Türkiye’den neden bir Joe Kent çıkamaz?-Cansu Çamlıbel (T24)
“Çok geriye gitmeden, sadece geçtiğimiz hafta içinde maruz kaldığınız mühim ulusal ve uluslararası haberlerin süjesi konumunda dört insan seçtim sizlere. İkisinin bir miktar birbirlerine benzeyen yönleri var ancak diğer ikisine değen bir yanlarını bulmak mümkün değil. Diğer ikisinin de zaten tek ortak noktaları aynı ülkenin yurttaşı olmaları, yoksa ne kafa yapısı ne iş yapma biçimi olarak uzaktan yakından alakaları yok. Dördünü birlikte tek bir kategoriymişcesine ele almaya çalışmak aslında hiç kolay değil. Tek ortak noktaları şu anda ya da daha önce ‘bürokrat’ olmaları ve hayatlarının bir döneminde bir liderin şahsi yönetim egzersizleri karşısında sınav vermiş ya da veriyor olmaları.
Joe Kent
Tulsi Gabbard
Hakan Atilla
Akın Gürlek
Bu isimlerin eylemlerini, aldıkları talimatlar karşısında verdikleri ya da vermedikleri tepkileri neden aynı yazıda ele almayı gerekli gördüğümü ilerleyen satırlarda izah edeceğim. Fakat önce bu kişilerin neden geçen hafta manşet olduklarını hatırlatmak isterim.
ABD’deki Ulusal İstihbarat Direktörlüğü (DNI – Office of the Director of National Intelligence), CIA, FBI, NSA dahil 18 Amerikan istihbarat kuruluşunun çatı yönetimidir. 11 Eylül saldırıları sonrasında 2004’te kurulan DNI, kurumlar arası koordinasyonu sağlar, istihbarat bütçesini yönetir ve toplanan istihbaratın toplamını süzerek görevdeki ABD Başkanı’na raporlama yapar. Donald Trump, ikinci başkanlık döneminin başında biraz da sürpriz bir biçimde DNI Direktörü olarak eski Demokrat taze Cumhuriyetçi Tulsi Gabbard’ı atamıştı. Muhtemeldir ki Trump için Demokrat Parti’den Kongre üyeliği yapmış birisini transfer ederek muhazafazakar sağcı MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yapma) ajandasının poster yüzlerinden biri haline getirebiliyor olmak yeterli bir gerekçeydi. O noktada henüz Trump da Gabbard gibi ABD’nin diğer ülkelere rejim değişikliği motivasyonuyla askeri müdahalede bulunmasını kategorik olarak reddediyordu.
Trump tarafından Ulusal İstihbarat Direktörlüğü (DNI) bünyesindeki en kritik dairelerden biri olan Ulusal Terörle Mücadele Birimi (NCTC) direktörlüğüne atanan Joe Kent de Gabbard gibi asker kökenliydi. O da Gabbard gibi müesses nizam ile kavgaya girmiş ve Demokratlardan uzaklaşmıştı. Joe Kent’in ideolojik evriminin başlangıcı ise 2003’teki Irak işgaliydi. Tam da bu yüzden sadece Demokrat Parti elitlerini değil Saddam’ı kimyasal silah yalanıyla deviren Cumhuriyetçi neoconları da ağır dille eleştirdiği biliniyordu.
Tulsi Gabbard da Joe Kent de, göreve başladıkları geçen seneden beri tam sayısını bilemeyiz ama muhtemeldir ki yüzlerce istihbarat raporuna imza attılar. Trump’ın bu raporların ne kadarını bizzat okuduğu bir tarafa, kendisinden önceki neredeyse tüm Amerikan başkanlarının karar süreçlerinde merkezi bir rol biçtiği günlük brifingleri (PDB) savuşturup almadığı biliniyor. Geçen sene Politico’nun geçtiği habere göre Trump göreve başladığı 20 Ocak ile 10 Mayıs 2025 arasında sadece 12 brifing almıştı. Yani Haziran 2025’te İsrail’in İran’a karşı başlattığı On İki Gün Savaşı’na doğru gidilirken durum buydu. Genel aymazlığına rağmen Trump, o dönemde Netanyahu’yu ateşkese ikna etmeyi başararak ABD’nin alışılageldik ‘hegemon’ rolüne halel getirmemişti.
Bugün ise artık Trump’ın Netanyahu ve bir grup evanjelist tarafından kolaylıkla manipüle edildiğinin su yüzüne çıktığı o berbat noktadayız. İçinden nasıl çıkacağını bilemediği savaşın dinamiklerine kafasının basmıyor olmasından daha fenası kendi atadığı güvenlik bürokrasisinin analiz ve uyarılarını yok sayması. Nitekim Gabbard ve Kent geçen hafta, Trump’ın dünyayı kaosa sürükleyen savaş kararını ABD’nin kendi kurumlarından gelen istihbarat doğrultusunda almadığını farklı biçimlerde açıklamış oldular.
Bunu yaparken biri Trump’a açıktan cephe açmayı göze aldı, diğeri ise kıvırdı.”
Kâğıttan kaplan-Mehmet Ali Güller (Cumhuriyet)
“Kâğıttan kaplan benzetmesi, Çin devriminin lideri Mao Zedong’un emperyalist ABD için kullanmasıyla bir siyasi kavrama dönüştü ve Çin’den dünyaya yayıldı.
Kavram, Mao’nun kâğıttan kaplan dediği emperyalist ABD’nin başkanı Donald Trump tarafından bu kez NATO için kullanıldı ve “ABD olmadan NATO kâğıttan kaplandır” dedi.
Böylece yedi yıl arayla NATO, üyesi iki nükleer güç tarafından “zayıflığıyla” tanımlanmış oldu: Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 2019’da “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” demişti, 2026’da ABD Başkanı Donald Trump “ABD olmadan NATO kâğıttan kaplandır” dedi.
Mesele şu ki Trump’ın “ABD olmadan” vurgusu, NATO’nun ABD varsa kaplan olduğu anlamına gelmiyor.
NATO hâlâ ve esas olarak ABD’dir ve NATO’nun kâğıttan kaplana dönüşmesi, ABD’nin kâğıttan kaplana dönüşmesinin sonucudur. Yani NATO “ABD olmadığında” değil, ABD zayıfladığı için kâğıttan kaplandır.
Dolayısıyla Mao bir kez daha haklı çıkmıştır: Emperyalist ABD kâğıttan kaplandır.
ABD zayıfladığı için NATO zayıflamıştır. ABD zayıfladığı için NATO üyeleri ABD’nin yardım çağrılarına sessizdir. ABD güçlü olsaydı, ABD’nin “en yanında” olabilmek için birbiriyle yarışacaktı bu ülkeler.
ABD gücünün zirvesinde Afganistan ve Irak’a saldırırken geniş koalisyon kurabilmişti örneğin. Bugünse İran karşısında İsrail ile baş başa kalmış durumda. Yanına müttefik alabilmek için bir yandan diplomasiye başvuruyor bir yandan da provokasyona!
Kütle çekim kanunudur; gücün kadar müttefik toplarsın. Gücün varsa örneğin, Ankara’daki iktidar Irak’ta olduğu gibi “Bir koyup üç alacağız” diyerek yanında savaşa girmek ister. Ama gücün zayıflamışsa, Ankara’daki iktidar İran’da “kontrollü dengeciliği” seçer. (ABD’nin İran’a diş geçirmeye başladığı görülürse bugün çağrılara sessiz kalan müttefiklerinin çoğu ABD’nin yanındayız diye sıralanır, o ayrı elbette.)”
AKP’de muhasebe dönemi!-Nuray Babacan (Nefes)
“İktidar partisini izleyenler bilir, ne zaman anketlerde kötü sonuçlar çıkmaya başlar, seçim takvimi görünür olur, ‘muhasebe ve öz eleştiri’ sözleri duyulmaya başlar. İşte AKP’de bir kez daha böyle bir süreç başlatılıyor. Bu kez, çuvaldızı kendilerine batırmayı planlıyorlar. Çalışmaların ana konusunu ise ‘nerede yanlış yaptık’ oluşturacak.
Önemli olan böyle bir çalışma başlatmak değil, sonuçlarına uymak. Seçim yaklaşırken, söylenen sözlerin, seçimlerden sonra unutulduğunu birçok kez gören gazeteciler olarak, bu hikayenin Cumhurbaşkanının ‘Yeni Ömer’ler bulmalıyız’ sözlerinden bu yana defalarca tekrarlandığını biliyoruz.
Partinin son MYK toplantılarından birinde, ‘eksikler ve yanlışlar konusunda iktidar döneminin muhasebesinin yapılmasına yönelik sözler’ söylendiğini öğrendik. Hataların tekrarlanmaması, vatandaşın partiden uzaklaşma nedenlerinin saptanması planlanıyor.
Bir önceki toplantıda, ‘Lüks arabaların camından vatandaşa sabır dilemekten vazgeçmeliyiz’ sözlerinin etkisinden midir bilinmez, ‘yeni bir muhasebe dönemi’ başlatıldığı anlaşılıyor.
Anket sonuçlarının ortaya koyduğu gerçekler, artan eleştiriler ve tabandan gelen tepkiler nedeniyle ‘acil strateji geliştirme’ ihtiyacı doğmuş gibi.
‘Seçime 1,5-2 yıl kaldı’ diyen AKP’liler, genel merkez yönetiminin, oylarının düştüğü illerdeki sorunların saptanması, aday belirleme dahil, yerel örgüt yöneticilerine yönelik tepkilerin belirlenmesi gerektiğini anlatıyor.
Bu tipik tavrın geçmişte çok örneği var; 2019 yılında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, partisinin kongresi öncesinde, örgütler yenilenirken “Yeni Ömer’ler bulmalıyız’ diyerek Hz. Ömer’e atıf yapmış, o dönem ‘hakkında yolsuzluk ve şaibe’ olanların ayıklanacağı vaat edilmişti.
Erdoğan’ın o sözleri; “Hazreti Ömer’in anlayışına sahip kişilerin yönetime getirilmesinden söz ediyor. Adalet, dürüstlük, temizlik, iyi yönetici olma, yüksek sorumluluk duygusuna sahip biridir, Hazreti Ömer. Sadece Medine’de değil, binlerce kilometre ötede kurt, kuzuyu kapıyorsa onun sorumluluğunu üstlenen kişidir. Öyle kişiler bulalım anlamında mesajdır” şeklinde yorumlanmıştı.
Sonra Mart 2024’te yerel seçim yenilgisinin ardından partide yapılan ilk MYK toplantısında Erdoğan, bugünkü siyasetin tam tersi mesajlar vermişti;
“Seçim sonuçlarından elbette hepimiz üzgünüz. Ama önümüzde seçimlere kadar temiz bir dönem var. Bu dönemi iyi değerlendirmemiz lazım. Hayatta kaybetmek de var. Biz inanan insanlarız. Bunda da bir hayır vardır, diyeceğiz. Bundan sonraki süreçte kendimizi hesaba çekip, eksiğimizi fazlamızı tespit edeceğiz. Sandığa küsen vatandaşlarımızı iyi analiz edeceğiz. Her şerde bir hayır vardır. Bu süreci çok iyi yönetip, yine milletin gönlüne gireceğiz. Bir yandan da artık ekonomiye odaklanacağız. Birçok mağduriyet oluştu. Bu mağduriyetleri giderecek çalışmalarımız olacak…”
Halkı “aydınlatıcı” bilgiyi yayma suçu!-Faruk Bildirici (BirGün)
“Şimdi de BirGün gazetesinden İsmail Arı, “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasının hedefi oldu; ailesine bayram ziyareti için gittiği Tokat’ta gözaltına alındı.
İsmail Arı’nın, üç gün üst üste yayımlanan son haberleri, “Ayhan Bora Kaplan çetesi ve polise kurulan kumpas” dosyası hakkındaydı. MHP’li bir yöneticinin adının da dosyada geçtiğini ve çete liderinin avukatı Cengiz Haliç’in, liderin sağ kolu Serdar Sertçelik’e, telefonundan “Sabah gazetesi, Ayhan Bora Kaplan operasyonunu ‘darbe’ olarak nitelendiren haber yapacak” mesajı gönderdiğini de aktarıyordu.
Hakikaten de bu mesajdan bir gün sonra Sabah’ta “Ayhan Bora Kaplan suç örgütü ve darbe girişimi iddiası Türkiye’yi sarstı’ haberi çıkmıştı! Nedense, MHP’li bir ismin telefon yazışmalarında geçtiği “Ek İddianame”ye konulmuş ama Sabah’tan hiç söz edilmemişti!
İsmail Arı’nın yazdığı bu bilgiler, iktidar yanlılarını hayli kızdırmış olacak ki, gözaltına alındığı duyulduktan sonra gece boyu, bu operasyonu destekleyen, meşru göstermeye çalışan paylaşımlarda bulundular.
Onların yazıp çizdiklerine bakılırsa bu kadar da değil. İsmail Arı’nın, bir süre önce Zafer Arapkirli’nin BirGün TV’deki programında “Bilal Erdoğan’ın yönetiminde olduğu vakıflar ve kamu kaynaklarının bu vakıflara aktarılması” ile ilgili sözleri de birilerinin tepkisini çekmiş.
İsmail Arı, bunları aktarırken, kimi kızdırıp kızdırmayacağına aldırmadan gazeteciliğin gereğini yapıyordu. Ama sırf iyi gazetecilik yaptığı için uzun süredir, hatta belki deprem günlerinde Kızılay’ın çadır sattığı haberlerinden beri, birileri onu hedefe koymuştu. Davalar erişim engelleri eksik olmuyordu.
Görünürde, İsmail Arı’ya yöneltilen, “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlaması. Fakat biz gazeteciler biliyoruz ki, onun gözaltına alınmasının asıl nedeni halkı yanıltması değil, aydınlatması. Asıl suçlama bu, “halkı aydınlatıcı bilgiyi yayma suçu…”
Savaşın ekonomiye etkisine dair 3 senaryo-Naki Bakır (Dünya)
“ABD ve İsrail ile İran arasındaki savaşın 3 ay içinde bitmesi durumunda bile Türkiye ekonomisinde geçici dalgalanma; enflasyonda sınırlı artış, büyümede yavaşlama şeklinde bir etki oluşturması bekleniyor. Savaşın 12 aya uzaması durumunda, enflasyon ve cari açıkta belirgin artış, faiz indirim sürecinin durması ve ekonomide yavaşlama öngörülüyor.
Ortadoğu’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik birlikte başlattığı savaşın uzama ihtimali giderek artarken, ulusal ve küresel ekonomiye fiilen ve potansiyel olumsuz etkilerinin çapı da katlanarak büyüyor.
Savaşın uzaması özellikle Türkiye ekonomisi açısından çok katmanlı riskleri beraberinde getiriyor. Ulusal ve küresel ekonomiye olumsuz etkilerde en kritik unsur petrol fiyatları. Uzmanlara göre Türkiye ekonomisine etkileri yalnızca enerji fiyatlarıyla sınırlı kalmayacak; enflasyondan büyümeye, kurdan sektör dengelerine kadar geniş bir alanda hissedilecek. Uzun sürecek savaş ihtimalinde Türkiye ekonomisi için en büyük riskin ise “stagflasyon” olacağı ifade ediliyor.
Enerji maliyetindeki yükselişin, her koşulda Türkiye ekonomisi üzerinde zincirleme olumsuz etkilerde temel belirleyici olacağını belirten uzmanlar, Türkiye’nin enerji ithalatına yüksek bağımlılığı yüzünden, petrol fiyatındaki her artışın doğrudan cari açık ve enflasyon ürettiğine işaret ediyor. Ekonomik hesaplamalara göre petrol fiyatında her 10 dolarlık artış; cari açığı yaklaşık 2,5 milyar dolar büyütüyor, her yüzde 10’luk artış da enflasyonu 1 puan civarında artırıyor. Savaşın uzaması durumunda petrolün 120 dolar ve üzerine çıkmasının, Türkiye’de halen devam eden dezenflasyon sürecini tersine çevirebileceğine kesin gözüyle bakılıyor.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de savaşın uzaması durumunda bunun küresel ekonomi açısından ciddi bir enflasyon, finansal koşullarda sıkılaşma ve büyümede yavaşlama riskini beraberinde getireceğini açıkladı. Şimşek, bunun yanı sıra küresel enerji fiyatları ve tedarik zincirindeki kırılmaların uzun süren bir resesyon ve stagflasyon riski doğuracağını belirtti.
Uzmanlar, Türkiye ekonomisine olası etkileri konusunda savaşın süresine bağlı olarak üç temel senaryoya dikkat çekiyor. Bunlardan en iyimseri ise petrolün varil fiyatının yıl ortalamasında 90-100 dolar arasında kalacağına dayalı kısa süreli savaş (1–3 ay) senaryosu. Ancak bu senaryoda bile ekonomide geçici de olsa dalgalanma ve olumsuz etkiler bekleniyor.
Söz konusu senaryoda yıllık enflasyonda 1-2 puanla sınırlı artış beklenirken, büyüme üzerindeki etkinin eksi (-) 0,5 civarında olacağı öngörülüyor. Cari açıkta yaşanacak ilave 5-10 milyar dolarlık artışın ise yönetilebilir olduğu belirtiliyor. Kurlarda ise önce bir sıçrama yaşanacağı, sonra dengenin sağlanacağı bekleniyor. Faiz indirim sürecinin sekteye uğrayacağı ancak tamamen durmayacağı varsayılan bu senaryoyu benimseyenler “ekonomi yara alır, ancak yön değiştirmez” görüşünde.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
