, o da otelin sahibi Yunanlının onayını alarak işe alıyor onları, kalacak oda da sağlıyor. Anası gibi kızını da otelin ayak işlerinde çalıştırıyor. (Aynı hikâyenin İstanbul versiyonu olsa, bu ana kızın amelelik yerine ne olarak çalıştırılacaklarını düşününce aklım bulanıyor gene.)

Otelin ağır işlerinden bunalan Emilie ne yapıp ediyor, 6 ay sonra çok zengin bir Zedüst’ün evinde iş buluyor. Kalacak yer de veriyor hayırsever Zerdüst. Çok iyi davranıyor kızını da okula gönderiyorlar, Farsçası iyice ilerliyor bu sayede. O evde bir çok başka sığınmacı ile birlikte yaşarken bu sefer de eşi İranlı bir Fransız Yahudisi kadınla tanışıp onun dükkanında dikiş nakış işine başlıyor Emilie. İyi para kazanmaya başlayınca da şehrin iyi bir semtinde ev tutuyor. O sayede komşu olduğu bir kadınsa antikomünist bir gazetenin genel sekreteri. Patronuna bahsediyor bu ana kızdan, böylece de Sibirya kampları hakkında bir röportaj yapılıyor Emilie ile…

Birçok yerel destekleyici sayesinde çalışkan Emilie’nin hikayesi giderek bir başarı öyküsüne dönüşüyor. Kızı ile ilişkilerinin ise giderek çirkefleşen bir yanı var. Çocukken yaşasın diye canını verdiği kızı Helen’e genç kızlığında kök söktürmesi ayrı bir yazı konusu olabilir gerçekten. Öylesine bağımlı ki kızına evlenip yanından ayrılmasın diye yaptıkları akıl alır gibi değil. Yıllar sonra izlerini bulup oğluyla birlikte İran’a gelip onları Polonya’ya geri götürmeye çalışan kocasına Nuh deyip peygamber demeyişi de bambaşka bir hikâye. Affedemiyor kendisi ölmemişken ölmüş zannedip evlenmiş olmasını, artık ikinci karısı öldüğü halde…

Helen’in annesine rağmen yaptığı iki evliliği ve giderek yükselen bir hayat çizgisi var. Her türlü gelişmeye rağmen bir türlü mutluluğu yakalayamayan bu iki kadının hikayesinin ayrıntıları için bence siz de bu kitabı okursanız başka pek çok savaş mağduru kadının gerçek hikayesine de tanıklık edebilirsiniz benim gibi. Erkek hikayelerinden çok farklı kadınların savaş hikayeleri çünkü.

Bu kitabı okurken iyice idrak ettim ben de kendi aymazlığımın düzeyini. Suriye savaşında Türkiye’ye sığınan kadın ve çocukların birinin bile hikayesini ilk ağızdan dinlemedim çünkü. Oysa hem İstanbul’un dört bir köşesinde hem de yurt gezilerimde karşılaştım pek çoğuyla.

Güney Anadolu’da taş ocaklarının sığıntı barakalarında rastladığım “Acaba bu yabancı kadın derdime çare olabilir mi?” diye umutla gözümün içine bakan kadınları gördüğümde yaşadığım suçluluk duygusuyla bile kılımı kıpırdatmadım. Ege’de nar çiftliklerinde sadece barınma ve boğaz tokluğuna nar toplarken ya da ayıklarken gördüklerimin fotoğraflarını çekerken baktım suratlarına ama dertlerini dinlerken değil. “Madem sen bizi fotoğraflıyorsun öyleyse ben de seni fotoğraflayacağım” diyerek gösterdikleri öz güvene şaşarak izledim, zorunlu zaruretlerine karşın heybetli duruşlarını. Sabahın kör karanlığında Eminönü’nün izbe hanlarından yüzlercesi çoluk çocuk fırlayıp dört bir yana giden otobüslere doluşarak ulaştıkları şehrin dört bir köşesinde dilenmelerini de izledim, bilmiş bilmiş akıllar yürüterek. Ancak el vermeyi bırak, durup hiçbirine bir selam vermişliğim bile yok. Parası olup da normalin birkaç katına ev kiralayarak ötekiler gibi şehrin izbe köşelerinde uyumak zorunda kalmayanlarına ise, evde kocası yokken çat kapı gelip tecavüz eden yerli (!) komşularının karabasan hikayelerini basından izlediğimde ise üzülmekten ibaret bütün yaptığım. Bir de sosyal medyada sığınmacılara nefret söylemleri yayanlara “Yapmayın etmeyin, yazıktır günahtır” şeklinde laf ebeliği yaptım bütün bilmişliğimle. Ev sahibi sıfatıyla savaş mağdurları için yaptıklarımın hepi topu bu…

İranlıların Polonyalılara gösterdiği misafirperverliğin, zaruret içindeyken bile lokmalarını üleşmelerinin bir benzerini kendi çevremde de görmedim. Benim gördüğüm “Defolup gitsinler vatanımızdan da rızkımıza ortak olmasınlar. Kendi ülkelerindeki savaşa katılsın kansızlar” şeklindeki üstenci bakışın bin bir çeşit kılıfa sarılmış dışa vurumları oldu hep.

Çok düşündüm bu kitaptaki Polonyalılara gösterilen İran misafirperverliği ile Suriyelileri gösterilen düşmanlığımızın farkını. Kitabın İstanbullu yazarının aslen İranlı bir vatansever oluşu yüzünden anlatılanlar çarpıtılmış olabilir. Objektif kıyaslama için aynı dönemi içerden görmek lazımdı elbette.

Ancak başka faktörler de olabilir. Mesela eskiden Çekoslovakya’dan ya da Bulgaristan’dan gelenlere böyle tepkiler göstermemiştik. Hadi onlara dinimizdenler, ırkımızdanlar diyerek kucak açtık diyelim, yeni zamanda Rus-Ukrayna savaşından kaçıp gelen dinimizle ve ırkımızla aidiyet kurmamızın imkânı olmayan Ukraynalılara ve de hatta Ruslara karşı da Suriyelilere gösterdiğimiz tepkiyi göstermedik. Onlar da Polonyalılar gibi bembeyaz bir ırktan diye mi acep? Esmer Farslar gibi, esmer Türkler de özenmez ve kendinden üstün gibi görmez mi beyaz taifesini? Bu mudur evini ve de kucağını açmaların nedeni acaba?

Batıdan gelenler çalışkan ve temizken güneyden gelenler pis ve hırsızlar demesin bana ırkçılar, yemezler. Her ırkın döküntüsü de var çöpü de, eliti de var mükemmeli de. Bu kafadakiler, sığınmacı ve göçmen Türkler için Alman ırkçıların dediklerini okusalar yeter…

Bu konuyu düşünürken bir de yokluk denilen şeyin psikososyal boyutunu ele almak gerek. Sen açsan, gerçekten yoksulsan, bir dilim ekmeğini bölüşüyorsun da karnın tok sırtın pekken zırnık koklatmıyorsun gereksinimi olana. Vergiden düşmek için yapılan sözde hayırseverlik ve de Allah cennetinde yer versin diye yani sevabına verilenler hesaba katılmazsa, çoğa sahip olanlar yoğa muhtaç olanlara dönüp de bakmıyorlar bile…

Ol sebepten, savaş günlerinde Tahran’ın açlıktan kırılırken lokmasını bölüşmüşlüğüne benzemiyor Suriyelileri sigortasız çalıştırırken anlaştığı kadarını bile ödemeyen uyanık esnafımızın davranışları.

Gene de bir soru işareti koymalı buraya da. İran’da savaş mağdurlarına iş verenler hak ettiklerini ödedi mi yoksa beleşten hallice sömürdüler de açlık kamplarından kurtulanlar bunu bile yeterli mi buldular, hayatta kalmanın sevinciyle acaba? Kitapta fazlasıyla ödedikleri anlatılıyorsa da elbette var bir acabası bunun da…

Modern çağda savaşlar da kılık değiştirdi sığınmacılığın tabiatı da. Çağdaş savaşların taşeronluğuna soyunması sayesinde ülkemiz 10 milyon dış göç aldı. Ancak 10 milyon da dış göç verdi. Üstelik dışarı göçenlerin sayısı artmaya devam ediyor, ekonomik yıkımla birlikte. Sekizde birimiz halihazırda başka ülkelerin göçmeni olmuşken bile bize göçenlere bakış açımız değişmedi. Bu oran ne kadar büyüdüğünde, göçmek zorunda kalanlara bir tekme de biz atmaktan vazgeçeriz acaba?

Bütün göçtürülenler ve göçemeyenler olarak aynı biçimde ezilenlerden olduğumuzu kavrayamayıp güç birliği yapmaya yanaşmadıkça, daha çoook emperyalist daha çoook kanımızı emmeyi sürdürecek. Irak’ı Afgan’ı, Ukrayna’sı Venezuela’sı ne ki? Aha da şimdi koptu kopacak İran kıyameti. Daha da kim bilir hangimizin harlanmakta cehennemi …

Gerçekten insan olmanın ve de insan kalabilmenin savaş kadar iyi bir turnusolü var mı ki?

İlgili yazı:

İran’a sığınan Polonyalılar

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram

Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
YazanDr. Nevin Sütlaş
Takip et:
1959 yılında Adapazarı’nda doğdu, İstanbul Üniversitesinde Tıp doktoru, Bakırköy Akıl Hastanesinde Nöroloji Uzmanı oldu ve aynı hastanede 30 yıl eğitim görevlisi hekim olarak çalıştı. Beynin damar ve enfeksiyon hastalıkları, yoğun bakım, hasta beslenmesi, açlık grevi/ ölüm orucu ve Multipl Skleroz konularında çalıştı. Sağlık sisteminin özelleştirilmesi sürecinde uğradığı mobing yüzünden 2016 yılında aktif meslek yaşamını sonlandırdı. Beyin ile ilgili bilimsel bilgiler temelinde topluma yönelik kitaplar yazmayı sürdürüyor. Florida'da yaşıyor. Web sayfası: http://www.nevinsutlas.net/index.html Elektronik posta: calisal01@yahoo.com
Önceki Makale “52 numaralı” otobüs
Sonraki Makale İlginç şarkı isimleri

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

ManşetSerbest Kürsü

Bu ne küstahlıktır sonu neye varır? 

Tijen Zeybek
14 Şubat 2026
ManşetSerbest Kürsü

“52 numaralı” otobüs

Alper Eliçin
14 Şubat 2026
GünlükManşet

Hitler’in banyosundaki kadın

Medya Günlüğü
14 Şubat 2026

Mehmet Şüküroğlu çiziyor

Mehmet Şüküroğlu
14 Şubat 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?