İnsan zihni belirsizliğe uzun süre dayanabilen bir yapı değildir. Bilmediğiyle karşılaştığında durup beklemektense, o boşluğu anlamla doldurmayı tercih eder.
Bu anlam her zaman bilgiyle kurulmaz; çoğu zaman hikâyelerle, sezgilerle, yarım açıklamalarla ve alışkanlıklarla inşa edilir. Tam da bu nedenle, bilmediğini hikâyeyle telafi etmek yalnızca masum bir bilişsel refleks değil, aynı zamanda tarih boyunca büyük kırılmalara yol açmış ürkütücü bir eğilimdir.
Bilimsel düşüncenin ayırt edici niteliği, bu refleksi dizginleme çabasında yatar. Bilim, “bilmiyorum” demeyi bir zayıflık olarak değil, düşüncenin başlangıç noktası olarak kabul eder. Gündelik akıl yürütme biçimleri ise bilinmeyeni çoğu zaman sabırla askıya almaz; onun yerine hızla bir neden, bir fail ya da bir anlam üretir. Bu üretim süreci belirsizliği ortadan kaldırmaz; yalnızca onu görünmez kılar. İnsan rahatlar, fakat gerçeklik yerinde durur.
Tarih bu eğilimin sayısız örneğiyle doludur. Doğal afetler uzun süre tanrısal cezalar olarak yorumlandı, salgın hastalıklar ahlaki çöküşün sonucu sayıldı, gökyüzündeki düzensizlikler yaklaşan felaketlerin habercisi olarak okundu. Bilgi eksikliği, açıklama ihtiyacını ortadan kaldırmadı; tersine, onu daha saldırgan bir kesinlik arzusuna dönüştürdü. Çünkü bilinmeyen, kontrol edilemeyen demektir ve kontrolsüzlük insan zihni için en rahatsız edici durumlardan biridir.
Evrimsel psikoloji bu noktada önemli bir ipucu sunar. İnsan zihni, hayatta kalma baskısı altında belirsizliği tolere edebilen değil, belirsizliği hızla anlamlandırabilen bireyleri ödüllendirecek biçimde evrilmiştir. Tehlikenin gerçek nedenini bilmektense, ona dair tutarlı bir hikâye üretmek çoğu zaman yeterli olmuştur. Bu eğilim bugün de sürmektedir; ancak modern toplumlarda yeni bir maliyet üretir. “Bilmiyorum” demek, bireysel düzeyde entelektüel bir erdem olsa da, kamusal alanda zayıflık olarak algılanır. Siyasal tartışmalarda, medya söylemlerinde ve sosyal ağlarda belirsizliği kabul eden değil, kesin konuşan kazanır. Böylece hikâye, bilgiden daha hızlı dolaşıma girer; çünkü kesinlik, karmaşıklıktan her zaman daha caziptir.
Modern çağda bu eğilim ortadan kalkmış değildir; yalnızca biçim değiştirmiştir. Komplo teorileri, sahte bilimsel anlatılar ve “alternatif gerçeklikler” bu ihtiyacın güncel tezahürleridir. Karmaşık ekonomik krizler, çok katmanlı jeopolitik süreçler ya da iklim sistemleri gibi zor konular, basit hikâyelere indirgenir. Nedensellik zinciri kısaltılır, belirsizlik kişiselleştirilir ve soyut süreçler somut düşman figürlerine dönüştürülür. Ortaya çıkan anlam, açıklayıcı olmaktan çok yatıştırıcıdır.
Asıl sorun bu hikâyelerin bireysel düzeyde kalmamasıdır. Bilinmeyeni hikâyeyle doldurma alışkanlığı kolektif hale geldiğinde, siyasal kararları, toplumsal yönelimleri ve hatta bilimsel tartışmaları biçimlendirmeye başlar. Tarihte pek çok felaket, eksik bilgiden değil; eksik bilginin üzerine inşa edilmiş aşırı kesin anlatılardan doğmuştur. İnsanlar çoğu zaman yanlış bildikleri için değil, doğruluğundan emin olmadıkları şeylere mutlaklık atfettikleri için zarar verir.
Bilimsel yöntem tam da bu noktada etik bir boyut kazanır. Hipotezin geçici olduğunu kabul etmek, modelin eksik olabileceğini varsaymak ve verinin değişebileceğini gözetmek yalnızca entelektüel bir disiplin değil, aynı zamanda sorumluluk gerektiren bir tutumdur. Bilim de anlatılar kurar; ancak bu anlatılar, kendilerini sürekli düzeltmeye açık olduklarını baştan ilan eder. Gücü, kesinlik iddiasından değil, revizyona açıklığından gelir.
İnsan zihni için bu tutum kolay değildir. Belirsizlikle yaşamak, tamamlanmamışlık hissini kabullenmeyi gerektirir. Bilmediğini kabul eden insan, her zaman biraz savunmasızdır. Hikâye ise güvenlidir; sınırları bellidir, karmaşıklığı sadeleştirir, sorumluluğu azaltır. Tam da bu nedenle hikâyeler bilgiye tercih edildiğinde rahatlatıcıdır; ancak aynı zamanda yönlendirici ve tehlikelidir.
Sonuçta ürkütücü olan bilinmeyenin varlığı değil, bilinmeyenin kesinlik kisvesiyle dolaşıma sokulmasıdır. Hikâyeler insanı ayakta tutabilir; fakat bilginin yerine geçtiğinde onu yanlış yönlere de sürükleyebilir. Gerçek ilerleme, her boşluğu doldurmakta değil, bazı boşlukları olduğu gibi bırakabilme cesaretinde yatar. Çünkü bazen en dürüst tutum, anlatacak bir hikâye bulamadığında susmayı bilmektir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
