İslam dünyasının derin uykusu ve Atatürk-Sinan Meydan (Cumhuriyet)
“AKP’li Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, geçen hafta TRT’de konuk olduğu bir programda, “Artık İslam dünyası uyandı! Bu coğrafya 100 yıllık derin uykusundan uyandı!” dedi. Dışişleri Bakanı bu açıklamayı yaparken, İsrail’in Filistin’de kadın-çocuk demeden on binlerce Filistinli Müslümanı katlederken İslam dünyasının çıtını bile çıkaramadığını unutmuşa benziyordu. Ayrıca Dışişleri Bakanı’nın bu açıklamayı yaptığı sırada Suriye’de yeniden başlayan çatışmalar devam ediyordu. Aynı saatlerde televizyonlar, İran’da mevcut yönetime karşı başlayan sokak gösterilerinde ölenlerin sayısının arttığını bildiriyordu.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “İslam dünyası… Bu coğrafya 100 yıllık derin uykusundan uyandı!” derken sanki İslam dünyasının derin uykusunun 100 yıl önce yani 1923 sonrasında başladığını ifade ediyor. Ancak İslam dünyasının derin uykusu, 100 yıl önce başlamadı, o derin uyku yüz yıllardır devam ediyor.
Öyle ki, İstiklal Şairi Mehmet Akif (Ersoy), 1918 yılında yazdığı “Şark” şiirinin bir bölümde derin uykudaki İslam dünyasını şöyle eleştirmişti:
“Şark
(…) Ne gördün, Şark’ı çok gezdin?’ diyorlar.
Gördüğüm yer yer
Harap iller, serilmiş hânümanlar, başsız ümmetler,
Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, yolcusuz yollar,
Buruşmuş çehreler, tersiz alınlar, işlemez kollar;
Bükülmüş beller, incelmiş boyunlar, kaynamaz kanlar.
Düşünmez başlar, aldırmaz yürekler, paslı vicdanlar;
Tegallüpler, esâretler, tehakkümler, mezelletler;
Riyâlar; türlü iğrenç iptilâlar, türlü illetler;
Görünen o ki, bugün “Asım’ın Nesli” diye ortada gezenler, hem Akif’i hem İslam dünyasını tanımıyorlar. Onlar sadece Akif’i ve İslam dünyasını değil; Atatürk’ü, Atatürk’ün önderliğindeki Kurtuluş Savaşı’nın ve Türk Devrimi’nin İslam dünyası üzerindeki etkisini de bilmiyorlar.”
2027’de seçim planı-Deniz Zeyrek (Nefes)
“Ne yalan yazayım, son zamanlarda Bilal Erdoğan çok fazla görünür olduğunda, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan çok fazla hedef olduğunda “Seçim zamanında yapılacak, Tayyip Erdoğan aday olamayacak, bu yaşanan tartışmalar da AK Parti’nin aday bulma sancısı” diye düşünüyordum.
Ancak, son zamanlarda bu işlere çok fazla kafa yorulan, adeta kaynayan AK Parti kulislerine kulak verince yanıldığımı gördüm.
Herkes “Tayyip Erdoğan dışında hiçbir adayla kazanamayız” görüşünde birleşmiş.
Bilal Erdoğan için henüz erken olduğu yorumları yapılıyor.
Hakan Fidan’ın muhalefette adı geçen adaylara hiç şansı olmadığı vurgulanıyor.
Hal böyle olunca da Erdoğan’ın aday olacağı bir seçimin senaryoları kurgulanıyor.
Malum, Erdoğan’ın yeniden aday olabilmesi için iki yol var.
– Birincisi Anayasa’nın 101. Maddesini değiştirip Cumhurbaşkanı’nın sadece iki defa seçilebileceğine dair hükmü değiştirmek.
Ancak AK Partililer Anayasa değişikliği konusunda çok umutlu değil. Bu yönde bir değişiklik DEM Parti’nin desteğiyle 360’tan fazla 400’den az bir oyla yapılsa, referandum zorunlu olacak ve referandumdan “hayır” çıkması riski var.
– İkincisi ise TBMM’nin “seçimlerin yenilenmesi” kararı alması.
CHP, 2027 başına kadar erken seçime gidilmesine sıcak bakıyor. Ancak 2027’nin ikinci yarısında bir erken seçim tarihini kabul etmiyor.
Buna karşın AK Parti, Terörsüz Türkiye Sürecinin başarıya ulaşması halinde DEM Parti’den destek alarak seçimleri yenileyebileceğine inanıyor.
AK Parti milletvekili transferlerinden de umutlu. Şimdiden 12 transferle milletvekili sayısını 275’e çıkardılar.
CHP kurmayları da 2027 sonbaharında TBMM’den “erken seçim” kararı çıkmasını ihtimal dahilinde görüyor ve yol haritasını bu ihtimali de dikkate alarak hazırlıyor.”
Ana akım muhalif medyanın iktidar medyasıyla uzlaşma noktası; Kürtler!-Tuğçe Tatari (T24)
“Tarihin karanlık bir dönemine denk geldiğimizi, bazımızın uzun zamandır bu karanlığın hızla yaklaşmakta olduğuna dair uyardığını, fakat o karanlık artık yanı başımıza kadar gelmiş olsa dahi hâlâ uyanamayanlarımızı görmek acı.
Barış gazeteciliğini benimseyemeyişimize, kendimize bu dili yediremeyişimize tanık olmak ne acı.
Kendimize yediremediğimizin ne olduğunu algılamak, görmek, fark etmek daha da acı.
Bugün gazetecilik ve başarılı gazetecilik adına baktığımızda Türkiye’de siz ne görüyorsunuz bilmiyorum ama benim gördüğüm tablo, her tarif edişimden sonra yeni küskünler yaratıyor.
Artık onu da yapmayı anlamsız buluyorum.
Kimsenin kendine çeki düzen vermeye niyeti yok besbelli. Ama yine de yapılan savaş yandaşlığıysa, düşmanlıksa, tarafgirlikse ifşayı kıymetli buluyorum.
İfşa edelim ki tarihe gerçekten de eylemleriyle, söylemleriyle geçsinler; bunu önemsiyorum.
Gazeteciliğin içine sıkıştığı bu tablo, yaşamın olağan akışında bir şekilde akıp gidiyor, evet; ama beklenmedik olaylar, insanlık dışı cereyanlar ve çatışma anlarında o akış yerini büyük bir fiyaskoya bırakıyor.
Malumunuz, Suriye’nin artık birçok noktasında İsrail bayrağı dalgalanıyor. Bu bilgiyi cebimize koyalım lütfen. Bugün bunu mesele etmeyenlerle, zamanı geldiğinde konuşabilecek düzlemi bulabilirsek inşallah konuşuruz.
Bana göre Türkiye’nin en büyük gündemi İsrail’le sınır komşusu olmuş olmaktır ama işin o kısmını konuşan yok.
İsrail’i konuşmuyoruz ama Suriye’deki Kürtlerin bizim için, bekamız adına ne kadar tehlikeli olduğu konusunun üzerinde tepiniyoruz; tuhaf!
PYD’nin Türkiye’nin en büyük düşmanı olduğunu konuşuyoruz ama bunu hangi göstergeye göre ve neyi veri kabul ederek belirliyoruz, o da önemli ölçüde cevapsız.
İnanın derdim Suriye meselesini konuşmak değil. Onu daha çok konuşacağız belli ki.
Benim bugünkü derdim, çokça seferde olduğu gibi aynı mesleği, üstelik ‘muhalif’ tanımıyla paylaştığım insanlar ve kurumlarla.
Bakınız, yandaş medyayı konu dahi etmiyorum, en nihayetinde adeta emir eriler.
Ama Türkiye’de bir de muhalif bir ana akım var.
Oldukça güçlü bir etki alanları, gür sesleri var; birçok insana ulaşıyor ve görüşlerini şekillendirmede aktif rol oynuyorlar.
Bugün bu ana akımın Kürt meselesine dair yaklaşımını Suriye’de yaşanan örnek üzerinden masaya yatırmak istiyorum.”
Adaletsizlik Müslüman toplumların kaderi olabilir mi?-Mehmet Ocaktan (Karar)
“Müslüman toplumlardaki yöneticilerin, siyasi aktörlerin, farklı kesimlere mensup kanaat önderlerinin, hatta bireylerin neden bu kadar hukuka ve özgürlüklere yabancı olduklarını düşündükçe umutsuzluğum artıyor, endişeye kapılıyorum.
Hiçbir şekilde kategorize etmeden söylemek gerekirse, Müslüman ülkelerdeki sağcıların, solcuların, İslamcıların, milliyetçilerin ya da ulusalcıların önemli bir bölümünün hukukla, özgürlüklerle, insan haklarıyla az ya da çok bir problemi olduğunu söylersek, herhalde haksızlık etmiş olmayız.
Günümüzdeki Müslüman ülkelerin hemen hepsinde derin bir hukuksuzluğun, adaletsizliğin hakim olduğunu, ifade özgürlüğünün olmadığını ve insanların en temel haklarını bile kullanmaktan mahrum olduğunu artık hepimiz biliyoruz.
Bu çerçevede, bazı yanlış anlamalara mahal vermemek için, bir noktanın altını dikkatle çizmekte yarar var. Mesela, hukukla ilgili içinde ‘Müslüman toplumlar’ ibaresi geçen bir ifade kullandığınızda, sanki hukukla-adaletle tek problemi olan dindar kesimlermiş gibi bir algı oluşuyor, bu kesinlikle yanlış…
Çünkü bu ülkelerdeki dindar-muhafazakarlar da laik kesimler de solcu-ulusalcı ve milliyetçiler de aynı kültürel havzadan besleniyorlar. Dolayısıyla hukuka, adalete bakışları farklı tonlarda olsa da sonuç itibariyle hepsi adalete yabancılık konusunda neredeyse eşit durumdalar.
Meseleye Türkiye üzerinden baktığımızda, farklı kesimlerin ‘adalet’e bakış konusunda ortak arızaları taşıdıklarını görmek mümkün.
Biliyoruz ki siyasi tarihimizin belli dönemlerinde, özellikle dindar-muhafazakar kesimlere yönelik baskıcı uygulamalar yüzünden derin mağduriyetler yaşandı, hukuku zedeleyen uygulamalar oldu. İtiraza gerek yok, geçmişte bütün bunlar yaşandı ve tarihin hafızasına kaydedildi.
Şimdi dindar-muhafazakar bir iktidar var, onlar da aynı arızalardan beslendikleri için, geçmişi aratmayacak hukuksuzluklara, adaletsizliklere imza atıyorlar. Kısacası, yok birbirimizden farkımız…”
Cari denge dört ay sonra açık verdi-Naki Bakır (Dünya)
“ürkiye’nin cari işlemler dengesi aylık bazda temmuz-ekim dönemindeki dört aylık “fazla” sürecinin ardından, ekonomik aktivitede canlanmanın kendini göstermesiyle kasım ayında yaklaşık 4 milyar dolar açık verdi.
Cari işlemler dengesi geçen yıl temmuzda 1,7 milyar, ağustosta 5,4 milyar, eylülde 1,1 milyar ve ekimde 0,5 milyar dolar fazla vermişti. Kasımda aylık bazda verilen açık beklentilerin de üstünde gelirken, yıllık bazda açık da büyümeye devam ederek kasım sonu itibarıyla 23,2 milyar dolara ulaştı.
Merkez Bankası’nın açıkladığı ödemeler dengesi verilerine göre kasım ayında oluşan cari açık dış ticaret dengesinden kaynaklandı. Ödemeler dengesi tanımlı dış ticaret verilerine göre kasımda ihracat yüzde 1,3 artışla 22 milyar 178 milyon dolar olurken, ithalat yüzde 5,2 artışla 28 milyar 563 milyon dolara ulaştı. Böylece dış ticaret açığı geçen yılın aynı ayına göre 21,8 büyüyerek 6 milyar 385 milyon dolar oldu.
Uluslararası taşımacılık, turizm, dış müteahhitlik gibi faaliyetleri kapsayan hizmetlerden elde edilen aylık net 3 milyar 926 milyon dolarlık gelir dış ticaretteki açığın kısmen kompanse ederken, karşılıklı yatırımlardaki gelir-giderler ile faiz gelir-giderini kapsayan “birincil gelir dengesi” de net 1 milyar 557 milyon dolar açık verdi. Bu gelişmelerle aylık bazda 3 milyar 996 milyon dolarla, geçen yılın aynı ayındakinin yüzde 44,7 üzerinde bir cari açık oluştu.
Kasımdaki açıkta etkili olan ithalat büyümesinde altın ve enerji dış alımı etkili oldu. Altın ve enerji hariç cari işlemler hesabı aylık bazda 2 milyar 132 milyon dolar fazla verdi.
Kasım ayında verilen açık ve yıllık cari açıktaki büyümede, tüketim malı ithalatı artış hızını korurken, hammadde/ aramalı ve yatırım malı ithalatındaki artışın ivme kazanması etkili oldu. Ekonominin üretim ayağında gaza basılması ile ekonomik aktivitede canlanma başladı, üretim ivmesi girdi ithalatını büyüttü.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
