Marx: “Devlet krizi bastırır ama ortadan kaldırmaz”
Uzun bir tarihsel dönem boyunca devletler, toplumsal krizlere çözüm üretmekle tanımlandı. Savaşlar barışla, ekonomik buhranlar refah programlarıyla, toplumsal gerilimler siyasal reformlarla aşılmaya çalışıldı. Devletin meşruiyeti, büyük ölçüde “geleceği kurabilme” kapasitesine dayanıyordu. Bugün ise bu tanım sessizce değişmiş durumda. Devletler artık çözüm üretmiyor; risk yönetiyor. Geleceği inşa etmek yerine, bugünü kontrollü biçimde ayakta tutmaya odaklanıyor.
Bu dönüşüm ani bir kopuşun sonucu değil. Aksine, son otuz yılın birikimli krizleriyle şekillenen yapısal bir kaymanın ürünü. Küreselleşmenin derinleşmesiyle birlikte devletlerin ekonomik manevra alanı daraldı, finansal piyasalar siyasal kararların önüne geçti, üretim zincirleri ulusal sınırların dışına taştı. Devletler, kendi yarattıkları düzenin hızına yetişemez hale geldi. Bu noktadan sonra siyaset, çözüm üretme iddiasını yavaş yavaş geri çekti; onun yerine belirsizliği yönetme refleksi öne çıktı.
Bugün pek çok ülkede karşılaştığımız tablo benzer. Enflasyonla mücadele, gelir dağılımını düzeltmek için değil; toplumsal tepkiyi belli bir eşiğin altında tutmak için yürütülüyor. Göç politikaları, insani ya da entegratif çözümler üretmekten ziyade, krizin sınırlar içinde görünürlüğünü azaltmayı hedefliyor. İklim politikaları bile çoğu zaman dönüşüm yaratmak için değil, sistemin ani kırılmalarını geciktirmek için devreye sokuluyor. Devletler sorunları çözmeye çalışmıyor; sorunların patlayıcı etkisini zamana yayıyor.
Bu yaklaşımın arkasında yalnızca kapasite kaybı yok, aynı zamanda bir güven erozyonu da bulunuyor. Modern devlet, artık büyük vaatlerin inandırıcılığını yitirdiğinin farkında. “Daha iyi bir gelecek” söylemi, geniş kitleler için ikna edici olmaktan çıktı. Bunun yerine daha mütevazı, hatta savunmacı bir dil hâkim: daha kötüsünü engellemek, mevcut düzeni korumak, kayıpları sınırlamak. Siyaset, ilerleme anlatısından çok hasar kontrolüne yaslanıyor.
Bu dönüşüm uluslararası düzeyde daha da belirgin. Büyük güçler artık yeni düzenler kurmak yerine, rakiplerinin alan kazanmasını engellemeye odaklanıyor. Askerî müdahaleler yerini yaptırımlara, doğrudan işgaller yerini vekâlet çatışmalarına, büyük stratejiler yerini taktik manevralara bırakmış durumda. Küresel siyasette “kazanmak” kavramı anlam değiştiriyor; önemli olan karşı tarafın kazanmasını geciktirmek. Bu da devletleri uzun vadeli çözümlerden ziyade, kısa vadeli risk hesaplarına hapsediyor.
Risk yönetimi mantığı, içeride de siyasal ilişki biçimlerini dönüştürüyor. Demokratik katılım, temsil ve müzakere gibi mekanizmalar giderek ikincil hale geliyor. Yerlerine güvenlikçi söylemler, acil durum rejimleri ve teknik karar alma süreçleri geçiyor. Toplumlar yurttaş olarak değil, potansiyel risk kaynağı olarak görülmeye başlandığında, siyaset kaçınılmaz olarak daralıyor. Devlet, çözüm ortağı olmaktan çok düzenleyici bir kontrol aygıtına dönüşüyor.
Bu noktada asıl mesele, risk yönetiminin geçici bir evre mi yoksa kalıcı bir yönetim biçimi mi olduğudur. Eğer devletler yalnızca olağanüstü koşullarda bu refleksi gösterseydi, durum daha anlaşılır olurdu. Ancak bugün risk yönetimi neredeyse kalıcı bir siyasal akla dönüşmüş durumda. Kriz istisna değil, norm haline geliyor. Bu da çözüm üretme kapasitesinin zamanla tamamen körelmesi riskini beraberinde getiriyor.
Belki de en çarpıcı sonuç, toplumların bu duruma alışması. İnsanlar artık devletten büyük dönüşümler beklemiyor; yalnızca hayatın tamamen kontrolden çıkmamasını umuyor. Bu düşük beklenti hali, siyasal gerilimi geçici olarak azaltıyor gibi görünse de uzun vadede daha derin bir kopuş yaratıyor. Çünkü çözüm üretemeyen ama riski yöneten devlet, meşruiyetini performanstan değil, korkunun yönetiminden devşirmeye başlıyor.
Sonuçta bugün karşı karşıya olduğumuz tablo bir yönetim başarısızlığından çok, bir yön kaybına işaret ediyor. Devletler hâlâ güçlü, hâlâ örgütlü ve hâlâ belirleyici; fakat artık kurucu bir gelecek tahayyülü sunamıyor. Risk yönetimi, çözüm üretmenin yerini aldığında siyaset hayatta kalma pratiğine indirgeniyor. Bu da uzun vadede ne krizleri ortadan kaldırıyor ne de toplumsal güveni yeniden inşa ediyor. Sadece belirsizliği yönetilebilir kılıyor.
Belki de asıl soru şu: Devletler riskleri ne kadar iyi yönetirse yönetsin, çözümsüzlüğü kalıcılaştıran bir düzen ne kadar sürdürülebilir? Bu sorunun yanıtı henüz verilmiş değil. Ancak tarih, yalnızca risk yöneten siyasal yapıların eninde sonunda yeni ve daha sert krizlerle yüzleştiğini hatırlatıyor. Çünkü çözüm ertelendikçe risk azalmıyor; yalnızca biçim değiştiriyor.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
