Roma mitolojisindeki bir efsaneye göre; Galyalılar Roma’ya saldırırlar ve Büyük Roma İmparatorluğu’nun birçok yerini fethederek yakar yıkarlar.
Son olarak imparatorluğun merkezi ve kalbi konumundaki Capitol Tepesi’ne de gizlice saldıracaklarken, tepede bulunan kaz sürüsü çığlıklar atarak Romalı askerleri uyarır ve galeyana getirir, iyi dövüşen Romalı askerler böylece Capitol’ü fethedilmekten kurtarmış olurlar. O günden sonra kaz Roma’da kurtarıcılığın sembolü olarak kutsallaştırılır ve adına şölenler düzenlenir.
Büyüklüğü ve gücüyle muhteşem Roma İmparatorluğu’nun günümüzdeki dengi olma iddiasındaki ABD, başkenti Washington’da Beyaz Saray, Kongre binası ve öteki hükümet merkezlerinin bir arada bulunduğu bölgeye Muhteşem Roma’ya atıfla Capitol adını vermiş ve böylece çağdaş Roma olma iddiasını bir nevi somutlaştırmıştı.
Dünya birinciliği, en büyük, en güçlü olma ve bunu sürdürme misyonunu uzun zamandır taşıyan Amerika’da, gelen tüm başkanların ve öteki devlet yetkililerinin temel görevi, ülkelerinin her anlamda üstünlük içeren konumunu sürdürmek ve pekiştirmek olagelmiş, Amerika’yı korumak ve kollamak, Capitol’ün koruyucu kazları gibi olmak birincil amaçlarını oluşturmuştu.
Dolayısıyla bugünlerde de çokça tartışılan ABD Başkanı’nın da temel politikası, ülkesinin konumunu korumak ve güçlendirmek olacak, bu birincil amaç bütün tutumunu şekillendirecektir kuşkusuz. Yani Başkan ne yapar, küresel sorunlar karşısında nasıl tavır alır gibi sorular çok da anlamlı olmayıp, asli görevi olan Amerika’nın devlet kapasitesini ve belirleyiciliğini arttırma amacının yanında, ikincil hatta detaylara dair politikalar olarak düşünülmelidir.
Kurucu babaları olan John Adams, Benjamin Franklin, Thomas Jefferson, James Madison ve George Washington gibi kişilerin, dehaları ve ileri görüşlülükleriyle sağlam temeller üzerine bina ettikleri ABD 1700’lü yılların sonlarındaki kuruluşundan, kısa sayılabilecek bir zaman sonra 1900’lü yılların başında, dünyanın en büyük askeri, ekonomik ve siyasi gücü olarak belirmişti.
Artık, kapitalizmin ve güya, liberal demokrasinin bayraktarı ve bir süper güç olan ABD, dünyanın efendisi ve vasisi olma misyonunu üstlenmiş, kendisini tüm dünyadan sorumlu sayarak, sözde idealleri olan özgürlük ve demokrasiyi koruma ve dünyaya yayma amacının arkasından gitmişti.
Görünüşte demokrat ve özgürlükçü olan Amerika’nın ulusal çıkarlarının daima önde gelmesi, ülkenin ideali olan değerlerin ihmal edilmesi pahasına çıkarlarını gerçekleştirmek için uğraşması, yalnız kendine demokrat ve özgürlükçü olduğu gerçeğini kısa zaman içinde gün yüzüne çıkardı aslında.
Ulusal çıkarların gerektirdiği akla gelebilecek her türlü demokrasi ve hukuk dışı operasyon perde arkasında yapılırken, her zaman ve ısrarla demokrat ve özgürlükçülüğün savunulması, demokrasi vitrininin ışıklı ve canlı tutulması vazgeçilmez olmuştur.
“Büyük Amerika” sloganını dillerinden düşürmeyen, hep en büyük olma ve öyle kalma idealinin ruhlarına sinmiş olduğu, neredeyse megalomani noktasına varan büyüklük takıntılarıyla Amerika’nın hemen her yurttaşının, en başta da başkanlarının birinci önceliği ülkelerinin yüksek çıkarlarıdır tabii ki. Başkanların hareket alanlarını belirleyen, sınırlarını çizen ve ötesine geçmelerine izin vermeyen ulusal çıkarlar düşüncesi, ülke kendini dünyadan sorumlu hissetse de, yöneticilerinin her daim “önce Amerika” demelerini zorunlu kılar.
Bu nedenledir ki; ABD’nin değişen yöneticilerinin üzerinde çok durmamak, ülkenin değişmeyen büyüklük güdüsünü ve bunun yansımalarını kavramaya çalışmak daha doğru bir tavır olacaktır kanımca.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
