Perşembe, 17 Eyl 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
GünlükManşet

Bugünkü köşe yazıları

Medya Günlüğü
Son güncelleme: 26 Ağustos 2026 19:43
Medya Günlüğü
Paylaş
Paylaş

Operasyonu haber veren satırlar-Barış Pehlivan (Cumhuriyet)

Mesleki hobilerim arasında, çok kişiye sıkıcı gelen resmi yayınları okumak da var. Mesela Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dergilerini kaçırmamaya çalışırım. Ta ki bu yaza kadar…

Diyanet’in aynı adlı dergisinin temmuz sayısını maalesef yeni okuyabildim ve haberi kaçırmışım gibi hissettim. Zira…

“Din Üzerine Konuşanlar” dosyasıyla çıkan dergi, satır aralarında tarikatlara ve cemaatlere çok mesaj veriyordu. İlk baktığımda, 15 Temmuz’a özel gibi düşündüm. Ama yok, Süleymancılara ve Furkancılara operasyonların hemen öncesine denk gelmesi de tesadüf değildi. Ne demek istediğimi Diyanet dergisinden alıntılarla anlatayım…

Bakın, Dini Yayınlar Genel Müdürü Hamza Bayram’ın derginin ilk sayfasındaki satırları neler diyor:

“(…) Günümüzde de dini söylemde zaman zaman eksen kayması yaşanmakta; dini tekelciliğe varan oluşumlar, kişisel ihtiraslarını din adına meşrulaştırmaya yeltenmektedir. Kendini dinin biricik hamisi, şaşmaz otoritesi yahut yegâne sözcüsü olarak lanse eden kişi ya da gruplar, asıl zararı dine ve o dinin mensuplarına vermektedir. Yakın tarihimizde yaşadığımız acı tecrübe de kendi din anlayışını mutlak hakikat olarak dayatan bir oluşumun, arka planda menfaatçi bir yaklaşım sergileyerek insanları nasıl terörize ettiğini göstermiştir. Zihinleri iğfal eden bu oluşumlar hem dini müesseselere hem topluma hem de vahdet bilincine zarar vermişlerdir. Kavramları manipüle eden, Müslümanların samimiyetini sömüren, din istismarıyla sapkın ideolojilerini din gibi dayatan oluşumların önüne geçmek için sağlam ve sahih bilgiye dayalı bir din dilinin inşası elzemdir. (…)”

Hemen ardından Diyanet İşleri Başkanı Safi Arpaguş’un şu satırları geliyordu:

“(…) İnsanların dini hassasiyetlerini ve duygularını suiistimal ederek kitle devşiren, dini kendi ideolojik veya örgütsel aidiyetlerinin aparatı haline getiren yaklaşımlar, yalnızca bir bilgi probleminin değil aynı zamanda ciddi bir ahlaki erozyonun da en açık göstergesidir.

Minberde, kürsüde, ekranda veya dijital mecralarda din adına söylenen her sözün, kurulan her cümlenin, Allah katında da hesabının sorulacağı, dolayısıyla gönüllere hakikat tohumları ekmek üzere din hakkında konuşan kişilerin her şeyden önce ihlas ve samimiyet sahibi olması gerektiği unutulmamalıdır.”

Keza, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi profesörlerinden, Diyanet İşleri başkanının da eşi olan Hatice Arpaguş da şöyle yazıyordu dergide:

“(…) Dini tekelcilik tam da bu zeminde kendisine yer bulmaktadır. Bu yaklaşım kişi veya grupları, kendi dini yorumlarını, dinin mümkün anlamlarından biri olarak görmek yerine hakikatin yegâne temsili olarak algılamaya götürmektedir. Bu düşünce yapısına sahip kişiler, farklı bakış açılarını meşru bir yorum alanı içinde değerlendirme kabiliyetini yitirdiklerinden tehdit olarak algılamaktadırlar. Böylece dini söylem araçsallaştırılıp güç devşirme ve konjonktürel hesapların malzemesi haline gelmektedir. Hakikat adına kurulduğu iddia edilen bu tür söylemler giderek ‘dine karşı din’ biçimine bürünmektedir. (…)”

Osman Kavala davası, Kavala’yı çoktan aştı-Memduh Bayraktaroğlu (Nefes)

“1894’te Fransız ordusunda yüzbaşı olan Alfred Dreyfus vatana ihanetle suçlandı…

Deliller tartışmalıydı…

Yargılama siyasetin ve dönemin önyargılarının gölgesindeydi… Fransa yıllarca ikiye bölündü…

Sonunda mesele bir subayın suçlu olup olmadığı meselesi olmaktan çıktı…

“Fransa hukuk devleti olacak mı, olmayacak mı?” sorusuna cevap aramaya dönüştü…

Bu konuda defalarca yazmış biri olarak, Osman Kavala davasına da en başından beri, “Türkiye’nin Dreyfus Davası” diyorum…

AİHM Büyük Dairesi’nin son kararıyla “Osman Kavala davası” da artık Kavala’yı çoktan aştı…

Türkiye’ye bir kez daha, üstelik son derece açık biçimde, Kavala’nın mümkün olan en kısa sürede serbest bırakılması gerektiğini söyledi…

Mahkeme çeşitli hak ihlalleri tespit etti, manevi tazminata hükmetti ve ihlallerin sonuçlarının ortadan kaldırılmasını istedi…

Burada tartışılması gereken artık Kavala’yı sevip sevmemek değil…

Demokrasi tarihimizin en medenî Gezi protestolarını destekleyip desteklememek de değil…

Hatta iktidardan yana ya da muhalif olmak hiç değil…

Bugünden sonra artık şu sorunun cevabını millet olarak da devlet olarak da siyasi saiklerle değil, akıl ve vicdan ortaklığında vermeliyiz:

“Bir hukuk devleti olarak mahkûmiyet kararlarını, siyasi kanaatlerle mi vereceğiz, yoksa somut delillerle mi?..”

Devletin bütün gücü karşısında tek bir vatandaşın sahip olduğu en büyük güvence, bağımsız mahkeme ve hukuka bağlılıktır… Çünkü hukuk sadece sevdiğimiz insanların hakkını koruduğunda hukuk değildir…

Asıl imtihan; sevmediğimiz, fikirlerine karşı çıktığımız, hatta öfkelendiğimiz insanların hakkı söz konusu olduğunda başlar…

Kavala dosyasının Türkiye açısından ders alınması gereken tarafı da budur…”

İktidarı görmeden siyaset yapılır mı?-Berkant Gültekin (BirGün)

“Türkiye’de siyaset alanının daralması ve günden güne yoğunlaşan devlet baskısı, iktidara siyaseti, siyasi aktörleri ve hatta düşünme biçimlerini kendi devamlılığını sağlamak için dizayn edebileceği elverişli şartlar sunuyor. İktidar her dönemde farklı konseptler geliştiriyor ve kendi dışındaki güçleri farklı pozisyon alışlara zorluyor.

Yıllar geçse de bazı olgular değişmiyor. Ülkenin önüne, halkın gerçek ve acil çözüm bekleyen sorunları dışında, sürekli başka gündemler çıkıyor. Bunu çoğu kez “gündem değiştirme”, “iktidarın ülkenin sorunlarından kaçması” olarak eleştiriyoruz. Ancak siyaset biraz da böyle bir faaliyet. İktidarlar siyasetin hiçbir zaman “kendi mecrasında” akmasına izin vermek istemez. Hayatın olağan akışı, yani ekonomi başta olmak üzere sistemin yapısal sorunlarının odak haline geldiği bir siyasi akış, geniş kitlelerin iktidar karşısında konsolide olduğu bir denklemin koşullarını oluşturur; böylesi bir atmosfer egemenler için daima tehlikelidir.

Olağanüstü nitelikteki rejimlerin, siyasete yön vermek için çok etkili enstrümanları bulunur. Bu rejimler, kendilerinin takipçi konumunda olduğu bir siyasi maceranın içinde gelişigüzel sürüklenmez, siyasete rota çizerek aktörlerin önceliklerini, risk hesaplarını ve çelişkileri algılama biçimlerini dönüştürür. Yargıyı kullanabilen, dost-düşman rollerini yasalara göre değil çıkarına göre dağıtabilen, kimin içeride kimin dışarıda olacağına karar verebilen, hizaya gelmeyene sopa gösterip hizaya gelene ödül dağıtabilen bir iktidar, kolaylıkla kendi planına uygun bir siyasi mimariyi ortaya çıkarabilir.

AKP iktidarında bir kez daha bunun örneğini görüyoruz. Türkiye bariz şekilde iyi yönetilemiyor. Halkın yaşadığı geçim krizi kronik bir probleme dönüştü. İzlenen sermaye yanlısı politikalar bir kesimi aşırı zenginleştirirken batıdan doğuya emekçi halk kesimlerini yoksullaştırdı. En temel ihtiyaçlar bile borçla harçla karşılanıyor. Milyonlar ağır bir faiz yükü altında, bankalar ise kârlarını katlıyor. Eğitimden sağlığa kamusal hizmetlerde büyük ve kalıplaşmış sorunlar var. Bütün bunlar demokrasinin adım adım budandığı bir tarihsel dönemde gerçekleşiyor. Anayasal haklar lükse dönüşürken hapishaneler, hukuken orada olmaması gereken bir yığın insanla dolu. Soruşturma, gözaltı, ev hapsi, imza şartı ve yurt dışına çıkış yasağı hayatın olağan bir parçasına dönüştü. Ancak içinden geçtiğimiz günlerde şuna odaklanmamız isteniyor: “Bu rejimde demokrasiyi güçlendirmek mümkün.”

“Terörsüz Türkiye” süreci etrafında bir demokratikleşme, barış ve özgürlük iddiası konuşuluyor. Kürt sorununda silahlı dönemin kapanması elbette tüm müspet gelişmeler yolunda zorunlu bir başlangıçtır. Şiddetin son bulması memleket için nereden bakılırsa bakılsın büyük bir kazanım oldu. Fakat sürecin ülkeye gerçek anlamda bir demokrasi vadetmediği de tüm çıplaklığıyla önümüzde duruyor. Süreç iktidar tarafından başından bu yana “terörü bitirme” süreci olarak kodlandı ve asla demokrasiyi geliştirecek bir akılla yürütülmedi. Ne içeriğinde ne de pratik adımlarında bir demokratikleşme niyetinin izleri vardı.

İki yıldır muhalefet üzerindeki baskı artarak devam etti. Seçilmiş siyasetçiler birbiri ardına tutuklanarak son yerel seçimdeki tablo birçok yerde terse çevrildi. Rejim esnemek şöyle dursun, baskı ve kuşatmayı yoğunlaştırarak kendisini tahkim etti. Muhalefette “demokratikleşiyor muyuz acaba” diye en ufak bir soru işareti yaratmaya bile uğraşmadı. Biat edene ödül, itiraz edene sopa mekaniğini işletti. Çünkü iktidarın tek amacı, muhalefetin belini her türlü yöntemi kullanarak kırıp sandığa gitmek. Muhataplık yönünden İmralı’nın merkeze alındığı süreç de, bölgesel gerekçeleri olmakla birlikte, iç politikada bir dönem öncesinin muhalif blokunu dağıtmak için araçsallaştırılıyor.”

Türk işletmelerine Çin ile mücadele reçetesi-Şevket Sayılgan (Dünya)

Dünyada yeni bir ti­caret savaşı baş­lıyor. Ancak bu kez sa­vaşın cephanesi yal­nız gümrük vergileri değil; ölçek, teknolo­ji, devlet destekleri, enerji maliyeti ve fi­yat. Türkiye’nin önün­de ise kritik bir tercih var: Çin’le maliyet ya­rışına girmek mi, yok­sa Çin’in kolay taklit edemeye­ceği bir üretim modeli yaratmak mı? Çin 2025 yılını yaklaşık 1,2 trilyon dolarlık rekor dış ticaret fazlasıyla tamamladı.

Daha önem­lisi, ABD’nin uyguladığı tarifeler Çin ihracatını durdurmadı; yalnız­ca yönünü değiştirdi. Çin’in ABD’ye ihracatı %20 gerilerken Afrika’ya %25,8, ASEAN ülkelerine %13,4 ve Avrupa Birliği’ne %8,4 arttı. Tem­muz 2026’da Çin ihracatındaki yıl­lık artışın %24’e ulaşması ve yal­nızca bir ayda yaklaşık 113 milyar dolar dış ticaret fazlası verilmesi, meselenin geçici olmadığını göste­riyor. Bu tabloyu sadece “Çin ucuz mal satıyor” diye açıklamak da hata olur.

Çin’in avantajının arkasında dev üretim ölçeği, entegre tedarik zincirleri, teknolojik ilerleme ve güçlü sanayi politikası var. Buna bir de Çin iç talebindeki zayıflık ve ka­pasite fazlası eklenince fabrikala­rın çıkış kapısı dünya pazarları olu­yor. Yeni Çin şoku artık oyuncak ve tekstilden ibaret değil. Elekt­rikli otomobil, batarya, güneş paneli, makine, elektronik ve ile­ri teknoloji ürünleri de aynı dal­ganın içinde.

ABD yönetiminin şimdi Çin’de­ki “aşırı üretim kapasitesi” gerek­çesiyle Çin mallarına ilave %7,5 tarife uygulamayı değerlendirdiği bildiriliyor. Washington daha ön­ce elektrikli araçlardan stratejik teknolojilere kadar birçok alanda Çin’e karşı ticaret engellerini yük­seltmişti. Yeni düzenleme gerçek­leşirse korumacılık artık istisna değil, küresel ticaretin yeni norm­larından biri olacak.

Avrupa da aynı baskıyı hisse­diyor. Çin menşeli elektrikli oto­mobillere yönelik önlemlerin ar­dından Almanya’da Çin hibrit oto­mobillerinin de tarifelere dahil edilmesi çağrıları başladı. Avru­pa’nın diğer silahı ise karbon. Sı­nırda Karbon Düzenleme Me­kanizması’nın (CBAM) mali yü­kümlülükleri 1 Ocak 2026’da başladı. Demir-çelik, alüminyum, çimento, gübre, elektrik ve hidrojen gibi sektörlerde karbon artık yalnız çevre meselesi değil, doğrudan üre­tim maliyeti ve pazar erişimi mese­lesi. Dünya açık pazardan kontrollü pazara doğru ilerliyor. Ve Türkiye tam bu fırtınanın ortasında.

2026’nın ilk yedi ayında Türkiye 161,6 milyar dolar ihracat, 222,1 milyar dolar ithalat yaptı. Dış ti­caret açığı yaklaşık 60,5 milyar do­lar oldu. Asıl dikkat çekici rakam Çin’de. Türkiye’nin Çin’den ithala­tı ilk yedi ayda yaklaşık %10 arta­rak 31,5 milyar dolara ulaştı ve Çin ithalatta birinci sıraya yerleşti. Ay­nı dönemde Çin’e ihracatımız %35 artmasına rağmen artış yalnızca 633 milyon dolar düzeyinde kaldı. Bu rakamlardan hareketle Türki­ye’nin Çin’e yedi aylık ihracatı yak­laşık 2,4 milyar dolar, Çin’e kar­şı dış ticaret açığı ise kabaca 29 milyar dolar düzeyinde hesapla­nıyor. Yani Türkiye’nin toplam dış ticaret açığının neredeyse yarısına denk gelen büyüklükte bir Çin den­gesizliği söz konusu. Bu yalnız dış ticaret problemi değildir; sanayi politikası problemidir.”

Hangi öngörü tuttu da normalleşiyoruz?-Emre Alkin (ekonomim.com)

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) uzun bir aradan sonra bir hafta vadeli repo ihalelerine yeniden başlayacağını açıklaması, ilk bakışta teknik bir karar gibi görülebilir. Ancak son aylarda oluşan para politikası düzeni nedeniyle bu adım bundan daha fazla anlam taşıyor diyebilirim. Politika faizi yüzde 37 olmasına rağmen TCMB bir süredir bankaların likidite ihtiyacının önemli bölümünü yüzde 40 civarındaki gecelik kanaldan karşılıyordu. Haftalık repo ihalelerinin yeniden açılması, kullanılacak miktara bağlı olarak fiili fonlama maliyetini yüzde 40’tan yüzde 37’ye doğru çekebilir. Dolayısıyla politika faizi resmen değişmese bile piyasada “örtülü faiz indirimi” beklentisinin oluşması şaşırtıcı değil.

Asıl soru zamanlama. TCMB daha kısa süre önce Ağustos Enflasyon Raporu’nu açıkladı ve 2026 yılsonu enflasyon tahminini yüzde 26’dan yüzde 28’e yükseltti. Yüzde 24’lük ara hedef değiştirilmediği için Bankanın ulaşmak istediği seviye ile gerçekleşmesini daha olası gördüğü oran arasındaki fark da büyüdü. Üstelik Banka enerji, gıda, yönetilen fiyatlar ve fiyatlama davranışlarını enflasyon açısından risk olarak göstermeye devam ediyor. Petrol fiyatları da varsayımların üzerinde seyrediyor. Brent’in 90 doların üzerine yerleşmesi, özellikle enerji ithalatçısı Türkiye açısından enflasyon ve cari denge bakımından rahatlatıcı bir gelişme değil.

Bu şartlarda “enflasyon riski azaldı, dolayısıyla parasal koşulları normalleştiriyoruz” şeklinde güçlü bir ekonomik gerekçe ortaya koymak zor. Buna karşılık TCMB’nin hiçbir teknik gerekçesi bulunmadığını söylemek de doğru olmaz. Politika faizinin yüzde 37 olarak ilan edilip piyasanın uzun süre yüzde 40 civarında fonlanması, bir süre sonra “gerçek politika faizi hangisi?” sorusunu doğuruyor. Repo ihalelerine dönüş, politika faizini yeniden parasal aktarım mekanizmasının merkezine yerleştirme çabası olarak okunabilir. Nitekim bazı uluslararası finans kuruluşları bu ihtimali Ağustos Enflasyon Raporu’nun hemen ardından dile getirmişti. Bu nedenle karar tamamen sürpriz değil.

Ancak TCMB’nin son üç yıllık performansı zamanlama konusunda daha ihtiyatlı davranılmasını gerektiriyor. 2023’te yeni ekonomi yönetimi göreve geldiğinde politika faizi yüzde 8,5 seviyesindeydi. İlk aylarda kademeli bir artış tercih edildi; haziranda yüzde 15, Temmuz’da yüzde 17,5 seviyesine çıkıldı. Kısa süre sonra enflasyonun ve beklentilerin öngörülenden daha kötü olduğu anlaşıldı ve faiz yüzde 40’a kadar taşındı. Yani başlangıçtaki ihtiyatlı sıkılaştırma daha sonra çok daha sert adımlarla telafi edilmek zorunda kaldı.

Benzer bir örnek 2024 başında yaşandı. Ocak ayında faiz yüzde 45’e çıkarılırken gerekli parasal sıkılık düzeyine ulaşıldığı mesajı verildi. Şubat ayında faiz değiştirilmedi, fakat enflasyon ve iç talep beklendiği kadar yavaşlamayınca mart ayında politika faizi yeniden artırılarak yüzde 50’ye çıkarıldı. Bir başka deyişle TCMB, yeterli gördüğü sıkılık seviyesini kısa süre içinde yetersiz buldu. 2024 sonundan itibaren başlayan indirim sürecinin ardından da finansal piyasalarda yaşanan gelişmeler üzerine 2025’te yeniden sıkılaştırıcı adımlar atıldı. Haftalık repo ihalelerine ara verildi, gecelik faiz yükseltildi ve politika faizi tekrar artırıldı. Bu gelişmelerin hepsi TCMB’nin kontrolünde olmayan şoklarla açıklanamaz, ancak para politikasında birkaç kez “önce iyimserlik, sonra düzeltme” görüntüsünün oluştuğu da inkâr edilemez.”

Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram 

EtiketlendiMedya
Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
Önceki Makale Atatürk’ün sevdiği fotoğraf
Sonraki Makale Dolly Parton kimdir?

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

GünlükManşet

10 soruda Yassıada’da ne oldu?

Medya Günlüğü
16 Eylül 2026
GünlükManşet

Rus generale İHA suikastı

Medya Günlüğü
16 Eylül 2026
ManşetSerbest Kürsü

Böyle yaşayamayız artık 

Tijen Zeybek
16 Eylül 2026
GünlükManşet

Arda hakkında az bilinenler

Medya Günlüğü
16 Eylül 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

imunify-bot-check
Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?