Cuma, 30 Oca 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
Günlük

Bugünkü köşe yazıları

Medya Günlüğü
Son güncelleme: 26 Aralık 2025 19:38
Medya Günlüğü
Paylaş
Paylaş

İşçi sınıfı için idam fermanı çıkardılar!-Zülal Kalkandelen (Cumhuriyet)

“Asgari ücret tespit komisyonundan işçi sınıfı için İDAM FERMANI çıktı! TÜRK-İŞ’in, üye yapısının değişmediği gerekçesiyle bu yıl katılmadığı komisyon asgari ücreti 28 bin 75 TL olarak belirledi.

Durumun ne kadar vahim olduğunu anlamayanlar için açıkça yazalım:

En çok kullanılan online gayrimenkul platformlarından elde edilen verilere göre:

100 metrekare bir dairenin Türkiye genelindeki ortalama kira bedeli 24 bin 120 TL.

İstanbul’da ortalama kira yaklaşık 33 bin 300 TL, Ankara’da 24 bin TL, İzmir’de 27 bin 700 TL.

TÜRK-İŞ Kasım 2025 verilerine göre, dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 29 bin 828 TL, yoksulluk sınırı 97 bin 159 TL.

Bekâr bir çalışanın aylık yaşam maliyeti 38 bin 752 TL.

Yani asgari ücret tarihte ilk kez açıklandığı gün açlık sınırının altında!

Geçen yıl asgari ücreti belirlerken “beklenen enflasyon” denen yüzde 30’luk bir orana göre zam yapmışlardı ama enflasyon oranı yüzde 45’i bulunca işçinin bir de o nedenle kaybettiği yüzde 15 var.

Bu durumda açıklanan 28 bin 75 TL’lik asgari ücretin anlamı, emekçiler için sürünme ücretidir! Asgari ücretlilerin, emeklilerin bırakın asgari ölçüde yaşamayı ev kirasını bile karşılayamadığı bir ülkedir Türkiye.

Üstelik DİSK Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR), bu ay başında yayımladığı “Asgari Ücret Araştırması”na göre, Türkiye’de her iki işçiden biri asgari ücrete çalışıyor ve ülkemiz Avrupa genelinde asgari ücretle çalışma oranında ilk sırada yer alıyor.

Saray’ın bir günlük harcamasının 58 milyon TL’yi aştığını söyleyen CHP Antalya Milletvekili Mustafa Erdem, bunun 2 bin 625 asgari ücrete denk geldiğini, bir asgari ücretlinin Saray’ın sadece bir günlük giderini karşılayabilmek için tam 218 yıl çalışmak zorunda olduğunu açıkladı. Ancak bu önemli bilgileri TBMM bütçe görüşmelerinde dile getirirken iktidar sıralarına dönerek “Utanmıyorsunuz anladık, bari Allah’tan korkun!” dedi.

Asgari ücret, “Allah’tan korkma” ile açıklanabilecek bir mesele değildir. Anayasasında laik bir devlet olduğu yazan bir ülkede bu dille hak savunuculuğu yapılamaz. Neyi nasıl hesapladığını bile açıklamayan TÜİK verileri doğrultusunda belirlenen ve gerçek yaşam verilerine aykırı sefalet ücreti belgeli bir hak ihlalidir, sömürüdür, adaletsizliktir!”

Beni şaşırtan kitap-Soner Yalçın (Nefes)

“Ankara üniversite yılları…

Neredeyse her cumartesi saat 11.00’de başlayan Cumhurbaşkanı Senfoni Orkestrası konserine giderdim.

Ulus’ta Gençlik Parkı yanındaki sekiz yüz kişilik konser salonu; sesleri, ritimleri, tonları ayırt etmeme/müzik kulağımın gelişmesine büyük katkısı oldu…

Bugün özellikle yazı yazarken klasik müzik dinleme alışkanlığım o “okuldan” miras…

Büyük besteciler her daim ilgimi çekti, biyografi kitaplarını okumaya gayret ettim. Bunlardan biri; Solomon Volkov’un 1979’da yazdığı “Tanıklık Tutanağı/Şostakoviç’in Anıları” kitabı oldu.

Fakat kitabın sayfalarını çevirdikçe anlatılanlardan hiç mutlu olmadım!

Tüm insani değerleri yıkan Alman faşizmine karşı direnişin sembolü olan ‘Yedinci Senfoni’yi besteleyen, ‘Onikinci Senfoni’de Lenin ve devrimini anlatan Şostakoviç’in bu tür besteleri ile kitapta anlattıkları zıttı.

Kitabı dilimize 1992’de çeviren M. Halim Spatar “bizim mahallenin” müzik konusunda yetkin isimlerinden biriydi. Müziği yalnızca estetik bir alan olarak değil, toplumsal ve tarihsel olgu olarak ele alan Sidney Finkelstein eseri ‘Besteci ve Ulus’u dilimize kazandırdı. Keza:

Batı Müziğinin Kısa Tarihi (Paul Griffiths, Sanat Tarihi ve Sınıf Mücadelesi (Nicos Hadjinicolaou), Beethoven ve Devrim Çağı (Frida Knight) gibi nice kitabı Türkçeye çevirdi…

Ama… ABD’de 1979’da yayınlanan “Tanıklık Tutanağı” Soğuk Savaş’ın politik ruhuna uygun, kaba bir Stalin eleştirisi içeriyordu!

Aradan yıllar geçti…

Şostakoviç ile bağımı hiç koparmadım; Hürriyet ve Sözcü gazetelerindeki pazar yazılarımda konu ettim.

-Alman ordusu Leningrad’ı kuşattıklarında Şostakoviç, itfaiyeci olarak görev aldı. Ders verdiği konservatuvarın damında yangın gözlemciliği yaptı. ‘Dört gözlü yarasa’ diyorlardı ona. Sonra, milis teşkilatına alındı, görevi siper kazmaktı…

-Savaş koşullarında Sovyetler ile ABD’yi birleştiren, büyük bestesi ‘Yedinci Senfoni’nin nota kağıtlarını, -Atatürk’ün davetlisi olarak- 1935’te geldiği İstanbul’dan aldı. Her sayfasının sol alt köşesinde Jorj D. Papajorjiu Yayınevi-Yüksekkaldırım İstanbul yazılıydı…

Bu tür yazılar ile Şostakoviç’i okurlara tanıtırken, 1990’lar başında okuduğum Solomon Volkov’un “Tanıklık Tutanağı/Şostakoviç’in Anıları” kitabını çoktan unutmuştum. Bir kez daha hayal kırıklığına uğramamak için Şostakoviç biyografilerinden uzak durdum…

Ancak… Türkiye’nin değerli ekonomistlerinden, akademisyen, yazar Prof. Bilsay Kuruç, ölümünün ellinci yılı anısına “Şostakoviç/Elli Yıl Sonra” kitabını çıkarınca hemen okudum…

Kitabın 122’nci sayfasına gelince şaşırıp kaldım.

Sözü Prof. Kuruç’a bırakayım:

-“Şostakoviç ‘ölümünden sonra’ dünyada yaygınlaşan ‘popüler’ kişi oluverdi. Nasıl? Soğuk Savaş dünyasının tapınaklarından biri olan piyasalar besteciyi keşfetti: Dünya müziğinin zirvelerinden biri olarak değil de, o tarihlerde (1970’ler sonrasında) ‘mutlaka alt edilmesi gereken’ Sovyetler’in nadir ürünü olarak, Şostakoviç’i ‘yeniden ürettiler!’ Yeni üretilen Şostakoviç’in başlıca özelliği ‘meğer o da bir ‘dissident’ (rejim muhalifi) imiş’ ve ‘gizliden gizliye neler de söylermiş’ oldu. Bu paketlenen ürün, Batı’nın ‘kültür piyasaları’nda çok satıldı…”

AYM’nin Tayfun Kahraman kararı: Çanlar kimin için çalıyor?-Rıza Türmen (T24)

“Gezi davasında hükümlü bulunan Tayfun Kahraman’ın başvurusuyla ilgili olarak Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu Temmuz 2025’te adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ve yeniden yargılanması gerektiğine karar verdi. Gerekçeli karar 17 Ekim 2025’te Resmî Gazete’de yayınlandı.

Bu karara uygun olarak Tayfun Kahraman’ı yeniden yargılaması gereken İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi AYM kararını ve yeniden yargılamayı reddetti. Buna karşı 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yapılan itiraz da reddedildi. Böylece adil olmadığı AYM kararıyla saptanan bir yargılama sonucunda Tayfun Kahraman cezaevinde yatmaya devam etti. Bir AYM kararı daha birinci derece mahkemesi tarafından tanınmadı ve uygulanmadı. Böylelikle Türkiye’nin bir hukuk devleti olmaktan ne denli uzak olduğu, “herkes adil yargılanma hakkına sahiptir” diyen Anayasa’nın 36. Maddesiyle “Anayasa Mahkemesi kararları… yasama, yürütme ve yargı organlarını … bağlar” diyen Anayasa’nın 153. Maddesinin son fıkrasının geçersiz olduğu bir kez daha ortaya çıktı.

Şimdi yapılması gereken Anayasa’nın uygulanmayan 153. Maddenin son fıkrası yerine “Anayasa Mahkemesi’nin yetki alanı, alt mahkemeler tarafından çizilir, Yargıtay tarafından denetlenir.” şeklinde bir hüküm koymak! Böylece Anayasa ile gerçek durum arasındaki fark da kapatılmış olur!

Bu arada AYM, MS hastası olan Tayfun Kahraman’ın sağlık sorunları nedeniyle tahliye edilmesi için tedbir kararı verilmesi talebini reddetti. Sağlık durumunun sürekli izlenmesi yolunda bir karar aldı.

AYM kararının İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmesi, yasa dışı bahis oynayan hakemler, futbolcular ya da uyuşturucu işine bulaşan ünlüler kadar kamuoyunun dikkatini çekmedi. Sessiz sedasız bir biçimde geçiştirildi. İnsanlar AYM kararlarının uygulanmamasını kanıksadılar, “ne var bunda? Uygulanmayan bir AYM kararı daha” mı dediler, bilemiyorum.

Ancak bilinmesi gerekir ki ortada herkesi ilgilendiren, çok vahim, çok ciddi bir durum var. Hukuk devletinin çöküşünü, hukuksuzluk devletinin doğuşunu ellerimiz böğrümüzde seyredemeyiz. Can Atalay davasında AYM kararının alt mahkeme ve Yargıtay tarafından uygulanmamasının doğurduğu tepki sonucu değiştiremediği içindir ki bugün Kahraman davasında aynı sorunla karşı karşıyayız. AYM kararlarının uygulanmamasına karşı güçlü bir toplumsal itiraz gelmezse, bu gidişe ‘dur’ denmezse AYM’nin saygınlığının ağır bir darbe alması, anayasa yargısının etkililiğini yitirmesi, anayasada yazılı hak ve özgürlüklerin hukuk güvencesinden yoksun kalması kaçınılmaz olacaktır.

AİHM’in Şahin Alpay kararında belirttiği gibi “Anayasa Mahkemesi’ne verilen yetkilerin başka bir mahkeme tarafından sorgulanması, hukuk devleti ve hukuk güvenliğinin temel ilkelerine aykırıdır. Bu ilkeler, keyfiliğe karşı sağlanan korumanın temel taşlarıdır… AYM’nin başvurucunun tutukluluğunun Anayasa 19/3 maddesinin ihlali olduğu yolundaki açık kararından sonra tutuklamanın hala devam etmesi, bunu hukuka uygun ve yasayla öngörülen bir prosedür olmaktan çıkarmaktadır.” (parag.118)

AİHM’in Şahin Alpay / Türkiye (2018) kararından yapılan bu alıntılar Tayfun Kahraman için de geçerlidir. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin AYM kararını uygulamayı reddetmesiyle hukuk devleti ilkeleri zarar görmüş, keyfi uygulamalara kapı açılmıştır. Öte yandan Tayfun Kahraman’ın AYM kararına karşın cezaevinde bulunmasının hukuksal temeli ortadan kalkmış, fiili bir durum ortaya çıkmıştır. Tıpkı Can Atalay’da olduğu gibi. Can Atalay’dan farklı olarak, Tayfun Kahraman bir de ciddi sağlık sorunlarıyla boğuşmaktadır.

AYM neden Tayfun Kahraman’ı 18 yıla mahkûm eden yargılamanın adil yargılanma olmadığına karar verdi? Karara yol açan en önemli etken, nedensellik (illiyet bağı) unsurunun bulunmaması. Ceza hukukunda suçu oluşturan en önemli unsurlardan biri, bir insanın davranışıyla dış dünyada meydana gelen değişiklik arasında bir bağlantı bulunmasıdır. Bu davranış olmasaydı olay yine de gerçekleşecekse, bu sonuç o kişiye yüklenemez.

Gezi yargılamalarının ortak özelliği nedensellik bağı (illiyet bağı) kurulmadan hüküm verilmesi. Örneğin, Kavala davasında TCK md. 312’deki hükümeti devirmeye teşebbüs suçunun oluşması için gereken cebir ve şiddet unsuru ile Kavala’nın eylemleri arasında bir bağlantı bulunmadığı AİHM kararlarında ve AYM başkanın muhalefet görüşünde belirtilmekte.”

Barrack’ın sözleri, F-35 ve S-400 gerçekleri-Uğur Ergan (halktv.com.tr)

“Türkiye Hava Sahası’na insansız hava araçları (İHA) sızmaları, “ABD, F-35’leri vermediği gibi paramıza da çöktü. Neden hala Rusya’dan satın alınan ve güya 2020 Nisan’ın da aktif hale getirileceği söylenen S-400 Hava Savunma Sistemi’ni kullanamıyoruz?” sorusunu yeniden gündeme getirdi.

Boş bir soru gibi görülebilir ama gömleğin ilk düğmesi işin başında yanlış iliklendiği için nasıl bir sürecin içine girdiğimizi ve son günlerde de nasıl yanıltılmaya çalışıldığımızı, çok fazla teknik terminolojiye girmeden cevap olarak anlatayım.

İsrail devleti ile (dikkat hükümeti değil) hassas ince diplomasi yürütme devre dışı bırakılınca; faşist, soykırımcı Netanyahu bu fırsatı kaçırmadı.

Geçmişte iki tarafla da dengeli ilişki yürüten Türkiye, bu politikasından vazgeçip hamaseti tercih edince, hem İsrail devleti içinde, hem de uluslararası arenada Netenyahu hükümetinin Filistin’e yönelik saldırganlığını önlemede etkisini kaybetti.

Buna rağmen, ABD’nin Ortadoğu’da tutum belirlemesinde İsrail lobisinin ne kadar güçlü olduğunu bal gibi bilen AKP iktidarı, hala ısrarla bu gerçeği görmezden gelmeye devam ediyor.

Bunlara ilaveten bir diğer yanlış da, çoktan “istenmeyen adam” ilan edilip gönderilmesi gereken ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın sözlerine inanılması ya da kamuoyuna “ABD yanımızda”yı göstermek için inanılıyormuş gibi yapılması.

Barrack, Gazze, F-35 ve S-400’lerle ilgili ne demişti, hemen kısaca hatırlayalım:

“ABD, Gazze’deki Barış Gücü’nde Türkiye’yi görmek istiyor(…)Türklerin bölgedeki en büyük ve en etkili kara kuvveti operasyonuna sahip olması ve Hamas ile diyalog kanallarının olması nedeniyle, belki de gerilimi düşürmek için güçte yer almaları faydalı olur, uluslararası misyona katkı sağlar(…)Türkiye’nin F-35 programına dönebilmesi için S-400 sistemini artık işletmemesi ve sahip olmaması gerekiyor(…)Bu sorunların (F-35 ve S-400) 2026’nın ilk 4-6 ayı içinde çözülebileceğine inanıyorum.”

Barrack’ın söylediklerinin, hayata geçmesinin mümkün olmayacağına dair açıklamalar ise Başkan Trump’la yediği, içtiği ayrı gitmeyen, golf arkadaşı ABD’li Senatör Lindsey Graham’dan geldi.

21 Aralık’ta Netenyahu ile görüşmesinden sonra Graham’ın ağzından çıkanları, Washington yönetiminin düşüncesi olarak okumak daha doğru olur. Özetleyerek aktaralım:

“Türkiye’ye F-35 vermek hata olur(…)Türkiye’nin Gazze’de istikrar gücünün parçası olabileceği fikri, İsrail’i temelden sarsar. İsrail’de Türkiye’nin bu güce dahil olması konusunda hiçbir siyasi destek yok; sağ-sol fark etmeksizin herkes aynı görüşte. (İsrail devleti ile Netenyahu hükümeti farkını gözetmemenin acı gerçeği gibi). Erdoğan’ın İsrail’e (ve Netanyahu’ya) yönelik açıklamaları kabul edilemez sınırların ötesinde.”

Tüm bunlara ilave olarak, Türkiye’nin F-35 programına geri dönebilmesi için zaten 2019’da çıkarılan yasa uyarınca ABD Kongre’sinin de onayı gerekiyor. Kudüs’te Netenyahu, Miçotakis ve Hristodulidis üçlü buluşması sonrası Kongre’de Musevi, Yunan ve Rum lobilerinin daha da güçlü işbirliği yapacağını unutmayalım.”

Devalüasyon ihtiyacı-İbrahim Kahveci (Karar)

“Kamuoyuna döndüklerinde “iktidarım çok yaşa” diyen bir iş dünyamız var. Kendilerine sorunları söylediğimizde “Ooo siz bilmiyorsunuz, kapalı kapılar ardından neler söylüyoruz neler” diyorlar.

Gerçi kamuoyuna geldiklerinde de bazen mıy mıy mıy derecesinde oldukça şifreli ince, nazik şekilde sorunları söyleyebiliyorlar. Mesela diyorlar ki “Merkez Bankası’nın düşürdüğü faizler piyasada düşmüyor. Bankalar faizleri düşürmüyor”

Yerseniz…

Biri de çıkıp “Yahu piyasada tahvil faizleri düşüyor mu; bankalar neye dayanarak faizleri düşürsün” diye akıl yürütmüyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek bile Mart ayında görüntünün bozulduğunu söylüyor ama Mart ayında ne olduğunu açık ve mert şekilde söylemiyor.

Sizin yerinize ben söyleyeyim: Mart ayında ülkenin iktidar adayı hapse atıldı. Tüm piyasalar allak bullak oldu. Merkez bile faiz artırmak zorunda kaldı. O günden sonra ipler koptu. Kısaca ülkenin riski arttı ve risk artışı faizleri olması gerekenin üzerinde tuttu. Mesele bu.

Hiç mıy mıy mıy etmeye gerek yok. Yargı üzerinden süren süreç ekonomiye çok ama çok ağır darbe vurdu. Bugün yaşadığımız sıkıntıların önemli bir kısmı buradan geliyor.

Haziran 2022’de asgari ücret 250 dolardı. (12 aylık ortalama ise 291 $). Yeni asgari ücret ise bugünkü kur ile 655 $.

Bakın ne güzel değil mi… Asgari ücret dolar bazında iki kattan fazla artırılmış.

12 aylık ortalamalar üzerinden söyleyeyim: Asgari ücret 290 dolardan 558 dolara çıkmış durumda. Hem de 3 yıl içerisinde. İyi ama 1 aylık mutfak masrafı da 300 dolardan 652 dolara çıkmış durumda.

Yani ülkede dolar bazında fiyatlar patladı. Asıl mesele burası.

Hazine bile 150 milyar dolar olan harcamasını 330 milyar dolara yükseltti. Bu artış reel bir artıştan gelmiyor; TL’nin aşırı değerli olmasından geliyor.

Resmi TÜİK enflasyonuna göre ortada bu derece değerli bir TL görülmüyor. Ama açlık sınırı olsun, İTO fiyatları olsun, Hazine harcamaları olsun tüm veriler aşırı değerli TL’ye işaret ediyor.

Bu durum neye yol açıyor?

İthalat yolu ile ürün alıyorsanız mesele değil; dışarısı ucuz. Lakin yurtiçinden mal alıp yurtdışına satıyorsanız yandınız.

1-Yurtiçinde fiyatlar dolar bazında iki kattan fazla arttı

2-Yurtiçinde finansman maliyeti risklerden dolayı bir türlü enflasyona paralel düşmüyor.

Ve siz bu maliyet kalemleri ile yurtdışına ürün satıyorsanız bittiniz demektir. Alırken pahalı ama satarken ucuz fiyatlarla iş yapıyorsunuz demektir.”

Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram

EtiketlendiMedya
Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
Önceki Makale Paranın en güzel tanımı
Sonraki Makale “Komünizm uğruna ölmeye hazırdım”

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

EditörGünlük

Rus sporculara “yarım izin”

Medya Günlüğü
30 Ocak 2026

Mehmet Şüküroğlu çiziyor

Mehmet Şüküroğlu
30 Ocak 2026
Günlük

Bugünkü köşe yazıları

Medya Günlüğü
30 Ocak 2026
EditörGünlük

Kadınlara Taliban işkencesi

Medya Günlüğü
30 Ocak 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?