“Türkiye olarak tam olarak nasıl bir siyasi sürece maruz bırakıldığımızı çözümlemek kolay değil. İktidarın çelişkiler sarmalı içinde iteklediği ‘Terörsüz Türkiye’ sürecinin nereye varacağını kimsenin bugünden öngörmesi mümkün görünmüyor. Sürece dönük en büyük riskin ise hükümetin paralel bir hatta ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi’ni kriminalize etme ısrarı olduğunu bir tek karar vericilerin kendisi görmek istemiyor sanki. 19 Mart’ta zirve yapan CHP’ye yönelik paralel hattın işaret fişeği ise 30 Ekim 2024’te CHP’li Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer’in apar topar tutuklanması olmuştu. Ahmet Özer geçen hafta tutuklanmasına neden olan ‘terörle iltisak’ suçlamalarına dair davada tahliye edildi. Ancak tutuklandıktan sonra hakkında bir de ‘ihaleye fesat karıştırma’ iddiası yedeklendiği için hala cezaevinde.
Bir akademisyen olarak tanıdığım ve yıllardır Kürt sorununun çözümüne dair çalışmalarını takip ettiğim Ahmet Özer ile kızı Seraf Özer aracılığıyla pek çok kez mesajlaştık. Bu tür davalarda ‘doğru zaman’ var mı bilemiyorum. Ama Ahmet Hoca ile yazılı sorular üzerinden konuşmak için hakikaten de ‘doğru zaman’ olduğunu düşünüyorum zira hayatını Kürt meselesine adamış bir akademisyen olarak PKK’nın silahlarını yaktığı o görüntüleri mahpustaki hücresinde televizyondan izledi. Kendi yaşadığı ‘hukuk garabeti’ne rağmen de ‘Terörsüz Türkiye’ sürecini gönülden destekliyor. Zaten içerde olmasını da CHP ile Kürt seçmeni yakınlaştıran ana karakterlerden biri olmasına bağlıyor. İktidar partisinin peşine düştüğü aritmetiğe bakılırsa, sanırım haksız değil.
– ‘Silahlı terör örgütü PKK/KCK üyesi olmak’ suçundan 15 yıla kadar hapis istemiyle yargılandınız ve tahliye edildiniz. Bu arada savcılığın üyesi olduğunu iddia ettiği örgüt kendini lağvetme açıklaması yaptı ve hatta sembolik olarak ‘silah yaktı.’ Ve bu sürecin akışı aslında sizin tutukluluk sürecinizle paralel gitti. Devlet ya da hükümet bu süreçte bir ‘CHP’li belediye başkanı’ olarak sizi içerde tutarak tam olarak ne yapmaya çalıştı?
-Bana yapılan operasyonun üç önemli hedefi vardı. Birinci hedef benim kısa sürede Esenyurt’ta hem hizmet yönünden hem de siyasi açıdan yarattığım yüksek sinerjiyi yok ederek Esenyurt Belediyesi’ni hedefe koymaktı. Seçimle alamadıkları ve çok önemsedikleri Esenyurt Belediyesi’ne kayyım atamalarının tek yolu buydu. Ben de kimliğine sahip çıkan bir Kürt siyasetçi olarak hedefleri haline getirildim. Keza halkla aramda kısa sürede yüksek bir sinerji oluştu. Halk ne denli çalıştığımı ve hizmet aşkımı, azmimi gördü ve bir daha Esenyurt’u alamamaktan korktular. İkincisi, benim Esenyurt özelinde Kürt seçmenle kurduğum bağ ve onların CHP’ye oy vermesi hükümeti rahatsız etti. Bir yanda bu bağı koparmak istediler öte taraftan beni örgütle iltisaklı ve irtibatlı göstererek CHP’nin içini karıştırmaya yeltendiler. Niyetleri buydu. Üçüncüsü de 22 Ekim 2024 tarihinde Bahçeli’nin çıkışına verilen cevap niteliğindeydi.”
‘Zabıt kâtibi’ soruşturmaları kapattı-Murat Ağırel (Cumhuriyet)
“Herkes görev başında, sistem düzgün işliyor gibi görünür. Ama bazen sessiz çalışan bir çark yanlış yöne döner, biz fark etmeden.
Ankara Adliyesi’nde yaşanan büyük bir skandal tam da böyle ortaya çıktı. Olayın adı artık sadece bir haber değil, resmen bir iddianame.
Aslında geçen haftalarda da yaşananların özetini anlattığım bir yazı kaleme almıştım. İşte o olayın iddianamesinde detaylar ortaya çıktı.
Anlatayım…
Zabıt kâtibi Ahmet Yılmaz, yalnızca kendi şifresiyle değil, cumhuriyet savcılarının oturumlarıyla da UYAP sistemine girdi.
FETÖ’den yargılanan kişiler hakkında yakalama kararlarını kaldırdı, takipsizlik kararları yazdı, tarafları “şüpheli”den “tanık”a çevirdi. Bunların çoğunu menfaat karşılığı yaptı. Klavyeyle adaletin yönünü değiştirdi.
Bilirkişi raporuna göre, zabıt kâtibi Ahmet Yılmaz, sistemde otomatik oluşturulan soruşturma numaralarını silip yerine elle numara yazdı.
Evrak onay akışlarını değiştirip kendi kendine onayladı.
Yalnızca savcıların yapabileceği sorgulamaları gerçekleştirdi.
UYAP’ta gerçekte var olmayan evraklar oluşturdu.
Yakalama kararı kaldırma, birleştirme, tefrik gibi işlemleri seri biçimde yaptı.
Bazı soruşturma dosyalarında şüpheli kişilerin suç kayıtları silindi, taraf sıfatları değiştirildi, MERNİS adresleri güncellendi. Bu işlemlerin birçoğu savcının UYAP oturumu kullanılarak yapılmıştı.
Ahmet Yılmaz yaptıklarını itiraf etti:
“2021’de maddi sıkıntıdaydım. Avukat Muhammet Talha Bol bana bazı kişilerin TC’sini gönderiyordu. Dosyaları savcıya yönlendiriyor, uygun anlarda takipsizlik kararlarını yazıyordum. Para karşılığı yaptım. Fiyatı dosyaya göre belirliyordum. Parayı bazen 220 bin TL olarak anlaştık, bazen daha az. Hesabıma para yatmayan iş olmadı.”
Yılmaz, savcıların yoğunluğunu fırsat bildiğini ve bazı işlemleri onaylatmadan yaptığını da ekliyor:
“UYAP sisteminde benden başka kimsenin yapamayacağı işlemleri savcının açık oturumunda yapıyordum.”
Emekli Banka Promosyonu: Göründüğü Gibi Mi?-Mehmet Akif Cenkci (halktv.com.tr)
“Promosyon…
Adı güzel, kendisi eksik bir kelime.
Bankaların emekliye sunduğu promosyon değil bu; devlete yıllarca hizmet etmiş, alın teriyle geçmişi yoğrulmuş insanların onurunu, geleceğini ve hatta geçimini içeren ağır bir kelime.
Bugün emekli denince aklınıza ne geliyor?
Dinlenen, torun büyüten, yazlıkta çay içen, gazetesini alan bir portre mi?
Hayır, gerçek bu değil.
Gerçek şudur:
Bugün Türkiye’de emekli demek;
Eczanede reçeteye bakan göz,
Pazar çıkışı filedeki sebzeyi azaltan el,
Bankamatik önünde promosyon bekleyen yorgun bir beden demektir.
Son yıllarda artan banka promosyon tutarları, bir başarı öyküsü gibi sunuluyor.
“Bakın, özel banka 25 bin veriyor, diğeri 27 bine çıktı.”
Peki, emekli neden bu promosyonlara bu kadar muhtaç hale geldi?
Neden bir promosyon açıklaması, milyonlarca insanın gündemini meşgul ediyor?
Çünkü emekli, asgari yaşam standardından uzaklaştırıldı.
Çünkü emekli maaşı artık hayatı çevirmiyor.
Çünkü o promosyon, aslında bir geçim desteğine dönüştü.
Ama asıl vahim olan şu:
Promosyon bir “geçim desteği” haline gelmişse, bu ülkenin sosyal güvenlik sistemi iflas sinyali veriyor demektir.”
Tutuklama tutkusu-Taha Akyol (Karar)
“Eski Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık’ın kanser hastalığının nüksetme riski, İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde hekim raporuyla tespit edildi.
Bundan hiç tereddüt yok.
Buna rağmen Adli Tıbb’a gönderildi. Adli Tıp geri İzmir Şehir Hastanesi’ne sevk etti…
Aslında soruşturma İstanbul’da yapıldığı halde tutukluğunun İzmir Buca’ya gönderilmesi, ardından bu İzmir-İstanbul gelgitleri vicdanın kabul edemeyeceği bir durumdur. Hastalığı yüzünden 20 kilo vermiş, mecalsiz düşmüş bir ‘şüpheli’ye eziyetten başka nedir bu?
Çalık hasta halinde ve eli kelepçeli olarak İstanbul’dan tekrar İzmir, İzmir’den İstanbul’a, İstanbul’dan tekrar İzmir Şehir Hastanesine götürüldü!
Kanserin nüksetmesi riski ve kalp sorunları tıbben sabit olduğu halde, bu oradan oraya sevkler niye?..
Bunu cevabını ben bilmiyorum,
Adli Tıp, Eğitim ve Araştırma Hastanesine güvenmiyor mu, güvenmiyorsa neden kendisi gerekli tetkikleri yapmıyor da İzmir Şehir Hastanesine gönderiyor?
Çalık’ın annesi Gülümser Çalık’ın kanser hastası evladı hakkındaki feryatları sadece toplumsal hafızaya kazılmış değildir; yarın bugünlerin hukuk tarihini yazacak olan tarihçiler de bunu “adalet sorunu”nun belgelerinden biri olarak kaydedeceklerdir.
Bizim Ceza Kanunu’muz ve Ceza Muhakemesi Kanunu’muz, bu iktidarın reformist olduğu dönemde, 2004 yılında tamamen AB Standartlarına göre hazırlanmıştı.
AB Genişleme Görevlisi Günter Verheugen “Türkiye’nin ceza mevzuatı tamamen AB kıstaslarına uygundur” diye açıklama yapmıştı. (23 Eyl 2004)
İktidarın 2014’ten sonraki kanun değişiklikleri otoriterleşme yönünde olsa da bu iki kanunun temel ‘evrensel hukuk’ karakteri değişmedi.
Sorun yargının siyasallaştırılmış olmasından gelen uygulamalardır: Bizde genelde kanunlar evrensel standartlara uygundur, sorun uygulamalardadır: Vesayet yargısı, cemaat yargısı, ardından siyaset yargısı…”
52 yıllık anlaşma neden bitirildi?-İbrahim Varlı (BirGün)
“Ortadoğu’daki kanlı dönüşümün toz bulutu içerisinde enerji jeopolitiğinde dikkat çekici hareketlilik yaşanıyor. Irak, Suriye, Türkiye hattında son birkaç günde yaşanan iki önemli gelişme siyasi dizaynın tüm hızıyla sürdüğü bölgede, yalnızca enerji politikaları açısından değil, siyasi denklem ve ittifaklar bakımından da belirleyici rol oynayabilir.
Irak Bakanlar Kurulu 17 Temmuz’da Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nde (IKBY) üretilen tüm petrolün Irak’ın devlet petrol şirketi SOMO’ya teslim edilmesi kararını aldı. Teslim edilen her bir varil için 16 dolar avans ödenecek. Bağdat’tan yapılan açıklamada Kürt petrolünden Bağdat’a günlük en az 230 bin varil teslim edilmesi gerektiği ifade edilerek, üretimin artması halinde ek miktarın da SOMO’ya aktarılacağı kaydedildi.
Petrol ihracatının durması halinde, tüm petrol Irak Petrol Bakanlığı’na verilecek. Üretilen 50 bin varillik kısım Erbil’e ayrılacak, bu miktarın üretim ve taşıma maliyeti IKBY hükümeti tarafından karşılanacak. IKBY’nin ihtiyacı halinde, Irak Petrol Bakanlığı, bölgeye günlük en fazla 15 bin varil petrol ürünü sağlayabilecek. Karara göre, IKBY’ye mayıs ayı için 120 milyar dinarlık tahmini ödeme yapılacak.
Ayrıca Irak Federal Mahkemesi kararına uygun şekilde, IKBY memur maaşlarının yerelleştirilmesinin üç ay içinde tamamlanacağı ve Bağdat’ın bölgeye göndereceği ödemelerin de sadece yerelleştirilen maaşlar için geçerli olacağı kaydedildi.
Bu gelişmeden üç gün sonra AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla Resmî Gazete’de yayımlanan karara göre, Türkiye ile Irak arasında 1973’te imzalanan Ham Petrol Boru Hattı Anlaşması, 27 Temmuz 2026’da yürürlükten kalkacak. Anlaşma en son 2010 yılında, 15 yıl süreyle uzatılmıştı.
Anlaşma, yıllar içinde çeşitli protokollerle güncellenmiş ve son olarak 2010 yılında 15 yıl süreyle uzatılmıştı.
Ankara anlaşmanın iptaline ilişkin hukuken bildirim yapmak durumunda. Taraflar yeni anlaşma istiyorsa müzakere süreci yeniden başlayacak.”
Not: Başlıkları tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
