Yıl 1937. Taksim’de ahşap bir köşk. Köşkte, eşini yıllar önce kaybetmiş bir anne ve gözünden sakındığı 19-20 yaşındaki kızı.
Anne, Osmanlı’nın son kadın bestekârlarından Bedriye Hanım. Kızı Melek’in de annesi gibi Türk müziğine ilgisi ve çok güzel bir sesi var. Bedriye Hanım Taksim’deki evinde her hafta, o zamanlar “hanende” ve “sazende” diye anılan müzisyenleri konuk ediyor; beraber müzik sohbetleri yapıyor, yeni bestelerin üzerinden geçiyorlar. Bu gelenek çok uzun yıllar devam ediyor. Melek her hafta konuklara katılmıyor, ancak özel bir davetli varsa annesine ve müzisyenlere eşlik ediyor.
Günlerden bir gün, müzisyenlerden biri özel bir konuk getiriyor. Bedriye Hanım konuğu tanımıyor ama kusursuz bir şekilde ağırlıyor. Kızı Melek’i de alıyor yanına, onlara eşlik etsin diye. Melek o gün güzel sesini bu özel konuktan esirgemiyor. Dakikalarca klasik Türk müziği eserleri çalınıyor, söyleniyor. Saat ilerliyor, şehre akşam çöküyor. Konuklar ve müzisyenler evden ayrılıyor, köşkün kapısı uzun bir geceye kilitleniyor.
Ta ki sert bir biçimde yeniden çalınana kadar.
O saatte birilerinin gelmesine alışık olmayan, üstelik de kimseyi beklemeyen Bedriye Hanım biraz da korkarak aralıyor köşkün kapısını. Karşısında sırım gibi iki delikanlı, zaptiye. “Bu evde bir genç kız varmış. Gazi Paşa saraya davet ediyor, sizi almaya geldik.”
Bedriye Hanım da Melek de şaşkın. Ama emir büyük yerden. Ata’nın davetine “hayır” demek ne mümkün…
Dolmabahçe’nin o görkemli salonlarından birinde, hep bir masal gibi dinlediğimiz o kalabalık sofralardan birinde oturuyor Atatürk. Yanında şık hanımlar, şık beyler.
“Hoş geldin çocuk,” diyor Melek’e. Sofraya buyur ediyor.
Genç Melek şaşkınlıktan ve hayranlıktan yaprak gibi titriyor elbette. Ve o an öğreniyor; meğer o gün evlerinde konuk ettikleri hanım, Ata’nın manevi kızlarından Afet İnan’mış. Akşam saraya döndüğünde “Paşam, bugün genç bir kızın sesini dinledim, mutlaka siz de dinlemelisiniz” demiş. Ata da “Çağırın gelsinler” emrini vermiş, bunun üzerine yaverler Melek ile annesini saraya getirmiş.
Ata sesini dinlemek istiyor Melek’in. “Hangi şarkıyı söylersin bize çocuk?” diye soruyor. “Siz hangi şarkıyı arzu ederseniz,” diyor Melek, ürkek. “Mâni Oluyor’u biliyor musun”? “Elbette Paşam”.
Annesinin udunun tellerinden yükselen ses, Melek’in sesine karışıyor ve o ilk şarkı çınlıyor sarayın duvarlarında.
Şefkatli bakış
Yıllar sonra verdiği bir röportajında Melek o günü anlatırken, hiç korkmadığını, Atatürk’ün o heybetli duruşunun altında yumuşacık bir insan olduğunu daha ilk görüşte anladığını anlatıyor. Yanlış bastığı her notada, kaçırdığı her usulde annesi Bedriye Hanım Melek’e kızarken Ata’nın şefkatle ona baktığını ve “Hoş gör Bedriye Hanım, hoş gör” dediğini söylüyor. Hatta bu nedenle annesinin Soyadı Kanunu çıktığında aldığı Şerbetçigil soyadını, Ata’nın bu hitabından ötürü Hoşgör olarak değiştirdiğini anlatıyor.
O gece, Melek’in Atatürk’ü son görüşü olmuyor. Atatürk, Türk müziğine müthiş yeteneği olan Melek’i sonrasında defalarca dinliyor ve onu, yakında düzenli yayına geçmesi planlanan Ankara Radyosu sınavlarına girmeye teşvik ediyor.
Sınavlarda başarılı olan Melek, radyonun ilk sanatçıları arasında yer almakla kalmıyor; küçücük yaşta kaybettiği babasının yerine koyduğu Ata’sı, onu bizzat bir konserinde dinlemeye de geliyor. Ancak ne yazık ki o konser, Melek’in Ata’sını son görüşü oluyor. Radyonun kuruluşunun üzerinden çok zaman geçmeden Ata son yolculuğuna çıkıyor.
Ankara Radyosu resmî olarak 28 Ekim 1938’de, yani bugünden tam 88 yıl önce açılıyor. Sayıların tesadüfü mü dersiniz, bilemem; anneannem Melek de 88 yaşında, yine bir ekim günü son yolculuğuna çıkıyor.
Ben Atatürk’ü ilk ondan dinledim. Bu ulusu borçlu olduğumuz büyük bir dâhinin önce insan yanını tanıdım. Sonra değerlerini öğrendim; sizler gibi okulda, kitaplarda, öğretmenlerimin anlattıklarında. Cumhuriyet nedir, bildim büyüdükçe. Bildikçe daha çok bağlandım; bağlandıkça Atatürk’e, o eşsiz armağanın mimarına daha çok hayran kaldım.
Cumhuriyet, millî egemenlik demek. Gücünü milletten alan demek. Nefes almak gibi özgür olmak demek. Adı, dini, dili, rengi, müziği ne olursa olsun eşit olmak demek.
Cumhuriyet aynı zamanda nihavent makamı demek; neşeyi ve hüznü aynı anda içinde barındıran, geçmişe bakıp geleceğin umudunu taşıyan. Cumhuriyet uşşak makamı demek; ayrılıkları, kayıpları anlatan. Cumhuriyet rast makamı demek; kendinden emin, sapasağlam, dimdik duran; sarsılsa da yıkılmayan, her seferinde yeniden ayağa kalkan. Cumhuriyet hüzzam makamı demek; bazen incecik bir sızı, bir derin iç çekiş, biraz hüzün…
Ve tüm bu makamlar bir araya geldiğinde müthiş bir ezgi çıkıyor ortaya; tam da Cumhuriyet gibi: bazen coşkulu, bazen ağır ama hep umut dolu…
Ve Cumhuriyet’in yetiştirdiği biz çocuklar da kuşaklarca hep kendi sesini arayan, kendi sesini bulan birer ezgiyiz aslında.
Sözlerimi Atamızın bir cümlesini tekrarlayarak bitirmek istiyorum:
“Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”
Nice 103 yıllara… Bayramımız kutlu olsun.
Not: Görsel yapay zekâyla üretilmiştir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
