O manşetlerin altında ne vardı?-Barış Pehlivan (Cumhuriyet)
“Ünlü lisede zorbalık”, “WhatsApp yazışmaları sonrası kavga”, “Şampiyonlara akran dayağı…” Haber başlıkları buydu. Hatırlayalım, yaşananların özeti ise şuydu: İstanbul Erkek Lisesi’ndeki (İEL) bir grup 9. sınıf öğrencisinin, okulun kız öğrencilerine tecavüz etme planlarını da içeren yazışmaları ortaya çıktı. Bunu öğrenen 11. sınıf öğrencileri de 9. sınıftaki yedi erkek öğrenciyi darp etti.
Nihayetinde, 20 öğrenci cezalandırıldı. İddia o ki okul değiştirme cezası alan öğrenciler arasında tecavüz tehdidine maruz kalan kız öğrencilerden biri de vardı.
Yaklaşık bir ay önce bu konuyu yoğun bir şekilde konuştuk. Ama o sıralarda dikkat çeken bir soruyu irdelemeye fırsat olmadı: İktidar medyasının bu olayı şehvetle manşetlerine ve ana haber bültenlerine taşıma motivasyonu neydi? Salt habercilik mi ya da akran zorbalığına dair bir farkındalık yaratma arzusu mu? Keşke! Ama maalesef sanmıyorum, zira…
Geçenlerde, bir başka toplantı vesilesiyle İEL mezunu isimlerle sohbet etme şansım oldu. Hayıflandım, nasıl da unutmuşum ya da bilmiyormuşum bazı yaşananları:
1- İstanbul Erkek Lisesi 1884 yılında kurulduğunda, ilk adı “İlerlemenin Örneği” anlamına gelen Numune-i Terakki’ydi. Okulda işçinin çocuğuyla fabrikatörün çocuğu hep omuz omuza eğitim gördü. Hatta omuz omuza savaştı. Öyle ki 1915 yılında mezun olacak son sınıf öğrencilerinin tamamı henüz çocuk yaştayken Çanakkale Cephesi’nde şehit düşmüş bir okuldu. Nihayetinde üç başbakan, sayısız bürokrat, diplomat, gazeteci ve sanatçı yetişti İEL’den. Okul, AKP iktidarıyla birlikte adım adım hedef haline getirildi ve “ele geçirilmesi gereken” bir kale gibi görüldü.
2- İlk sızma girişimleri Fethullahçılar tarafından gerçekleştirildi. Öyle ki İstanbul Erkek Lisesi’ne özel bir yurt örgütlenmesi oluşturdular.
3- Okul mezunları İstanbul Erkek Liseliler Eğitim Vakfı ve İstanbul Erkek Lisesi Mezunlar Derneği çatısı altında buluşuyordu. Keza, onursal üyelikler ile birlikte 5 binden fazla mezun, o derneğe bağlıydı. Ancak 2014 yılında bir başka dernek daha kuruldu: İstanbul Erkek Liseli Mezunlar Derneği (İELİM). Yönetiminde eski Meclis Başkanı AKP’li Mustafa Şentop’un oğlu Selahaddin Şentop’un da olduğu İELİM, tahmin edileceği gibi iktidara yakın isimlerin buluştuğu bir dernekti.
4- İstanbul Erkek Lisesi’nde uzun yıllardır görev yapan ve okulla özdeşleşen birçok öğretmen ve yönetici zaman içinde uzaklaştırıldı. Örneğin, lisede 15 yıldır tarih öğretmenliği yapan Seyit Işık, “dine hakaret ettiği” gerekçesiyle görevden alındı. Köklü okulun müdürlüğüne ise daha sonra Berat Albayrak’ın kurucularından olduğu NUN Okulları’nı da yönetecek olan Hikmet Konar getirildi.
5- Müdür Konar’ın, Fethullahçıların Kutlu Doğum Haftası’nı okula sokma çabasının yanı sıra öğrenci konserlerini ve birçok söyleşiyi iptal etmesi, okulda gün geçtikçe tepkinin birikmesine neden oldu. Keza, bir mezuniyet günü öğrencilerin protestosuna maruz kaldı. Bu protestolar daha sonra kitleselleşti ve ülkedeki diğer liselere de sıçradı. İktidarın yanıtı ise öğrencileri anlamak yerine, liselere zırhlı polis araçları sokmak oldu.
6- Bu örgütlü tepkiyi dağıtmak için çabalayan iktidar aklı, çözümü öğrencilerin nefes alanlarına kazma vurmakta buldu. Depreme dayanıklılık için uzun yıllardır yıkılması beklenen ama bir türlü hakkında adım atılmayan okul vakfına ait pansiyon binası protestolar sonrasında yıkıldı. Okulun bir diğer köklü kurumu olan, 113 yıllık Sakarya İzci Grubu da adım adım pasifleştirildi.
Evet…
Liste uzayabilir. Ama sanırım anlaşıldı.”
Savaşı kim ister? Yoksul mu varlıklı mı?-Memduh Bayraktaroğlu (Nefes)
“Her kriz döneminde aynı ses yükselir: “3. Dünya Savaşı geliyor!..”
Bu cümle, gerçeği anlatmaktan çok, korku üretir…
Korku ise en hızlı yayılan virüstür: aklı karantinaya alır, paniği serbest bırakır…
Oysa 1. ve 2. Dünya Savaşı’nın çıktığı dünya ile bugünkü dünya aynı değil…
O günlerin insanı yoksuldu, açtı, umutsuzdu ve öfkeliydi…
Bugünün insanı da yoksul olabilir ama konfora alıştı…
Sıcak suya, internete, ilâca, ekmeğin safına alışan insan, “cephede öleyim” diye bağırmaz…
“Şehit tepeleri boş kalmasın” hamasetini siyaset dili olarak kullanan siyasi liderden nefret eder…
Savaş romantizmi, ancak ekmeği olmayanın masalında yaşar…
Ekmeği olan, masalı değil, yarını düşünür…
“Varlıklılar savaş ister” çokbilmiş cümlesi de eski bir masal…
Servet; istikrar ister güven ister tüketim ister…
Nükleer gölgenin altında kim lüks tüketir ki?..”
AYM’ye ne olacak?-Çiğdem Toker (T24)
“Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Anayasa Mahkemesi (AYM) kararını tanımadığını, saygı da duymadığını ilk söylediğinde takvimler 2016 yılını gösteriyordu.
Konu, Can Dündar ile Erdem Gül’ün tutukluluğuna dair bireysel başvuruda verilen hak ihlali kararıydı.
Normal eleştiri sınırlarını aşan bu ifade, meydan okumanın yanı sıra hukuk devleti prensipleri açısından tuhaflık sergiliyordu.
Meydan okumaydı; çünkü Cumhurbaşkanı, hem Anayasa hem de içtiği ant uyarınca Anayasa’nın uygulanmasını gözetmekle yükümlüyken, “Türk Milleti adına” karar veren yargının kararını tanımadığını söyleyerek kendisine o konumu sağlayan temel anayasal dayanağı tartışmaya açıyordu.
Tuhaftı; çünkü o gün geçerli yönetim sistemine göre Cumhurbaşkanının AYM kararlarına uyup uymama gibi bir yükümlülüğü zaten bulunmuyordu. AYM kararlarının uygulanması, kararın gereğinin yapılmasına dair ödev Erdoğan’a değil, yargı organlarına aitti.
Dolayısıyla o ifade, yürütmenin başı sanki yargıya talimat verebilirmiş gibi bir ön kabulü de içinde barındırıyordu.
Erdoğan’ın AYM kararlarına yönelik olumsuz yaklaşımı bununla sınırlı kalmadı. İki yıl önce de bir Danıştay kararını eleştirirken şöyle dedi:
“Nasıl ki Anayasa Mahkemesi’nin aldığı bazı garip kararlarda Cumhur İttifakı olarak tepkisiz kalmıyorsak, bunda da sessiz kalamayız. Ayrıca Anayasa Mahkemesi’nin almış olduğu bu kararları hazmedemiyorum. Danıştay zaman zaman yapıyor, bu tür kararlarla bizi rahatsız ediyor ama Anayasa Mahkemesi’nin sık sık bu tür kararları alması bizi ciddi manada rahatsız ediyor.”
016’dan bugüne 10 yıl geçti.
AYM kararına saygı duymadığını açıklayan Cumhurbaşkanının bu ifadesinden bir yıl sonra Anayasa referandumu yapıldığını, o referandum sürecindeki aleni hukuksuzluğu, seçmenin büyük tepkisine karşın ana muhalefet partisi yönetimindeki edilgenliği anımsarsak bugüne bir günde gelinmediğini de ayırt edebiliriz.
Bugün, AYM kararlarının uygulanmamasının vicdanları kanatan bir eziyete dönüştüğüne tanıklık ediyoruz. Ocak ayının ilk günlerinde cezaevinden hastaneye götürülerek tedavi edildikten sonra tekrar cezaevine götürülen Gezi davası hükümlüsü Şehir Plancısı Tayfun Kahraman’ın, MS hastalığına bağlı olarak dengesini kaybederek düştüğü, başından ve elinden yaralanması nedeniyle hastaneye kaldırıldığı ortaya çıktı.
Eşi Meriç Kahraman, olayı ayrıntısıyla aktardığı sosyal medya paylaşımında, “Tekrar hatırlatıyorum: Tayfun hakkında AYM tarafından yeniden yargılama kararı verilmiştir. Eşim hukuken masumdur. Kararın uygulanmaması nedeniyle şu an fiilen özgürlüğünden mahrumdur.” diyerek, “Yasalara uyun, mahkeme kararlarına uyun, eşimi serbest bırakın.” çağrısında bulundu.
Vicdanları eş anlı kanatan ikinci olayın öznesi olan Mehmet Murat Çalık’ın hukuksal konumu ise Kahraman’ınki ile bir yönüyle ayrışıyor:
AYM’nin, durumunda hak ihlali görmediği tutuklu Büyükçekmece Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık, her geçen gün ağırlaşan sağlık durumuna rağmen cezaevinde tutulmaya devam ediyor. Eşi Zehra Çalık da gazeteci Ersin Eroğlu’nun yayınında, “Geri dönüşü olmayan bir şey yaşamayalım” çağrısında bulundu.”
Çöken CHP mi AK Parti mi?-İbrahim Kahveci (Karar)
“Sosyal medyada gördüm.
Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu, Ünal Çeviköz, Faruk Loğoğlu, Kemal Kılıçdaroğlu, Namık Tan, Muharrem Erkek, Türker Ertürk (!), Selin Sayek Böke, Sezgin Tanrıkulu, Veli Ağbaba ve Merdan Yanardağ’ın (!) konuşmalarından kesitler alınmış. (Burada isim sırası paylaşımdaki listeye göre verilmiştir. Ve (!) işaretliler partili değildir.)
Paylaşımda Suriye konusunda geçmişte söylenen sözlerin bugün nasıl karşılıksız kaldığı anlatılıyor.
Hatta konuyu biraz daha açayım. Ara ara seçim anketleri yayınlanıyor. Anketlerde CHP ile AK Parti adeta kıyasıya bir mücadele halinde. Genelde CHP önde görülse de AK Parti’nin de peşini bırakmadığını söyleyebilirim.
Gerçi CHP yüzde 21-25 bandından 33-35 bandına gelirken AK Parti 40-45 bandından 30’lara düşmüş durumda.
Ama ben asıl başka anketlere bakıyorum. Orada şu soru soruluyor: Ülkede yaşanan ve yaşanacak sorunları kim çözer? İşte bu anketlerde seçim anketlerinin tersine AK Parti daha yüksek oranlar yakalamaktadır.
Önemli detay bence burada yatıyor.
Bir not: Geçenlerde bir iş adamı aradığında iktidarın ülkeyi getirdiği yeri tartışmaya bile gerek yok demişti ve eklemişti: “Muhalefet ana partisi ise sadece vermek üzerine vaatlerde bulunuyor; çözmek konusunda henüz yeterli ışığı göremiyoruz.” Hatta şu mazi hatırlatmasında bulunmuştu: “Rahmetli Demirel 91 seçimlerinde kim ne verirse 5 lira fazlası benden diyerek ülkeye büyük zarar vermişti.”
Evet, kısmen haklı. Sadece vererek çözüm olmaz. Asgari ücrete şunu, emekliye bunu vereceğiz… İyi ama verecekler bitince ne olacak?”
Alman ekonomisi batıyor mu?-Prof. Dr. Funda Başaran Yavaşlar
“Geçtiğimiz hafta Birleşik Krallık merkezli The Economist dergisi, “Alman Ekonomisi O Kadar Kötü ki Sosis Fabrikaları Bile Kapanıyor” başlıklı bir yazı yayımladı.
Yazıda, Almanların sosis düşkünlüğü üzerinden kurulan simgesel bir örnekle, “sosis fabrikası bile kapanıyorsa gerisini siz düşünün” mesajı veriliyor. Aynı dergi, 2023 yılında da Almanya’yı “Avrupa’nın hasta adamı” ilan etmişti. Peki Almanya’da durum gerçekten de bu kadar mı kötü?
Pandeminin başladığı 2019 yılını izleyen 2020–2025 dönemini kapsayan altı yıllık süreçte, beş temel ekonomik gösterge üzerinden durumu değerlendirelim. AB’nin iki büyük ekonomisi Almanya ve Fransa ile, The Economist’in merkezi olan Birleşik Krallık verilerini birbiriyle karşılaştıralım. Neticede bunlar, yüzölçümü ve nüfus bakımından birbirine görece yakın değerlere sahip, Avrupa’nın en büyük ve karşılaştırılabilir üç ekonomisidir. Aşağıda yer verilen rakamlar, resmî kurumlarca yayımlanmış veriler esas alınarak yuvarlatılmış değerler halinde sunulmakta olup, yıllar ve ülkeler arasında sınırlı metodolojik farklar bulunabilir.
Almanya’nın sorunu, diğer devletlere oranla sanayiye ve ihracata daha bağımlı olmasıdır. Başta Çin’den gelen talep olmak üzere küresel talep zayıflığı ve ihracat düşüşü, yüksek üretim maliyetleri (enerji, ücretler), başta Almanya’nın başat sektörlerinden otomotiv başta gelmek üzere sanayi daralması, ABD-Çin çekişmesi ve düşük yatırım 2024-2025 yıllarında Almanya’daki küçük ve orta işletmeleri (!!?) zorlamıştır.
Ancak, Almanya halen en büyük Avrupa ekonomisidir. Almanya, önemli ihracatçı ve üretim merkezidir, çok büyük bir KOBİ ağı mevcuttur, işsizlik oranı düşük, kamu borcu Fransa ve İtalya’dan daha kontrollü ve finansal sistemi istikrarlıdır. Yüksek gelir düzeyi ve istihdam seviyesi avantajlarına sahiptir. Dolayısıyla, iflas oranları genel resmin tamamını vermez.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
