İkinci Dünya Savaşı’nın küllerinden doğan o eski dünya düzenini hatırlayın. Her şey ne kadar “basit” ve “elle tutulur”du, değil mi?
Sistem, ham maddeyi ucuza kapatıp, fabrikada işleyip, nihai ürünü pahalıya satmak üzerine kurulu klasik bir teraziyle tartılıyordu. O dönemde finans, sadece sanayinin yağıydı; çarklar dönsün diye vardı. Bir CEO için finansman demek, banka müdürüyle pazarlık yapıp yatırım kredisini ucuza kapatmaktan ibaretti. Doğrudan yabancı sermaye dediğimiz kavram ise henüz emekleme aşamasındaydı.
Ancak GATT (Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması) gibi mekanizmaların, geçici bir pansuman zannedilirken küresel ticaretin ana damarı haline gelmesiyle baraj kapakları açıldı. Ticaret hacmi patlarken, sermaye de milliyetini ve sınırlarını kaybetti.
İşte bu kırılma bizi, bugün “finans kapitalizmi” ya da daha doğru tabiriyle “fon kapitalizmi” dediğimiz o vahşi evreye taşıdı. Artık para, üretimden değil, paranın kendisinden kazanılıyor. Fabrika bacasından çıkan dumanın yerini, borsalardaki saniyelik işlem hacimleri aldı. Fakat kapitalizm, sanayi ve finansın bu “kutsal ittifakı” üzerinde zafer sarhoşluğu yaşarken, burnunun ucundaki iki devasa tsunami dalgasını göremedi.
Üçüncü ve en tehlikeli ayak: “Veri”nin diktatörlüğü
Kapitalizmin evriminde geldiğimiz nokta, Sanayi Devrimi’nden çok daha radikal bir kopuşu işaret ediyor. Artık denklemin en kritik değişkeni ne petrol ne de dolar; “bilgi”.
Bilgi ekonomisi, sessiz sedasız kapitalist sistemin üçüncü ve en baskın ayağı oldu. Klasik iktisat teorisinin o meşhur üçlüsü (Land, Labour, Capital) yerini “bilgi’ye (Knowledge) bıraktı. Bugün karşımızda sanayi, fon ve bilginin iç içe geçtiği, hibrit ve kontrolü imkânsız bir “tekno-kapitalizm” var. Eskiden pazarı kontrol eden kraldı; şimdi ise “bilgi”yi kontrol eden imparator. Bir çip kriziyle otomotiv devlerini dize getiren, bir algoritma değişikliğiyle hükümetleri sarsan bu yeni güç, klasik kapitalizmin kurallarını yeniden yazıyor. Bilgi, artık bir üretim faktörü olmaktan bile çıktı; bizzat silahın kendisi haline geldi.
Batı’nın kâbusu: “Tek devlet iki sistem” ve Çin ejderhası
Kapitalizmin hesaplayamadığı, hesaplasa da kibrinden dolayı ciddiye almadığı ikinci ve en sarsıcı gelişme ise şüphesiz Çin gerçeğidir.
Batı, Çin’i yıllarca “dünyanın ucuz atölyesi” olarak gördü. Onlar üretecek, Batı tüketecekti. Ancak Pekin, “tek devlet, iki sistem” adını verdiği o hibrit modelle, hem devlet kapitalizmini (sosyalizm) hem de piyasa ekonomisini aynı potada eriterek dünya iktisat tarihine görülmemiş bir çentik attı.
Mesele artık Çin’in ne kadar çelik ürettiği değil. Mesele, Çin’in yapay zekâda, kuantum bilgisayarlarda, 5G ve 6G altyapısında, yani “bilgi kapitalizminde” Batı’nın tekelini kırmış olmasıdır. Çin artık Batı’nın teknolojisini kopyalayan bir “taklitçi” değil; Huawei ile, TikTok ile, uzay programlarıyla oyunun kurallarını koyan bir “oyun kurucu”dur. Batı’nın “serbest piyasa” diyerek kutsadığı kurallar, Çinli şirketler pazarı domine etmeye başlayınca bizzat Batı tarafından rafa kaldırılıyor. İroni tam da burada.
Trump: Bir “arıza” değil, sistemin “imdat çekici”
Bu tablo, kapitalizmin iç çelişkilerini sürdürülemez bir noktaya taşıyor. Pasta küçülmüyor belki ama masadaki aç oyuncu sayısı artıyor ve en büyük dilimi isteyen oyuncu artık masanın diğer ucunda oturan “Doğulu”.
Tarih bize şunu öğretir: Kapitalizm ne zaman tıkansa, ne zaman kâr oranları düşse ve pazarlar doysa, sistem kendini ancak bir “yıkım ve yeniden inşa” süreciyle, yani savaşla (sıcak veya soğuk) temize çekebilir.
Tam bu noktada Donald Trump figürüne parantez açmak şart. Ana akım medyanın onu sadece bir “delilik”, “popülizm” veya “öngörülemezlik” üzerinden okuması büyük bir entelektüel körlüktür. Aksine Trump; kapitalizmin bu çıkmaz sokağını, Amerikan hegemonyasının eridiğini ve “küreselleşme” masalının artık Amerika’ya kaybettirdiğini en net gören isimdir.
Trump’ın gümrük duvarları, “Önce Amerika” sloganı ve Çin’e karşı başlattığı ticaret savaşı, bir kapris değil; sistemin duvara toslamak üzere olduğunu gören bir iş adamının “imdat çekicini” indirmesidir. O, liberal masalları bir kenara bırakıp, yaklaşan paylaşım savaşında ülkesini tahkim etmeye çalışıyor.
Yeni bir paylaşım savaşının eşiğindeyiz
Dünya, bilgi, fon ve sanayi kapitalizminin iç içe geçtiği bu amansız rekabette, yeni ve çok daha tehlikeli bir paylaşım savaşının eşiğinde. Bu savaş, sadece tankla tüfekle değil; çip yasaklarıyla, SWIFT sisteminden çıkarmalarla, siber saldırılarla ve ticaret koridorlarının (Kuşak-Yol vs.) kontrolüyle veriliyor.
Kapitalizm, hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu o “yeni kaosu” kurgularken, bizler sadece ticaretin değil, jeopolitiğin de kökten değiştiği, kartların yeniden dağıtıldığı sancılı bir doğum sürecine tanıklık ediyoruz. Ve unutmayalım; filler tepişirken, ezilen yine çimenler, yani gelişmekte olan ve stratejisini doğru kuramayan ülkeler olacaktır.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
