Yeter artık!-Murat Ağırel (Cumhuriyet)
“Gazeteciliğin ne kadar önemli bir meslek olduğunu bir türlü anlayamıyoruz.
Bu meslek, iktidarların hoşuna gidenleri değil, toplumun bilmesi gerekenleri ortaya çıkarmak üzerine kurulu.
Tam da bu nedenle gazeteciler çoğu zaman baskıyla, soruşturmalarla ve yargı süreçleriyle karşı karşıya kalır. İktidarlar, her söylediklerini denetim altına almak ister.
Son olarak gazeteciler İsmail Arı ve Alican Uludağ’ın tutuklanması, bu baskı ikliminin yeni bir örneği olarak karşımıza çıkıyor.
Her iki gazetecinin de özellikle yargı, güvenlik bürokrasisi ve kamu yönetimine dair haberleriyle bilindiği unutulmamalı.
Tutuklanma gerekçelerini yazmakla vakit kaybetmek istemiyorum.
Bu suçlamaların nasıl temellendirildiği, hangi somut delillere dayandığı ve gerçekten kamu yararıyla nasıl bir çatışma içinde olduğu ise ayrı bir tartışma konusu.
Çünkü gazetecilik faaliyeti ile suç isnadı arasındaki çizgi, özellikle bu tür dosyalarda giderek daha muğlak hale geliyor.
Oysa burada asıl sorulması gereken soru belli:
Var olan sorunları anlatan, açıklayan, onları bulan gazeteciler mi suçlu yoksa bu sorunları yaratanlar mı?
Eğer bir ülkede gazeteciler yazdıkları haberler nedeniyle özgürlüklerinden mahrum bırakılıyorsa o ülkede sorun yalnızca gazetecilerle sınırlı kalmaz; sorun, bilginin dolaşımına yönelik sistematik bir müdahale halini alır.
Yani sansür!
Gazetecinin görevi, devletin saklamak istediğini açığa çıkarmak değildir; toplumun bilme hakkını gözetmektir. Ancak pratikte bu iki alan sık sık kesişir. Kamu yararı taşıyan bir bilginin yayımlanması, iktidarı ve ona bağlı olan bürokratları rahatsız edebilir.
Bu rahatsızlık, hukuki bir yaptırıma dönüşmemeli. Aksi halde gazetecilik, eleştirel niteliğini kaybeder ve iktidarın onayladığı sınırlar içinde hareket eden bir faaliyete indirgenir. Yani ortada gazetecilik diye bir şey kalmaz.”
Gazeteci düşmanlığı nereye kadar?-Deniz Zeyrek (Nefes)
“Bir gazeteci daha tutuklandı.
İsmail Arı’nın, dezenformasyonla mücadele yasası adıyla yapılan düzenlemeye (TCK 217/A) dayanarak tutuklandığı bilgisi paylaşıldı.
Bunları defalarca yazdım.
Sıkıldıysanız kusura bakmayın ama bıkmadan usanmadan tekrar tekrar yazıp hatırlatacağım.
TCK’nın 217/A maddesine göre bu suçun gerçekleşmesi için aranan şartlar şöyle:
1- Eylemin amacı “Halk arasında endişe korku ve panik yaratmak” olmalı.
2- Eylem, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığıyla ilgili olmalı.
3- Birinci maddedeki amaçla, ikinci maddede belirtilen konularla ilgili gerçeğe aykırı bilgiyi yaymak.
Birine TCK 217/A maddesi kapsamında ceza vermek için bu üç maddenin de aynı anda ve eksiksiz gerçekleşmesi gerekiyor.
Üstelik, 218. maddede de gazetecilik faaliyeti kapsamında yapılan yorum ve haberlerin 217/A maddesinin kapsamı dışında olduğu özellikle vurgulanıyor.
Gazeteci Alican Uludağ’a da bu madde işletilmişti.
Şimdi İsmail Arı’ya da bu madde işletiliyor.
Daha önce tutuklanan, gözaltına alınan gazetecilere de bu madde işletiliyordu.
Ben denizin de bu madde kapsamında açılmış soruşturmaları var.
Bu madde TBMM’de görüşülürken biz “sansür düzenlemesi” diye karşı çıkıyorduk ve bu maddenin gazetecileri susturmak için kullanılacağı uyarısı yapıyorduk.
Hüseyin Yayman, Efkan Ala, Ömer Çelik, Abdullah Güler, Hayati Yazıcı ve Özlem Zengin gibi AK Parti’nin anlı şanlı demokratları ise bize “Merak etmeyin, maddede sayılan tüm unsurların aynı anda gerçekleşmesi gerekiyor. Üstelik gazetecilik faaliyeti kapsam dışı” diyerek yanıt veriyordu.
Tam tahmin ettiğimiz gibi oldu.
Biz haklı çıktık.
Bu kanunu cansiperane bir şekilde savunan AK Partili demokratlar, sohbetlerinde gizli gizi bu gözaltı ve tutukluluk kararlarının yanlış olduğunu söylüyorlar. Ancak kamuoyu karşısında sus pus oluyorlar.”
Bu iddia ortada mı kalacak?-Mehmet Y. Yılmaz (T24)
“CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Adalet Bakanı Akın Gürlek’e ait olduğu iddia ettiği bir dizi tapu bilgisini paylaştı.
Adalet Bakanı Gürlek ise iddiaların hayal mahsulü olduğunu açıkladı.
CHP Genel Başkanı’nın açıklamalarının “herhangi bir delile dayanmayan, kamuoyunu yanıltmaya yönelik açık bir algı operasyonu” olduğunu söyledi.
“Başta manevi tazminat olmak üzere gerekli yasal süreçleri derhal başlatıyorum” dedi.
Özel, bu açıklamayı yapalı bir hafta oldu.
Gürlek’in sözünü ettiği “derhal başlatılan yasal süreçlerin” neler olduğu ile ilgili bir bilgi edinemedim.
Sanırım şikâyet dilekçesinin yazılması filan Bakan’ın onca işinin arasında biraz zaman alıyor. Oysa bakanlıkta o kadar yardımcısı var, birisinden bu işi yapmasını rica edebilirdi.
Tabii bu Gürlek’in bileceği bir iş, şikâyetini ne zaman ve hangi çerçeve içinde yapacağına kendisi karar verir; bizlere bir şey söylemek düşmez.
Ancak Gürlek’in yaşından daha uzun süredir bu meslekte olan bir gazeteci olarak şunu söylemeliyim ki bu derecede güçlü iddialar karşısında, ne zaman sonuçlanacağı belli olmayan bir tazminat davası açmak yeterli bir yanıt değildir.
Bizim memlekette bir tazminat davasının sonuçlanma süresi üç yılı bulabiliyor.
Bakan’ın torpiliyle ilk derece yargısı, istinaf ve Yargıtay süreçleri çok hızlandırılsa bile diyelim ki iki yıl.
Böyle ağır bir iddia iki yıl süreyle ortada mı kalacak?
Bakan’a bu konuyu yeniden düşünmesini öneririm.
Öte yandan biliyorsunuz Türkiye “soruşturma cenneti” sayılabilir.
Adalet İstatistikleri gösteriyor ki geçen yıl cennet vatanımızda açılan soruşturma sayısı 5 milyon 845 bin 275.
Ortalama bir gazete okuyucusu her gün en az beş tane “bilmem kim hakkında soruşturma başlatıldı” haberi okuyordur, fazlası var eksiği yok.
Bakan Bey savcılara güzel bir pas da atmış zaten: İddiaların “kamuoyunu yanıltmaya yönelik açık bir algı operasyonu” olduğunu söylüyor.
Son zamanlarda savcılarımızın çok sevdiği, muhalif cezalandırmak için tadından yenmez bir suçlama türü var: Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak!
Meslektaşımız İsmail Arı’yı bu gerekçeyle daha yeni tutukladılar. Cumhurbaşkanına hakaret suçundan tutuklanan Alican Uludağ’ın gözaltı gerekçelerinden biri de bu suçlamaydı. Sadece haber yazdıkları için bu suçlamayla karşı karşıya kaldılar.”
İran savaşı ve Büyükanıt’ın sözleri-Uğur Ergan (halktv.com.tr)
“AKP’nin hoşlanmadığı “Eski Türkiye”de, başkentte yabancı ülke büyükelçiliklerinin resepsiyonları özellikle diplomasi muhabirlerinin kaçırmamaları gereken etkinlikler arasındaydı.
Ya Milli Gün, ya da Silahlı Kuvvetler Günü kutlamaları için verilirdi resepsiyonlar. Ankara’ya gelmiş bakan veya üst düzey bir yetkili için de, dar kapsamlı katılımın olduğu özel davetler de önemliydi elbette.
Resepsiyona katılan siyasilerden, Türk veya yabancı diplomatlardan, askerlerden alınan bilgilerle, gecenin geç vakti gazetelerin manşetlerinin yıkıldığı zamanlardı.
Mesleğe yeni başlayan genç meslektaşların şimdi hayal bile edemeyeceği bu ortam, Abdullah Gül’ün Başbakan, Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı olduğu AKP’li dönemde de sürdü.
Ancak Gül’ün “Erdoğan’ın AKP’si” üzerindeki etkisi iyice azaldığı için, Cumhurbaşkanlığı’nın son 1-2 yılını ise bu dönemin dışında tutmak daha doğru bir yaklaşım olur.
ABD için İran savaşında işler istenilen düzeyde gitmeyince, yukarıda kısaca özetlediğim o dönemde Genelkurmay İkinci Başkanı olduğu zaman merhum Yaşar Büyükanıt’la bir resepsiyonda yaptığımız sohbeti hatırladım.
2003’ün ilkbaharı.
ABD ile yaşanan “1 Mart tezkere krizi” sadece Türkiye’nin değil dünyanın da gündeminde. Irak’ın işgaline destek verilmesi talebiyle ABD’den Ankara’ya gelenin, gidenin haddi hesabı yok.
Kim gelirse, gazeteci ordusu Esenboğa’da karşılıyor, konvoy halinde peşine takılınıyor, başkentten ayrılana kadar yakın takip. Aynı gün bir resepsiyon varsa, onu da kaçırmamak gerekiyor.
Kimi zaman öyle sıkışıklık yaşanıyor ki, gazeteciler kendi aralarında paslaşmak zorunda kalıyor. Paslaşma olsa bile, mesleğin özünde rekabet ve atlatma haber yapmak olduğu için (şimdiki medyaya çok uzak bir kavram) herkes birbirini kolluyor.
ABD’nin Irak’ı işgal ettiği 19 Mart 2003’ten sonraki bir tarihte, hangi ülkeye ait olduğunu hatırlamadığım resepsiyonda, Büyükanıt’ı görür görmez yanına yanaştım.
Ağzından laf alabilmek için her zaman olduğu gibi hastası olduğu Fenerbahçe üzerinden muhabbete başladım. Sağ eli üzerinde kabuk tutmuş yara izini görünce, “Geçmiş olsun efendim. Hayırdır?” diye sonuca, “Bizim evdeki kerata (köpek) ısırdı. Önemli bir şey değil, geçti” deyince, o zamanın Hürriyet’inde yayınlanan siyasi magazin ağırlıklı “Cinnah Fısıltıları” köşesi için ilk haberi kapmış oldum.
Söz ABD’nin Irak’ı işgaline geldi. Büyükanıt’ın o gün için söyledikleri, bugün yapılmak istenenden hiç farklı değil. Yazılmamak şartıyla anlattığı için sert sözler de kullanmıştı:
“Gerçekten hadsizler. Her şeyi kendi hakları görüyorlar. İmkanlarımız da kısıtlı olduğu için, biz bir şey yapmadan önce oturur, 40 kere düşünürüz. Artıları, eksileri nelerdir, hesaplarız. Atacağımız bir adım sonrası neyle karşılaşabiliriz, değişik senaryolar üzerinde çalışırız. ABD’nin anlayışı ise şu: Silah bende, güç bende, teknoloji bende, para bende. Girer istediğimi yaparım. Sonrada parayı ortaya koyar istediğim şekilde her şeyi kendime göre düzenlerim. Belki onlarca kez muhataplarımıza söyledik, bu işler öyle olmaz diye. Ama adamlar züccaciye dükkanına girmiş fil gibiler. Hele Ortadoğu coğrafyasında toplumsal yapı, kültür ve dini olgular konularında tam anlamıyla zır cahiller. Bak gör, işler istedikleri gibi gitmesin, hemen yanlarına suç ortağı aramaya başlarlar.”
Artan mazot ve gübre fiyatıyla çiftçi nasıl üretecek?-Ali Ekber Yıldırım (ekonomim.com)
“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a saldırısı ile başlayan savaş, öyle görünüyor ki devam edecek. Daha çok insan yaşamını yitirecek. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta Barış, Dünyada Barış” şiarının ne kadar önemli olduğu bir kez daha görülüyor.
Savaş nedeniyle artan petrol, enerji, gübre fiyatları dünyanın hemen her yerinde yaşamı olumsuz etkiliyor. Tarımsal üretim ciddi risk altında. Gıda fiyatlarının artması, önümüzdeki günlerde daha da artacak olması nedeniyle yeni bir gıda krizi gündemde.
Tarımsal üretim açısından bakıldığında, bitkisel üretimin en önemli iki temel girdisi olan gübre ve mazot fiyatındaki artış çiftçileri endişelendiriyor. Sadece Türkiye’de değil, Avrupa’da, Amerika Birleşik Devletleri’nde ve diğer birçok ülkedeki çiftçiler, artan fiyatlara karşı önlem alınmasını istiyor.
Türkiye’de de savaşın etkisi ile gübre ve mazot fiyatı hemen her gün artmaya devam ediyor. Çiftçiler de haklı olarak soruyor; “artan bu fiyatlarla nasıl üretim yapacağız? Mazotun litresini yeni zamlarla 75- 80 liradan, gübrenin tonunu 35-40 bin liradan alarak nasıl üretimi sürdüreceğiz? Üretilen ürün kaç liradan satılacak ki çiftçi para kazansın?”
Mazot ve gübre fiyatı artık günlük değişiyor. Bütün bu zamların gıda fiyatlarına ve dolayısıyla herkesin sofrasına yansıması kaçınılmaz olacak.
Tarım ve Orman Bakanlığı Tarım Reformu Genel Müdürlüğü “Tarımsal Gübre İstatistikleri – 2025 Bülteni” ne göre, Türkiye’nin 2025 yılı fiziki gübre üretimi 2024 yılına göre yüzde 3 oranında azalarak 4 milyon 572 bin 585 ton oldu. Kalsiyum Amonyum Nitrat(% 26N) gübresi 1 milyon 689 bin 963 ton ile en çok üretilen gübre.
Aynı dönemde, fiziki gübre tüketimi ise 2024 yılına göre yüzde 6 oranında azalarak 6 milyon 546 bin 693 ton olarak gerçekleşti. En çok tüketilen gübre 1 milyon 853 bin 817 ton ile üre gübresi oldu.
Türkiye gübre hammaddeleri bakımından yüzde 90’ın üzerinde dışa bağımlı. Savaş öncesinde yıllık ortalama 1 milyar dolar gübre ve hammaddelerine ödeniyordu. Savaşla birlikte bunun katlanarak artması bekleniyor. Türkiye’nin en fazla ithalat yaptığı ülkeler; Umman, Mısır ve Rusya.
Üre fiyatları savaş öncesinde ton başına 430-490 dolar seviyesindeyken savaş ile birlikte 700 doların üzerine çıktı. Türkiye’de en çok kullanılan üre gübresinin ton fiyatı son 1 ayda 21-25 bin liradan 34-35 bin liraya kadar çıktı.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
