O dizi ekibinin sicili-Barış Pehlivan (Cumhuriyet)
“Sizin Diyanet olarak yapmadığınızı biz yapıyoruz.”
Bu söz, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’e söylenmişti. Gerilimli telefon konuşmasının diğer ucunda Turkuvaz Medya Grubu’nu yöneten Serhat Albayrak vardı. Bir televizyon dizisi ATV ile Diyanet’i karşı karşıya getirmişti…
Günlerdir “Aynı Yağmur Altında” adlı dizideki “domuz eti” sahnesini tartışıyoruz. Hangi akıl, hangi amaç için böylesi bir senaryoya imza atabilir, bir anlam vermeye çalışıyoruz. Sahi, bu merak ettiğimiz soruların yanıtı biraz da geçmişte gizli olabilir mi?
ATV’deki diziyi yaratan isim Hasan Burak Kayacı adlı Bezmiâlem Tıp Fakültesi mezunu bir doktor. Senaryo ekibinde ise kendisiyle birlikte Kemal Çelik ve Hakan Kandal bulunuyor. Yani, aslında tartışılan bu sahneye dair sorumlular arasında bu üç ismi ilk sıralara yazabiliriz.
Peki, biz bu üçlüyü nereden tanıyoruz? Yine ATV’de yayınlanan ve yine “din” alanında tartışma yaratan bir başka diziden.
Bundan 12 yıl önceydi…
Serhat Albayrak yönetimindeki ATV’de “Kertenkele” adlı dizi yayınlanmaya başladı.
Dizi, “Kertenkele” lakaplı bir hırsızın maceralarını anlatıyordu. Senaryoya göre; hırsız hapishaneden bir imamın kıyafetlerini çalarak kaçıyordu. Ve daha sonra aynı hırsız camisine imam bekleyen bir cemaatle karşılaşıyor, din bilgisi olmamasına rağmen bir anda o caminin imamı haline geliyordu. Üçkâğıtçı profil bir anda popüler bir imam haline gelmişti.
İşte bu öykü dönemin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’i çok öfkelendirmişti.
Kulislerde konuşulur durur:
O günlerde, Mehmet Görmez rahatsızlığını önce direkt Serhat Albayrak’a iletmek istedi. Telefon açtı, ATV’deki diziyi kastederek “Bu büyük yanlışı düzeltin” dedi. Ancak yanıt, beklemediği gibi sertti. İddia odur ki Albayrak Görmez’e “Sizin Diyanet olarak yapmadığınızı biz Turkuvaz Medya olarak yapıyoruz” diye karşılık verdi.
Görmez ise dekolteli kadınların fotoğraflarının basılmasını kastederek “Sizin gazeteleriniz eve alınmaz” dedi. Telefon karşılıklı suçlamalarla kapandı ama tartışma bitmedi.
Diyanet İşleri Başkanlığı zehir zemberek bir açıklama yayımladı:
“İmamın sosyal dünyasındaki yeri ve rolü hakkında gerçekliği tahrif ederek ortaya konan bu tipleme karşısında, başta kanal yöneticileri olmak üzere ilgili makamların gerekli duyarlılığı göstereceğinden kuşkumuz yoktur. Geçmişte yaşanan acı hatıralar hâlâ hafızalardayken dini değerlere saygıda bir seviye kazanan yayın hayatımızın tekrar bu seviyenin altına inmesini, en hafif ifadeyle dikkatsizlik ve özensizlik olarak değerlendirmek istiyoruz. Bu açıklamamız sonrasında bu tür senaryolarda İslamın temel esaslarını, Hz. peygamberin ve toplumsal saygınlığı olan şahsiyetlerin değerini aşındırıcı tarzda konu edinilmemesi noktasında bir bilincin oluşması temennimizdir.”
TBMM’den gündem manzaraları-Deniz Zeyrek (Nefes)
“TBMM koridorları dün hayli hareketliydi.
MHP lideri Devlet Bahçeli bu hareketliliği başlatan isim oldu.
Grup konuşmasında PKK kurucusu Abdullah Öcalan’ın Terörsüz Türkiye süreciyle ilgili yaptıklarının sürecin ilerlemesinde büyük payı olduğunu anımsatarak ilginç bir çağrı yaptı.
Aynen aktarıyorum:
“O halde bundan sonrası da planlanan atılımların yapılacak düzenlemelerin gerçekleşmesi için PKK’nın kurucu önderliğinin statü sorunu nasıl ele alınacaktır? Böyle bir sorun varsa, ki bize göre vardır, bunun çözümü nasıl olacaktır? Terörsüz Türkiye’ye hizmet eden İmralı’nın statü açığı nasıl kapatılacaktır? Samimiyetle bu tartışma yapılmalı.”
Bahçeli bu konuşmasından kısa bir süre sonra makamında TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’la görüştü.
Bahçeli, Kurtulmuş’la konuşurken biz de MHP Grup Başkanvekili Erkan Akçay’ın odasının kapısında MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız’la sohbet ediyorduk.
Gazeteciler Yıldız’a ısrarla “Statü mesajı ne anlama geliyor ve muhatabı kim” sorusunu yöneltiyordu.
Yıldız, mesajın DEM Parti’ye yönelik olduğunu altını çizerek söyledi. Ne anlama geldiği konusunda da ısrarlı sorulara Bahçeli’nin sözleriyle yanıt verdi:
“Bunu tartışmalıyız…”
Bizim sohbetimiz devam ederken Bahçeli, Kurtulmuş’u yolcu etmek için kapıya çıktı. Kurtulmuş ayrıldıktan sonra Bahçeli odasına dönerken Gazeteci Murat Yetkin kendisine Öcalan’ın statüsüyle ilgili sözlerini sordu. Ancak Bahçeli yanıt vermedi.
Biz Terörsüz Türkiye sürecinin üç ayağından biri olan DEM Parti’nin grup toplantısının olduğu alana geçtik.
Gazeteciler DEM Parti Eş Başkanı Tülay Hatimoğulları’na ısrarla Bahçeli’nin statü açıklamasını soruyordu.
Murat Yetkin “Başmüzakerecilik mi öngörüyorsunuz” diye sorunca Hatimoğulları da “Evet” yanıtını verdi.
Bu arada Devlet Bahçeli TBMM Grup toplantısında Kayyum meselesine de girmiş ve şöyle demişti:
“Kayyum meselesi herhangi bir kaygı ve çekinceye kapılmadan demokrasi sınırları dahilinde tekrar değerlendirilmeli. İki Ahmet’in makamlarına oturması da sağlanmalıdır. Biz yeryüzüne Ankara’dan bakmak zorundayız.”
Bahçeli’nin bu konuşmasından yarım saat sonra yapılan DEM Grubu’nun onur konuğu da yerine kayyum atanan ve Bahçeli’nin “iki Ahmet” dediği Ahmetlerden biri olan Ahmet Türk’tü.”
Gazetecilik hapse atılamaz!-Çiğdem Toker (T24)
“Adliye muhabirliği, uzun dönemler boyu, gazetelerdeki yöneticilerin yeni muhabirleri “gönderdiği” ilk sahaydı.
Mesleğe başladığım yıllar bu anlayış yerini yavaş yavaş uzman gazeteciliğe terk ediyordu gerçi. Ama yine de geriye baktığımızda -mesleğe adliye muhabiri olarak başlatılan bir genç gazetecinin -istisnalar hariç- 20 yıl gibi uzun sayılacak bir süre aynı sahada çalışabileceği düşünülmezdi.
Bugün adliye muhabirliği gazeteciliğin “ilk durağı” olmaktan çıkıp başlı başına bir uzmanlık alanı artık.
Medyadaki dönüşüm, sahiplik yapısındaki köklü değişim, gazeteciliğin yapılış biçimi gibi bir çok neden sıralanabilir. Ama günümüzde adliye/yargı muhabirliğinin niteliğini değiştiren temel olguların başında yargının siyasallaşmasının geldiği söylenebilir.
Adliye/yargı muhabirliği, kamuoyunu ilgilendirecek dava dosyaları, adliyede olup bitenleri aktarmakla sınırlı kalamıyor artık. Bağlamların analizini yaparak, bağlantıları görüp tanımlayarak haberi aktarmak zorunlu. Bu ise aynı anda siyaseti de “okumayı” yani tam bir saha hakimiyetini gerekli kılıyor.
Alican Uludağ, bu çerçeveden bakıldığında, ülkemizde işini en iyi yapan, mesleğine saygılı, hakikatten ödünsüz gazeteciler arasında yer alır.
Kendisi beş gündür tutuklu.
Akşam evinde ailesiyle otururken, “yakalandığı” açıklanan, iki küçük çocuğunu ağlatmadan işlem yapmak pekala mümkünken buna özen göstermeksizin gözaltına alınıp büyük bir hızla İstanbul’a getirilen Alican Uludağ için tutuklandığı gün Çağlayan Adliyesi önünde sarf ettiğim cümleyi burada da dile getirmek isterim:
Bu ülkede herkes kendi işini Alican Uludağ kadar iyi ve işinin gerektirdiği sorumlulukla yapabilse, Türkiye bambaşka bir yerde olurdu.
Gazeteci Alican Uludağ’ın gözaltına alınarak tutuklanmasına giden işlemler, yapılmaması gereken hatalarla dolu.
– “Ankara İlinde Yakalanmak”
Evinde polis baskınıyla gözaltına alınmasına karşın, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yaptığı açıklamada “Şüpheli şahıs Ankara ilinde yakalanarak gözaltına alınmıştır” denildi.
Sorgu tutanağında “şüphelinin kolluk marifetiyle yakalandığı” ibaresi yer aldı.
Bu ibare tutuklama kararını veren İstanbul 9. Sulh Ceza Hakimliği kararında da yer aldı.
Ankara ili, Alican Uludağ’ın ikametgahının bulunduğu ve yaşadığı yer.
Hal böyleyken sanki başka bir ilde yaşıyormuş da ifadeye çağrıldığı halde gelmemiş ve Ankara’ya kaçmış gibi “yakalanmasından” söz edilmesi, yapılmaması gereken bu hataların başında yer alıyor.
Ankara’da yıllardır, üstelik yargı alanında gazetecilik yapmasını, adının bilinirliğine rağmen anılış biçiminden söz etmiyorum bile.
-İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Alican Uludağ hakkındaki soruşturmayı re’sen başlatıyor. Yani kendiliğinden, herhangi bir suç duyurusu, şikayet olmaksızın. Soruşturmanın başlatılması gerekçesi; “Cumhurbaşkanına Alenen Hakaret” ve “Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma” suçlamaları.
X platformundaki son X mesajı gerekçe olarak gösteriliyor. Ama yapılan çalışmada geriye dönük tivitler araştırılarak, bir yıl geriye dönük 22 tivitin dökümü yapılıyor.”
Karşılıklı adım beklentisi-Fikret Bila (halktv.com.tr)
“Terörsüz Türkiye sürecinde taraflar karşılıklı bekleyişe girdiler.
İktidar, Öcalan ve PKK’nın adım atmasını bekliyor. Öcalan da iktidarın adım atmasını bekliyor.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş bayramdan sonra bu konuyla ilgili yasal düzenlemelerin yapılması gerektiğini açıkladı.
Ancak iki tarafta da bir hareket yok.
Kurtulmuş, bayram sonrasında Meclis’te yasal düzenlemeler yapılması gerektiğini söyledi ama Komisyon Raporu’nda bu konuda koşul var.
Komisyon Raporu’nda, yasal düzenlemeler yapılmadan önce PKK’nın tümüyle silah bırakması, MİT ve güvenlik güçlerinin bunu teyit etmesi koşulu var.
Bu koşul yerine getirildikten sonra yasal düzenlemeler için harekete geçileceğini yazıyor rapor.
İktidar bu koşulun yerine getirilmesini bekliyor.
DEM Parti ve PKK ise bu koşul getirilmeden önce Öcalan’ın koşullarının düzeltilmesini, serbestçe çalışacağı ortamın sağlanmasını, istediği kişilerle istediği zaman görüşmesine olanak tanınmasını, İmralı’da siyaset yapmasına izin verilmesini istiyor.
Öcalan’a bu koşullar sağlandıktan sonra silah bırakmanın mümkün olacağı dillendiriyor.
Aynı şekilde Kandil’deki PKK yöneticileri de Öcalan’ın serbest bırakılmasını koşul olarak öne sürüyorlar.
Öcalan özgürlüğüne kavuşmadan silah bırakmayacaklarını, silahlı mücadeleye devam edeceklerini açıkladılar.
MHP lideri Devlet Bahçeli ise PKK’nın silah bırakmasının yeterli olmadığını KCK’ya bağlı PKK uzantısı örgütlerin de silah bırakmasını ve KCK’nın da kendini feshetmesini talep ediyor.
Sembolik törende, 30 PKK’lının silahlarını yakması, PKK’nın silah bıraktığı anlamına gelir mi?
Gelmez.
Bahçeli’nin talep ettiği gibi PKK uzantısı örgütlerin silah bırakması mümkün mü?
Hayır.”
ABD ve İran arasındaki olası savaş senaryoları-İpek Yezdani (Dünya)
“ABD, İran’a saldıracak mı? ABD’nin Ortadoğu’ya askeri yığınak yapmaya başladığı Ocak ayının başından beri bölgede herkes nefesini tutmuş, bu sorunun cevabının ne olacağını bekliyor.
Amerika’nın şu anda Ortadoğu’da iki uçak gemisi, bir düzineden fazla destroyer savaş gemisi ve yüzlerce uçağı bulunuyor. Bu askeri unsurların bazıları bölgeye Ocak ayı başında, bazıları Ocak ayı ortasında ulaştı ve son unsurlar da önümüzdeki günlerde ulaşacak.
Şurası bir gerçek, bölgede ne olacaksa durum Mart ayının ortasına kadar belli olacak. Çünkü öncelikle bu askeri unsurların her an devasa bir savaşı başlatmaya hazır şekilde bölgede beklemesi, ABD açısından milyarlarca dolara mal oluyor.
Hemen hemen hiçbir analist, ABD Başkanı Donald Trump’ın bu kadar büyük bir “donanmayı” Mart ortasından sonra savaşa girmeden veya bir anlaşmaya varıldığında dağıtmadan yerinde tutacağına inanmıyor. Yani dananın kuyruğunun 20-25 gün içinde kopması bekleniyor. Trump ya bölgede topladığı bu donanmayı savaşmadan dağıtacak ya da savaşa sokacak.
Ancak unutulmaması gerekir ki diplomasi sanatında adeta master yapmış olan İran, müzakereleri uzatma konusunda son derece becerikli bir ülke. Yıllar önce Türkiye’nin eski Tahran Büyükelçisi Selim Karaosmanoğlu bana şöyle demişti: “Unutma, İran diplomaside çok iyi bir satranç oyuncusudur.”
İran diplomaside satranç oynar
Geçekten de yüz yıllardır süren bir devlet geleneğine sahip olan İran, müzakere sanatında ve zaman kazanmada usta bir ülkedir. Öte yandan ABD Başkanı Trump, İran konusunda onu zıt yönlere iten çok büyük iç ve dış baskılarla karşı karşıya, bu da onu İran konusunda karar vermekte zorluyor.
Donald Trump’ın üzerinde İran’a saldırması yönünde baskı kuran birinci ülke kuşkusuz İsrail. İsrail, öteden beri İran’daki rejimi kendine varoluşsal bir tehdit olarak görmekte. İran’ın uranyum zenginleştirme programı ve nükleer silah geliştirme ihtimalinin yanında, ayrıca sahip olduğu ve Haziran 2025’teki 12 gün savaşlarında kullandığı uzun menzilli balistik füzeler de İsrail’i tedirgin ediyor. Ne de olsa İsrail bölgede kendini “güvende” hissedene kadar tüm bölgeyi ateşe vermeye kararlı gibi gözüküyor.
ABD ve İran’dan üst düzey müzakereciler, bu Perşembe günü İsviçre’nin Cenevre kentinde son bir görüşme yapmak üzere bir araya gelecekler. Ancak Trump, müzakerelerin başarısız olması durumunda ABD’nin atacağı adımları değerlendiriyor.
Ortada birçok senaryo dolaşıyor.
Bir iddiaya göre Trump, önce İran’a yönelik nokta hedefli bir saldırı, ardından da daha büyük bir saldırı düzenlemeyi düşünüyor.
Bu iddiaya göre ilk hedef, İran’ı nükleer programından vazgeçirmek. Aksi takdirde Trump, önümüzdeki aylarda İran’da rejim değişikliğini hedef alan çok daha büyük bir saldırı düzenleyebilir.
New York Times’ın haberine göre bu konuda henüz nihai bir karar alınmamış olsa da, Trump’ın önümüzdeki günlerde İran liderlerine nükleer silah üretme kapasitesinden vazgeçmeyi kabul etmeye istekli olmaları gerektiğini göstermek amacıyla bir “ilk saldırı” düzenleme eğiliminde. Bir diğer senaryo ise Trump’ın önümüzdeki haftanın başında ya da ortasında İran’a saldırabileceği yönünde. Trump, geçen hafta İran İslam Cumhuriyeti’ne kendisiyle bir anlaşmaya varmak için iki haftalık bir süre tanımış ve bu sürenin sonunda saldıracağını söylemişti.
Bu seçenek biraz daha olası görünüyor çünkü ABD açısından bakıldığında bölgede bu kadar çok Amerikan askeri bulundurmanın maliyeti artıyor ve her ne kadar Trump önündeki seçenekleri değerlendirmek istese de, nispeten hızlı kararlar alma içgüdüsü onu bir saldırı emri vermeye itebilir.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
