ABD-İsrail’in yapamadığını Türkiye neden yapsın?-Mehmet Ali Güller (Cumhuriyet)
“Okurlarımızın en çok sorduğu soru şu: İktidar, TBMM’de onaylatmadan Mekke ittifakı anlaşmasını Yemen’de hayata geçirebilir mi?
Bu endişe kaynaklı soruyu ortaya çıkaran biri genel diğeri özel iki neden var: Genel neden, iktidarın kimi konularda anayasaya açıkça uymaması ve birçok konuda yasaların etrafından dolanması. Özel neden ise Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Yemen’de Suudilere askeri yardım konusunda “acele” yeşil ışık yakması.
Her şeye rağmen iktidarın TBMM’de onaylatmadan Mekke ittifakı üzerinden Yemen’de askeri bir angajmana girmesi, hukuken de siyaseten de hâlâ olası değildir. Zira AKP “o kadar” güçlü değil. Görüntü, kendi gücünden değil, muhalefetin güçsüzlüğünden kaynaklanıyor çünkü.
Anayas’nın 90. maddesi açık: “Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak antlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır.”
Oysa ortada bir kanun teklifi bile yok. Konu TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’a sorulduğunda “Bu konuda henüz TBMM’ye iletilmiş olan bir teklif yok” demişti. Mekke ittifakı anlaşmasının yürürlüğe girebilmesi için TBMM’ye sunulması ve onaylanması gerekiyor ama ortada henüz kamuoyunun bildiği bir “anlaşma metni” bile yok. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan liderlerinin imzaladığı metin “bir anlaşma metni”nden ziyade, “anlaşma niyeti ortaya koyan bir ortak bildiri” görünümündedir.”
Fon soygununu görünce komünistliğin lüzumu var-Aytunç Erkin (Nefes)
“Geçen hafta etrafımın “sağ siyasetle” çerçevelendiğini gördüm ve bir “nefes” almak için okudum o kitabı.
Kısa ama derin, az ama öz, 86 sayfa.
Gazeteci dostum Barış Terkoğlu sormuş, Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri (TKP) Kemal Okuyan yanıtlamış.
Bir devam kitabı diyebilirim: Nisan 2025’te çıkan ve Haluk Hepkon’un hazırladığı “Kemal Okuyan ile Söyleşi: Cumhuriyet ve Komünistler”den sonra şimdi de “Komünistliğin Ne Lüzumu Var?” Kırmızı Kedi’den yayımlandı. Gerçekten, son fon soygununu gördükten sonra gel de komünist olma diyor insan!
Diyor da…
Nasıl olacak?
1980 sonrası Sovyetler’in çöküşüyle yenilen, Küba’da direnen, Çin’de “insan için piyasa” diyen bir sistem nasıl olacak? Nasıl başaracak?
Kemal Okuyan’la kahvaltılarda buluşup ara ara sohbet ediyorum. Günceli de geleceği de konuşuyoruz. Şunu söyleyebilirim: Tam da Türkiye’nin ihtiyacı olan bir lider. Naif, zeki ve okumaları güçlü. Ayrıca güven veriyor. Kitabı okurken “zor sorularla” da muhatap olduğuna tanıklık ettim.
Örneğin…
“Halk neden TKP’ye oy vermiyor?”
Terkoğlu sormuş: “Bu durumda en sevdiğin sorulardan birini sorayım. Madem her soruna bir çözümüzünüz var, halk neden size oy vermiyor?” Okuyan soruyla yanıt vermiş ve “Bu sorunun daha insafsız bir versiyonunu ben söyleyeyim: ‘TKP yüzde birin altında oy alırken bütün bu söyledikleriniz iddialı değil mi?..’” El yükseltmiş:
“… Bugün yoksulluğun nedeni sermaye sınıfının bütün zenginliklere el koymuş olması ve ekonomi politikalarına hakim olmasıdır. Parayı elde tutuyorlar, medyaya, her şeye hakimler. Dolayısıyla siyaset bu dar alana sıkışıyor. TKP, bu dar alana hapsolmaz. Bu dar alana girsek, o alanın kriterlerine göre bayağı başarılı oluruz. Ama TKP olmaktan çıkarız. Birçok kişi için TKP’nin hak ettiğinin çok altına oy alması kendi siyasi tercihlerini aklıyor. (TKP’nin çizgisi doğru ama kardeşim onlar da seçimlerde başarılı değiller, o yüzden oy vermiyorum) türünden bir muhasebe seni de gülümsetmiyor mu?”
Kemal Okuyan’la söyleşide hem özeleştiri hem eleştiri var.”
“Son dönemde patlak veren devasa fon-borsa vurgunları iktidar bloğuna sanılandan çok daha büyük zarar verdi. Halı altına süpürülmeyecek kadar büyük bir pislik oluşturan skandal her geçen gün kayıkta yeni gedikler açıyor. Kuşkusuz bu tepkinin en önemli nedeni vurgunun ülke ve halkın bütçesini sarsmaya devam etmesi.
Son 10 yıla bakıldığında, AKP içinde akçeli işler nedeniyle tartışma konusu olan siyasilerin çetelesi tutulamaz hale geldi. Fatma Betül Sayan Kaya’dan Hayati Yazıcı’ya, Binali Yıldırım’dan Akın Gürlek’e, Gökçeklerden belediye başkanlarına, bakan yardımcılarına ve bürokratlara kadar çok sayıda AKP’li bu listenin içine girip çıktı. Bazı isimlerle yollar ayrıldı, bazıları kızağa çekildi, bazıları da aktif olarak AKP içinde siyaset yürütmeye devam etti.
Bu tablonun yeni olmadığını da biliyoruz. Eski başbakanlardan Ahmet Davutoğlu’nu adliye kapısına getiren Saray vurgulu haksız zenginleşme imasını tam olarak bu sürecin bir parçası olarak okumakta fayda var.
AKP iktidarı, özü itibarıyla neoliberalizm ile siyasal İslam’ın emperyalizmin şahitliğinde nikâhlanması olarak özetlenebilir. 2000’li yılların başında küresel sermayenin ve egemen güçlerin tam da aradığı, ideal bileşim buydu. Bir yandan piyasacı vahşi politikaları tıkır tıkır uygulayan, diğer yandan muhafazakâr ve dinî söylemlerle kitleleri konsolide eden bir iktidar modeli. Buna biraz da demokrasi sosu sürüldüğünde alın size Orta Doğu için ılımlı İslamcı yeni bir model.
Ancak bugünün dünyasında hem neoliberal politikalar hem de siyasal İslamcı yönetimler eski durumlarından çok uzakta. Hatta büyük oranda tarihsel bir yenilgiye uğradıklarını söylemek yanlış olmayacak. Dünyanın her yerinde derinleşen işsizlikten devasa boyuta ulaşan barınma krizine kadar neoliberalizmin yarattığı tahribata karşı kitlesel tepkiler yükseliyor. Daha iyi bir yaşam insanlığın en temel talebi haline geldi. Neoliberal politikalar çoktan sanık sandalyesine oturtuldu bile.
Mısır’dan Tunus’a oradan Türkiye’ye tüm Orta Doğu coğrafyasında bir model olarak ortaya çıkan siyasal İslamcı iktidarlar büyük bir çöküş yaşadı. Türkiye dışında kalan ülkeler süratle o yönetimleri terk etti. Bunlardan sadece AKP iktidarı (biraz da muhalefetin desteğiyle) raf ömrünü uzatmayı başardı. Ancak özellikle son yıllarda derinleşen ağır ekonomik krizle birlikte bu durum değişti. Sadece geniş halk kesimleri ve yoksullaşanlar değil, iktidarın çekirdek tabanını oluşturan muhafazakârlar da AKP’den hızla uzaklaşıyor.
AKP’den kopuşu tetikleyen en önemli olgu; halk günden güne yoksullaşırken, Saray ve etrafında kümelenen azınlığın muazzam bir hızla zenginleşmesi oldu. Toplum bu derin tezadı ve adaletsizliği artık iliklerine kadar hissediyor. Neoliberalizmin ve siyasal İslam’ın bu topraklardaki ortak hikâyesi de işte bu tezadın altında kalarak bitiyor.”
AKP’nin Eyüp intikamı-Fatih Polat (Evrensel)
“Eyüp ve Üsküdar, İstanbul’un sosyolojik olarak benzerlikler içeren ve bu benzerliklerin seçim sonuçlarına yansıdığı iki ilçesi. Muhafazakarlıkla sekülerliğin bir ahenk içinde birlikte var oldukları bu iki ilçede Refah Partisi’nden başlayarak AKP’ye uzanarak devam eden siyasal gelenek 30 yıl sonra, son yerel seçimlerde iktidarlarını kaybettiler. Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın tutuklanması ve türlü baskı yöntemleriyle Üsküdar’ın AKP’ye geçirilmesinden sonra, intikam sırası Eyüp’e geldi.
1989 yerel seçimlerini Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) adayı Kadir Akpınar’ın kazandığı Eyüp’te, 1994’ten 2009’a kadar Ahmet Genç RP, FP ve AKP’nin adayı olarak kazandı. 2009’da AKP’den İsmail Kavuncu, 2014’te AKP’den Remzi Aydın, 2019’da yine AKP’den Deniz Köken kazandı. Ancak Deniz Köken yeniden aday olduğu 31 Mart 2024 seçimlerinde CHP’nin adayı Dr. Mithat Bülent Özmen karşısında kaybetti. Özmen oyların yüzde 48.16’sını alırken, Köken, yüzde 41.44’te kaldı.
1971 Ağrı doğumlu Dr. Mithat Bülent Özmen, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi okumuş, Brüksel’de Uluslararası İlişkiler yüksek lisans derecesi almış, doktorasını bankacılık ve finans üzerine yapmış, 2019 Yerel Seçimleri sonrasında İGDAŞ’ın Genel Müdürlüğü görevinde bulunmuştu.
Özmen, seçimlerden hemen önce Yeni Arayış’ın Genel Yayın Yönetmeni Murat Aksoy’a verdiği ve 8 Mart 2024 günü yayımlanan söyleşisinde şöyle diyordu: “Eyüpsultan her şeyden önce çok kadim bir şehir. Maneviyatıyla, tarihiyle, içinde barındırdığı kültür mozaiği ile Eyüpsultan gerçek anlamda İstanbul’un kalbi. Tarihi alanları, Haliç’e kıyısı olması, Karadeniz’e kıyısı olup aynı zamanda İstanbul’un akciğerlerine de sahip olması Eyüpsultan’ı çok farklı bir noktaya koyuyor. Eyüpsultan büyük bir potansiyele sahip olan ama adeta unutulmuş bir ilçe. Bugün Eyüpsultan yaşam kalitesi bakımından kendinden sonra kurulmuş birçok ilçeden çok daha geri kalmış durumda. Hak ettiği değeri bulamamış diyoruz ya işte kastettiğimiz tam da bu. Eyüpsultan’da yaşamak bir şans olarak algılanması gerekiyor. Tam da bu nedenlerden aday oldum. Bu algının da bu kaderin de değişmesi için sorumluluk almaya hazırım.”
Özmen, kendisine kazandıracak olanın önceki seçimlerde AKP’ye oy vermiş olan muhafazakar kesimlerden de oy alabilmek olduğunun farkında olarak konuşuyordu. Kazandıktan sonra da, Güzeltepe Emekliler Lokali Hafıza Kafe’nin açılış töreninden, çeşitli etkinliklere kadar verdiği fotoğraflarda yaşlılar, cami cemaatiyle görüntüler gibi karelerle adeta, AKP tarafından 2017 yılında adı ‘Eyüpsultan’ olarak değiştirilmiş bir ilçede başkanlık yaptığının farkında olduğunu hissettiren bir vizyonun içinde durmaya özen gösteriyordu.”
Sanayiden ekonomi için erken uyarı sinyali-Naki Bakır (Dünya)
“Sanayinin eylül ayı röntgeni, ekonomide stagflasyon sarmalına gidiş sinyali verdi. Türk sanayisi siparişlerde daralma yaşıyor, işçi çıkarıyor ancak maliyet yükü altında ezildiği için zam yapmaya devam ediyor.
İçeride parasal sıkılaşma önlemleri, faiz-kur dengesizliği ve dışarıda jeopolitik riskler, savaş ve küresel ekonomide daralmanın ağır baskısı altındaki Türk imalat sanayisinin eylül ayı röntgeni, genel ekonomide bir stagflasyon sarmalına doğru gidiş yönünde ciddi uyarı sinyalleri verdi. İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) imalat sektörünün röntgeni niteliğindeki “Türkiye Sektörel Satın Alma Yöneticileri Endeksi” (Purchasing Manager’s Index / PMI) eylülde 47,9’a geriledi. İmalat sanayiinin on temel alt sektöründen yaklaşık 800 şirketten oluşan paneldeki satın alma müdürleri ile yapılan ankete verilen yanıtlar, ülke ekonomisinin lokomotifi konumundaki imalat sanayiinde yaşanan tıkanmaya net biçimde işaret etti. Uzmanlar, yılbaşından bu yana aylık verilerin satır araları dikkatle incelendiğinde, sanayi cephesinde kronikleşen sert büzüşme ve maliyet baskısının, hane halkından finans sektörüne kadar genel ekonomiyi esir alabilecek bir stagflasyon (durgunluk içinde yüksek enflasyon) sarmalına doğru sürüklediği görüşünde.
Dokuz aydır patinaj
Mevsimsellikten arındırılmış PMI değerindeki düşüş ve genel olarak 50’nin altındaki değerler sektörde daralmayı gösteriyor. Sanayinin genel gidişatını özetleyen manşet PMI’nin ise bu yılın ilk dokuz hiçbirinde bu eşik değerinin üzerine çıkamadığı görülüyor. Özellikle ABD-İran sıcak savaşanın küresel çapta yol açtığı olumsuz sonuçların netleştiği nisan ayında 45,7’ye kadar inen endeks, en yüksek düzeyi ise 49,8’le mayısta gördü. Yıl boyu daralma bölgesinden çıkamayan endeks bu eğilimi eylülde de gösterdi.
Normalde fabrikaların kapısına kilit vurduracak çapta talepsizlik ve sipariş erimesine rağmen; ana metal sanayi ve kara/deniz taşıtları başta, üreticilerin girdi maliyetleri ve nihai ürün satış fiyatlarındaki artışlar ise son dört ayın en yüksek hızına ulaştı. Bu durum sanayicilerin, küresel jeopolitik risklerin tetiklediği lojistik ve enerji maliyetlerini taşıyamadığı için müşteri bulamamasına rağmen zam yapmak zorunda kaldığını gösterdi. Uzmanlar bu dinamiği, sanayiden başlayıp tüm ekonomiye yayılacak arz kaynaklı bir stagflasyon kapanı olarak adlandırıyor. Normalde iç talep ve üretimin daraldığı dönemlerde fiyat artış hızının yavaşlaması beklenirken, dokuz aylık karne, bu mekanizmanın tamamen kırıldığını gösteriyor.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
