Teftişe geliyorum, ona göre hazırlan-Barış Pehlivan (Cumhuriyet)
“Bazen öyledir. Önünde belge vardır ama gerçek olmamasını istersin. Bir açıklaması vardır elbet, dersin. Öyle ya, ne rezaletler görmüştür gözlerin ama işte şaşırmaktan da vazgeçmezsin. Hem insanlığın hem gazeteciliğin gereğidir bu, öyle öğrenmişsindir.
Belge, 18 Mart tarihli bir genelge. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın sorumluluğundaki teftişlerin nasıl yapılacağına dair yeni kurallar getiriyor. Genelgenin birinci maddesinden anlıyoruz ki maden ocaklarından inşaatlara, fabrikalardan tehlikeli madde barındıran büyük tesislere kadar birçok işyerini ilgilendiriyor. Devletin, bu ticari kuruluşları denetleme yetkisinin sınırlarını belirliyor.
Belgede “İş sağlığı ve güvenliği yönünden yapılacak teftişlerde aşağıdaki hususlara uyulacaktır” denerek şu şart getiriliyor: “İşyerine gidilmeden en az 15 gün önce işverene tebligat gönderilecektir.”
Yanlış okumadınız. Bakanlık, müfettişlerine şu emri veriyor: “Bundan böyle, bir işyerine teftişe gitmeden önce, patronu ‘Ben şu tarihte geliyorum, ona göre’ diye bilgilendireceksin.”
Haliyle, teftişin geleceğini gören ve cezalandırılmak istemeyen işveren ne yapacak? Göstermek istemediklerini tebligatta yazan tarihte müfettişten gizleyecek, problem yaşadığı işçilere o gün izin kullandıracak. Sadece o bildikleri teftiş gününde çocuk ya da sigortasız işçileri getirmeyerek, yaptırımdan kurtulacak. Yani, sadece o tarih için göstermelik önlemler alacak. Örneğin bir maden patronu, güvenli olmayan, hiç açılmaması gereken bölümlerinin girişini kapatıp teftişten kaçırabilecek.
Trump kazık yememek için Ankara’ya gelmeyebilir-Barçın Yinanç (T24)
“Ankara’da yapılacak NATO zirvesine üç aydan az bir süre kaldı.
Ankara’daki diplomatların lojistik kabus nedeniyle uykuları kaçmaya başlamış.
Her bir büyükelçilik dört heyet ağırlayacak. Devlet/hükümet başkanı, Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, bir de First Lady’ler. Bu sonuncusunu es geçmeyin, bazı ülkeler için ilk üçü kadar önemli.
Türkiye, 90’lı yılların ortalarından itibaren büyük organizasyonlara ev sahipliği yapma konusunda çok tecrübe elde etti. Bu konuda uluslararası düzeyde sağlam bir itibar kazandı.
Gerek liyakat konusunda yaşanan erozyon, gerekse cumhurbaşkanlığı sistemine geçişten sonra kurumlar arasında görev dağılımı ve eşgüdüm bazındaki oturmamışlık nedeniyle umarım bu itibar zarar görmemiştir ve Türkiye bu işin altından en az sıkıntıyla kalkar.
Ancak, lojistik anlamda şimdiden rahatsızlıklar başgöstermiş gibi.
Devletten onay almış otellerin 900-1000 Euro civarında ücret istemesi hafiften bir şok dalgasına yol açmış. Üstelik en az üç gece kalış zorunluluğu getirilmiş.
Gelip gelmeyeceği, gelse de 7, 8 saatten fazla kalıp kalmayacağı belli olmayan ABD Başkanı Donald Trump bu fiyatları duysa ne düşünürdü acaba? Kendisi de otelci olan Trump, “kazık atmaya alışkınım, kazık yemeye alışkın değilim” der mi?
Her hâl ve kârda yabancı diplomatlar isyanlarda. Geçen sene zirveye ev sahipliği yapan Hollanda’nın Lahey kentinde gecelik fiyat 400 Euro imiş. “
Türkiye’nin rejim sorunu-Fikret Bila (T24)
“Anayasa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni; “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” olarak tanımlar.
Bu tanım aynı zamanda Türkiye’deki siyasi rejimi de tarif eder.
Türkiye demokrasiyle yönetilir.
Devlet laiktir.
Sosyal hukuk devletidir.
Hukukun üstünlüğü ilkesine dayanır.
Türkiye’nin laik, hukukun üstünlüğüne dayalı bir devlet olması demokrasinin de güvencesini oluşturur.
Demokrasilerde halk, ülkenin hangi siyasi parti veya partiler tarafından yönetileceğine seçimlerde karar verir.
Demokratik sistem iktidarın denetimini de sağlar.
Bu denetimi işleten güçler ayrılığı ilkesidir.
Demokratik sistemde yasama, yürütme, yargı güçleri birbirinden bağımsızdır.
Parlamento, yürütme erkini yasama organı olarak denetler.
Yürütme erkinin işlemleri yargı denetimine tabidir.
Ayrıca demokrasilerde basın da halk adına yürütme erkini denetleyen bir işleve sahiptir.
İktidarın ülke kaynaklarını nasıl kullandığı da muhalefet partileri, bağımsız denetim organları ve basın tarafından denetlenir.
Anayasanın belirlediği bu rejimin AK Parti iktidarı döneminde fiilen değiştirildiği, özellikle cumhurbaşkanlığı-hükümet sistemine geçildikten sonra bu değişimin hızlandığı gözleniyor.
Cumhurbaşkanlığı-hükümet sisteminde yürütme erkinin tüm yetkileri cumhurbaşkanında toplandı.
İktidarın Meclis’teki çoğunluğu yasama denetimini etkisiz hale getirdi.
Muhalefetin verdiği araştırma önergeleri iktidar çoğunluğu tarafından reddediliyor.
Yargı siyasallaştırıldığı, bağımsız denetim organları etkisizleştirildiği için iktidarın idari ve yargısal denetimi de bağımsızlığını ve etkinliğini yitirmiş durumda.”
İran LEGO’ları ve propaganda-Can Ertuna (BirGün)
“3 Ocak 1946’da Londra’daki Wandsworth Hapisanesi’nde William Joyce adlı bir kişi vatana ihanet suçlamasıyla idam edildi. İngilizler onu kendi ismiyle değil “Lord Haw Haw” olarak tanıyorlardı. “Lord Haw Haw” takma adı, aristokrasinin ukala kahkahasını taklit eden “haw haw” sesinden türetilmiş, kibirli bir İngiliz izlenimi veren alaycı bir lakaptı.
İngiliz faşist hareketine mensup Joyce, 2. Dünya Savaşı’nın başında Nazi Almanya’sına gitmiş, orada İngiltere’ye yönelik Alman propagandasının sesi olmuştu. Aristokratlara özgü ancak alaycı bir üslupla Birleşik Krallık politikalarını eleştiriyor, savaşı Almanya’nın kazandığını anlatıyordu.
Gelişmeleri radyodan takip edenler BBC bültenleri, org resitalleri gibi sıkıcı içeriklerin yanında Almanya’dan seslenen bu eğlenceli propagandistin yayınlarına büyük ilgi göstermişti. Program en popüler zamanında 6 milyon dinleyiciye ulaşmıştı. Joyce’un her gün başlarına Alman bomba ve roketleri yağan İngilizleri ne kadar ikna edebildiği meçhuldü ancak bilinen bir şey vardı; eğlenceli içerik tüketiliyordu.
Geçen yıl Farsça “patlayıcı haber” adında bir YouTube kanalı kuruldu. Başlarda içerikler pek kimsenin ilgisini çekmedi. Ta ki bu yıl şubat ayında ABD ile İsrail İran’a saldırana kadar… Bir anda sosyal medyayı buradan yayılan yapay zekâ ile üretilmiş LEGO evreninde geçen videolar sardı.
Dünya liderleri, füzeler, insansız hava araçları, uçak gemileri, askerler, siviller, kısaca savaşa dair her şey tek bir güncel görüntü kullanılmadan LEGO görünümüyle anlatılıyordu. Böylece sosyal medya platformlarının şiddet görüntülerine yönelik filtrelerini de aşabilmişlerdi. Kısa, iki dakikalık müzikli videolarda savaşta yaşananlar, ateşkes görüşmeleri, liderlerin açıklamaları bir “LEGO bülteni” gibi hızla üretilip sosyal medyada dolaşıma sokuluyordu; elbette İran’ın perspektifinden.
Bir yandan dünyanın dört bir yanındaki İran elçiliklerinin sosyal medya hesaplarından alaycı paylaşımlar, diğer yandan bu yapay zekâ üretimi videolar; tema hep aynıydı: Trump, İsrail Başbakanı Netanyahu tarafından manipüle edilerek kazanamayacağı bir savaşa girişmişti.
En çok ses getiren videolardan birinin başlığı “L.O.S.E.R” (kaybeden). İngilizce rap tarzı klipte başrolde LEGO Trump karakteri vardı. Epstein dosyalarıyla köşeye sıkışan ve Netanyahu’nun iplerini elinde tuttuğu bir kukla olarak betimlenen Trump’a şarkıda şöyle sesleniliyordu: “Kendi askerlerini bir yalan uğruna feda ettin…Burası bir mezbaha, göremediğin bir tuzak. Kibrinin mezarlığına hoş geldin”.
Zaman zaman milyonlarca dolarlık yapımlar üzerinden Hollywood’un dahi devreye sokulduğu dev bir propaganda silahına sahip ABD’de medya bu videoların “başarısından” bahseder olmuştu. İnternet hızlı ve yaygın erişim, yapay zekâ düşük maliyetli üretim olanağı sunuyordu. Asimetri dijital alanın olanaklarıyla dengelenebiliyordu.”
Merkez faiz artırmasa da olur mu?-Erkin Işık (Dünya)
“Mart ayı başında ABD-İran savaşının başlamasıyla TCMB hızlı bir tepki vermiş ve politika faizini değiştirmese de TL likidite koşullarını sıkılaştırarak bankalararası piyasada faizi 3 puan artışla %40’a yükseltmişti.
Sonrasında 12 Mart tarihli PPK toplantısı geldiğinde, savaşın ne kadar süreceği ve ekonomik etkilerinin ne olacağına ilişkin belirsizlik hâlen yüksekti. Bu nedenle TCMB, işlerin hızlı düzelebileceği ihtimalini dikkate alarak politika faizini %37 seviyesinde sabit tutmuş, buna karşılık TL likiditesini sıkı tutarak duruşunu korumuştur.
Geldiğimiz noktada, Hürmüz konusunda çok kısa vadede bir çözüm ihtimali zayıflamış görünüyor. Süreç uzadıkça ekonomi üzerindeki, özellikle de enflasyon üzerindeki etkiler daha belirgin hale geliyor.
Enerji fiyatlarındaki artış gibi maliyet şoklarının enflasyon üzerindeki kalıcılığı, büyük ölçüde merkez bankalarının kredibilitesine bağlıdır. Enflasyonla mücadelede güçlü bir geçmişe sahip merkez bankaları bu tür dönemleri daha sınırlı politika tepkileriyle yönetebilir. Ancak enflasyon beklentileri bozuluyorsa, maliyet şoklarının enflasyon üzerindeki etkisi daha kalıcı hale gelir. ABD buna örnek olarak gösterilebilir.
Mart ayında ABD’de TÜFE enflasyonu %2.4’ten %3.4’e yükselmiştir. Atlanta Fed’in TÜFE anlık tahminine (Nowcast) göre Nisan ayında da %3.6 seviyesine çıkması beklenmektedir. Buna rağmen enflasyon beklentilerinde belirgin bir bozulma gözlenmemektedir. Piyasada yaygın olarak takip edilen 5 yıl sonrası için 5 yıllık enflasyon swap oranı Şubat sonunda %2.1 seviyesindeyken, son durumda %2.2 ile sınırlı bir artış göstermiştir.
Türkiye’de ise TCMB’nin piyasa katılımcıları anketi Cuma günü açıklanacak. Mart anketinde 2026 yıl sonu enflasyon beklentisi %25.4 ile önceki aya göre 1.3 puan artmıştı. Önceki yazılarımda belirttiğim gibi, biz de geçen ay enflasyon tahminimizi sınırlı bir revizyonla %25.5’e yükseltmiş, bu ay ise daha belirgin bir güncellemeyle tahminimizi %28.5’e çıkarmıştık. Bunun temel nedeni, İran savaşının daha uzun süreceğine ve petrol fiyatlarının daha uzun süre yüksek kalacağına yönelik beklentimizdir. Muhtemelen TCMB anketinde de bu ay benzer şekilde, daha belirgin bir bozulma gözlenecektir.
Enflasyon beklentilerindeki bozulma, maliyet şoklarının fiyatlara daha kolay yansıtılabildiğini göstermektedir. Bu durumda enflasyonda kalıcı bir bozulmayı önlemek için para politikasının sıkılaştırılması gerekmektedir.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
