Pazar, 19 Tem 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
Köşe Yazıları

Darbeler, sivil riyakârlık ve tarihsel miyopluk

Aydın Sezer
Son güncelleme: 23 Haziran 2026 05:36
Aydın Sezer
Paylaş
Paylaş

Yakın tarihimizdeki darbeler ve askeri müdahaleler, yalnızca demokrasimizin damarlarını kesmekle kalmadı; bu ülkenin bin bir güçlükle, dişinden tırnağından artırarak yetiştirdiği o muazzam insan kaynağını da hoyratça heba etti.

Darbelere ilkesel olarak karşı çıkmak ve lanetlemek, her şeyden evvel bir insanlık görevidir.

Ancak bugün demokrasimize en az darbeler kadar zarar veren, çok daha sinsi bir başka tehlike var: Askeri darbe karşıtlığı kisvesi altında sergilenen o sığ, toptancı yaklaşım. Hatta tarihsel bağlamından koparılarak 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat’ı aynı sepetin içine atmak, hepsini aynı kavramlarla açıklamaya kalkmak ve faturanın tamamını yalnızca Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) keserek işin içinden sıyrılmak… Bu tarihsel miyopluk, bizi demokrasi yolculuğumuzda darbelerin kendisi kadar tehlikeli, yeni, farklı ve zehirli kutuplaşmalara sürükledi.

Siyaset bilimi formasyonuna sahip, bir dönem aktif siyasette bulunan biri olarak çok net bir itirafta bulunuyorum: Ben bugüne kadar ne 27 Mayıs ile 12 Eylül arasında ne de 12 Mart ile 28 Şubat arasında yapısal veya nedensel bir ortak nokta bulabildim. Bunları aynı tornadan çıkmış gibi okumak, siyasi cehaletten başka bir şey değildir.

Hatırlayınız; TBMM’de büyük bir şovla kurulan “Darbeleri Araştırma Komisyonu” sürecini… O dönem, eldeki bilgi, belge ve tanıklıkları sunmak amacıyla şahsen defalarca müracaat ettim. CHP üzerinden girişimlerde bulundum, dönemin Komisyon Başkanı Nimet Hanım ile bizzat telefonda görüştüm. Buna rağmen, o gün DP Genel Başkan Yardımcısı sıfatını taşıyan şahsımın o komisyonda iki kelime etmesine müsaade edilmedi. Nihayetinde komisyonun hazırladığı o meşhur raporu okuduğumda, eski yeni siyasetçi, milletvekili ve akademisyen ünvanlı şahısların ürettiği bu belgede ismimin geçmemesini Tanrı’nın bana bir lütfu olarak değerlendirdim. Oturmuşlar, 1960’tan günümüze tüm müdahaleleri aynı düzleme dizip, tabiri caizse tam bir “geyik muhabbeti” yapmışlardı. Her fırsatta Kenan Evren’i yargılamakla övünen, mangalda kül bırakmayan bu sözde demokrasi kahramanları, nedense bu ülkede darbeye teşebbüsten idam edilen Talat Aydemir gibi askerleri hatırlama gereği dahi duymamışlardı.

İşin asıl yüzleşilmesi gereken, ancak kimsenin işine gelmeyen boyutu şudur: Türkiye’de darbeler ve müdahaleler, halkın belli bir kesiminin ve sivil toplumun açık talebi, yani resmen bir “sivil çağrı” sonucu yapılmıştır. Burada 12 Eylül öncesi şartları olgunlaştırmak için yapılan kanlı provokasyonlardan falan bahsetmiyorum. Çok açık biçimde, 27 Mayıs ve 28 Şubat öncesinde halkın önemli bir bölümünün ve medyanın, TSK’yi adeta “kurtarıcı” olarak göreve çağıran o hastalıklı ruh halinden bahsediyorum. 12 Eylül sonrası askere selam duran, üstelik babası 27 Mayıs mağduru olan aydınları da geçtim; benim bahsettiğim, Çetin Altan gibi bir üstadın bile şu satırları yazabilmiş olmasıdır:

“…Silahlı Kuvvetlerimizin Büyük Ata’nın yıllar arkasından akseden manevi direktifi ile yaptığı bu hareket, demokrasimizin en sağlam teminatı olarak tarihimize geçecek ve hürriyetlerden kendi sefil benlikleri için faydalanmak isteyen gafillere her zaman için unutulmaz bir ders olacaktır.”

İşte sivil riyakârlık tam olarak budur! 27 Mayıs’ın yıllarca sokaklarda “resmi bayram” olarak şenliklerle kutlanması, bugün siyasette kemikleşmiş o meşhur yüzde 70-yüzde 30 sosyolojik yarılmasının da temel müsebbibi değil midir?

27 Mayıs, hiyerarşinin yerle yeksan olduğu, darbecilerin kendilerinden daha rütbeli 3. Ordu Komutanı’na emir verebilmek için, apar topar ondan daha rütbeli Cemal Gürsel’i bulup başa geçirdikleri absürt bir trajedidir. Bu komedi, hür iradeyle seçilmiş üç devlet adamını darağacına gönderdi. 27 Mayıs, Türkiye’nin coğrafi olarak olmasa da ruhen ve siyaseten resmen bölündüğü tarihtir. Silahlı Kuvvetler’in siyasete bulaşarak yozlaşmasının ve “kötü yola düşmesinin” ilk ve en büyük adımıdır.

Türkiye’de emir-komuta zinciri içinde yapılan ilk gerçek müdahale ise 12 Mart’tır. Süleyman Demirel, kendisini 1960’larda siyasete hazırlayan iradenin talebiyle (veya emriyle) o gün şapkasını alıp gitmiştir. Üstelik bu da bir ilk değildi; Sayın Demirel, Talat Aydemir sahneye çıktığında da AP GİK üyeliğinden şapkasını alıp gitmekte tereddüt etmemişti.

Peki ya 12 Eylül? Sıkça göz ardı edilse de 12 Eylül, şartlarının “olgunlaşması” bizzat beklenen, emir-komuta zinciri içinde planlanmış tam teşekküllü ve kanlı bir darbedir. Üstelik bu darbeye giden yolda taşları döşeyen sivil aktörlerin rolü tarihsel yüzleşmenin asla dışında bırakılamaz. Eski tweetlerimde de sıklıkla vurguladığım, hafızalara kazımaya çalıştığım gibi; sonraları siyasette “Tank Hasan” lakabıyla anılacak olan Hasan Celal Güzel’in, 12 Eylül öncesinde Devlet Güvenlik Koordinatörü ve Başbakanlık Müsteşar Vekili olarak oynadığı hazırlayıcı rol son derece manidardır. Sivil iradeyi korumakla görevli bürokrasinin en tepe isminin, darbeye zemin hazırlayan güvenlik krizlerinin ve istihbari raporlamaların koordinasyonundaki şaibeli konumu, askeri vesayetin sivil unsurlarla nasıl senkronize çalışabildiğinin ibretlik bir vesikasıdır. 12 Eylül sadece paşaların değil, o darbenin ayak seslerine ince ince bürokratik kılıf ve koordinasyon sağlayan sivil müttefiklerin de eseridir.

Gelelim bana göre sivil ikiyüzlülüğün zirvesi olan 28 Şubat karanlığına… O sürecin bedel ödeyenler için ne kadar yıkıcı olduğuna bizzat şahit olsam da, kişisel tarihimde bu süreç bambaşka bir absürtlüktür. “Refahyol” iktidarının sadece ismi bile sivil bürokrasi, medya ve halkın bir kesimi için “müdahale gerekçesi” sayılmıştı.

Ben o çalkantılı dönemi bir Bakan Danışmanı ve Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nda (HDTM) Daire Başkanı olarak en ön safta yaşadım. Refahyol döneminde HDTM’deki mescit öyle bir dolup taşıyordu ki, liyakatli (!) bürokratlarımız namaz kılabilmek için birbirini eziyordu. Hatta cuma günleri Kocatepe Camii’ne özel turlar düzenleyenleri şaşkınlıkla izliyordum. Ancak rüzgâr tersine dönüp asker masaya yumruğunu vurduğunda; sadece birkaç hafta önce mescitte saf tutanların, bir anda yakalarına devasa Atatürk rozetleri takıp, hafta sonları ailece yaptıkları Anıtkabir ziyaretlerini koridorlarda nasıl ballandıra ballandıra anlattıklarına da şahit oldum.

Devletin böylesine kalburüstü, elit bir kurumunda bile, bir ay içinde 180 derece dönebilen, omurgasız ve konjonktürel bir sivil bürokrasi (ve buna çanak tutan bir toplum) olduğu sürece, bu ülkenin daha çok darbe, muhtıra ve sivil vesayet göreceği çok açıktı.

Nitekim öyle de oldu. Sırf bu toplumun hafızasıyla ve aklıyla alay etmek için, 2007 yılında o utanç verici “27 Nisan e-Muhtırası”nı tezahür ettirmediler mi? Samimiyetle söylüyorum; 12 Eylül’ün o zifiri karanlığında, darbenin kendisine karşı bile okulda eylem yapmış bir genç olarak, 27 Nisan’daki o çakma e-muhtırada hissettiğim kadar aşağılanmış ve aklımla alay edilmiş hissetmemiştim. Çünkü mesele sadece tankların yürümesi değil; o tanklara yol açan, alkış tutan ve rüzgâra göre şekil alan sivil iradesizliğin ta kendisidir.

Bugün ise karşımızda çok daha amorf, çok daha tehlikeli bir tablo duruyor. Geçmişin postallı darbelerinin yerini, anayasal düzenin bizzat siviller ve yargı kurumları eliyle fiilen askıya alındığı, “mutlak butlan” mahiyetindeki sivil darbeler aldı. Yüksek yargının en üst mercii olan Anayasa Mahkemesi kararlarının alt derece mahkemelerce reddedildiği, hukukun temel kaidelerinin güç ve iktidar şehveti uğruna sıfırlandığı bu yeni süreç; hukuken yok hükmünde (mutlak butlan) olmasına rağmen sivil siyasetin yeni vesayet modeli olarak dayatılmaktadır.

Dünün tanklı, silahlı darbelerine karşı çıkmak şeklen kolaydı; asıl zor ve elzem olan, bugün sivil idare şemsiyesi altında yürütülen, milletin iradesini ve hukukun üstünlüğünü rafa kaldıran bu “mutlak butlan” darbesine karşı demokratik bir duruş sergileyebilmektir. Dün mescit ile Anıtkabir arasında konjonktürel mekik dokuyan, mevkisi için gücün önünde ceket ilikleyen o omurgasız, riyakâr sivil bürokrasi ve siyaset anlayışıyla tam anlamıyla yüzleşip hesaplaşamadığımız için; bugün sivil görünümlü, maskeli ve demokrasinin kılcal damarlarına kadar sızmış yepyeni bir darbe ikliminin tam ortasındayız.

Fotoğraf: 12 Mart muhtırasının  arkasındaki dört  generaller Memduh Tağmaç, Faruk Gürler, Kemal Eyiceoğlu ve Muhsin Batur. Kaynak: Star

İlgili yazılar:

24 Ocak’ın görünmeyen mimarı
Enkazımızı kaldırıverirler…

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram

Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
YazanAydın Sezer
Takip et:
Siyasete ve dış politikaya dair nüanslı, eleştirel, yer yer alaycı yazılar ve enerji alanında değerlendirmeler.
Önceki Makale 5 aşamalı meditasyon
Sonraki Makale Fransa’nın teslim olduğu gün

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

*Köşe Yazıları

Ukrayna’da vitrin değişirken arka planda neler yaşandı?..

Aydın Sezer
19 Temmuz 2026
Köşe YazılarıManşet

Pelota: Bir oyundan fazlası

Emre Dilek
19 Temmuz 2026
Köşe YazılarıManşet

Yürü ya Britto!..

Dr. Nevin Sütlaş
19 Temmuz 2026
Köşe Yazıları

Hamasetin gölgesinde Türkiye’nin sınavı

Aydın Sezer
18 Temmuz 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?