Uzun yıllar boyunca Amerikan gücü, kazanmak üzerinden tanımlandı. Yeni pazarlar açmak, yeni ittifaklar kurmak, rakipleri geride bırakmak ve küresel düzeni kendi lehine genişletmek bu gücün doğal refleksleriydi.
Bugün ise Washington’un hamlelerine bakıldığında, bu reflekslerin belirgin biçimde değiştiği görülüyor. Artık mesele yeni alanlar kazanmak değil; mevcut alanları rakiplere kaptırmamak. ABD dış politikasının son dönemdeki sertleşmesi, dağınık ve zaman zaman tutarsız görünen adımları, bir güç patlamasından ziyade bir kontrol kaybı korkusuna işaret ediyor.
Venezuela’da artan baskı, enerji ve finans alanındaki agresif hamleler, Grönland gibi sembolik ama stratejik önemi yüksek bölgeler üzerinden yürütülen talepler, aynı zihinsel çerçevenin parçası. Bu hamlelerin ortak noktası, genişleme arzusundan çok zaman kazanma ihtiyacını yansıtması. ABD artık oyunu büyütmekten ziyade, oyunun kurallarını mümkün olduğunca uzun süre kendi lehine sabit tutmaya çalışıyor. Bu, bir çöküş göstergesi değil; fakat gücün yön değiştirdiğini açıkça gösteren bir eşik.
Venezuela: Tam kopuşun önüne set çekmek
Venezuela dosyası uzun süredir ABD dış politikasının en sert başlıklarından biri olarak ele alındı. Yaptırımlar, diplomatik izolasyon ve rejim değişikliği söylemleri, Washington’un bu ülkeyi baskı yoluyla hizaya getirme arzusunu yansıtıyordu. Son dönemde ise tonun belirgin biçimde değiştiği görülüyor. ABD, Caracas’la sınırlı temas arayışlarını artırırken, bunu bir normalleşme jesti olarak değil, jeopolitik bir zorunluluk olarak ele alıyor.
Bu noktada belirleyici olan unsur, Venezuela’nın iç siyasetinden çok dış yönelimidir. Uzayan ekonomik ve siyasal kriz, ülkeyi giderek Çin ve Rusya eksenine daha fazla yaklaştırdı. Enerji altyapısından finansman kanallarına, askeri iş birliklerinden teknoloji transferine kadar pek çok alanda bu iki aktörün nüfuzu derinleşti. ABD açısından risk tam da burada başlıyor. Venezuela’nın tamamen rakip güçlerin uzun vadeli arka bahçesine dönüşmesi, yalnızca Latin Amerika dengelerini değil, küresel enerji piyasalarının jeopolitiğini de kalıcı biçimde etkileyebilir.
Washington’un son dönemde attığı adımlar, bu nedenle bir geri çekilme değil; tam kopuşu geciktirme hamlesi olarak okunmalı. Yaptırımların esnetilmesi, sınırlı enerji iş birliklerine göz yumulması ve diplomatik temasların sürdürülmesi, rejimi dönüştürmeye değil, Venezuela’nın bütünüyle Çin-Rusya eksenine yerleşmesini engellemeye yöneliktir. Burada amaç, kontrol etmek değil; tamamen kaybetmemektir.
Grönland: Sessiz coğrafyanın stratejikleşmesi
İlk bakışta Venezuela ile ilgisiz gibi görünen Grönland meselesi, aslında aynı stratejik mantığın farklı bir yüzünü temsil eder. Grönland, uzun yıllar boyunca küresel siyasetin periferisinde kalan, sembolik önemi sınırlı bir coğrafya olarak algılandı. İklim krizinin etkileriyle birlikte bu algı hızla değişti. Arktik buzullarının geri çekilmesi, yeni ticaret yollarını, enerji rezervlerini ve nadir maden alanlarını erişilebilir hâle getirdi.
Bu dönüşüm, Grönland’ı sessizce büyük güç rekabetinin eşiğine taşıdı. Çin’in altyapı yatırımlarına ve madencilik projelerine yönelik ilgisi, Rusya’nın Arktik’te artan askeri varlığı ve Avrupa’nın gecikmiş farkındalığı, ABD açısından stratejik bir alarm yarattı. Washington’un Grönland’a yönelik ilgisi, zaman zaman yüzeysel biçimde “toprak satın alma” söylemine indirgenmiş olsa da esas mesele çok daha yapısaldır.
ABD açısından Grönland, doğrudan hâkimiyet kurulacak bir alan değil; rakiplerin nüfuz kurmasının engellenmesi gereken bir eşik coğrafyadır. Bu nedenle verilen mesajlar, hukuki ve diplomatik sınırları zorlamaktan çok, jeostratejik farkındalık üretmeye yöneliktir. Burada da Venezuela dosyasında olduğu gibi amaç genişlemek değil, kontrolsüz biçimde geride kalmamaktır.
Ortak çerçeve: Eşik alanları kaybetmeme stratejisi
Venezuela ve Grönland örnekleri birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo nettir. ABD’nin bugünkü stratejisi, klasik emperyal genişleme refleksinden ziyade, eşik alanları yönetme çabasına dayanır. Bu alanlar ne tamamen merkezîdir ne de bütünüyle çevresel; aksine, rakip güçlerin nüfuz kurabileceği gri bölgeler olarak tanımlanabilir.
Bu bağlamda Washington, yüksek maliyetli doğrudan müdahaleler yerine esnek, zamana yayılan ve çoğu zaman çelişkili görünen hamleleri tercih ediyor. Diplomasi, enerji politikaları, ticari düzenlemeler ve sembolik güç gösterileri bu nedenle yeniden önem kazanıyor. Güç daha az görünür hâle geldikçe etkisini kaybetmiyor; aksine, daha kalıcı ve daha zor teşhis edilen bir forma bürünüyor.
Çin perspektifi: Sessiz genişleme sabırlı strateji
Bu tabloyu tamamlamak için Çin perspektifine bakmak gerekir. Pekin’in son yıllardaki küresel stratejisi, ABD’den farklı olarak yüksek sesli müdahalelere değil, uzun vadeli ekonomik ve altyapısal nüfuza dayanıyor. Çin, Venezuela gibi kriz içindeki ülkelerde ideolojik dönüşüm arayışından çok, ekonomik bağımlılık ilişkileri kurmayı tercih ediyor. Aynı yaklaşım Arktik bölgesinde de geçerli. Çin kendisini “Arktik’e yakın ülke” olarak tanımlarken, hukuki sınırları zorlamadan fiili varlık üretmeye çalışıyor.
Bu strateji, ABD açısından en zorlayıcı meydan okumayı oluşturuyor. Çünkü Çin’in hamleleri ani krizler yaratmıyor; tersine, zaman içinde normalleşen bir nüfuz alanı inşa ediyor. Washington’un Venezuela ve Grönland’daki refleksi, büyük ölçüde bu sessiz genişlemeye karşı gecikmiş bir dengeleme çabasıdır. ABD artık Çin’i durdurmak değil, alanı tamamen ona bırakmamak üzerine konumlanıyor.
Gücün gürültüsüz hâli
Bu tabloya bakıldığında, “ABD zayıflıyor mu?” sorusu giderek anlamını yitiriyor. Asıl sorulması gereken, ABD’nin nasıl bir güç formuna evrildiği. Washington bugün kazanan bir imparatorluk gibi davranmıyor; kaybetmemek için alan daraltan bir merkez gibi hareket ediyor. Bu fark küçük görünse de, küresel siyasetin yönünü belirleyen temel ayrım tam da burada yatıyor.
Venezuela örneğinde görülen baskı, yalnızca enerji kaynaklarına erişimle açıklanamaz; Çin’in Latin Amerika’daki nüfuzunu sınırlama çabasının bir uzantısıdır. Grönland meselesi ise askeri veya ekonomik kazançtan çok, Arktik’te şekillenen yeni jeopolitik hattın kontrol dışına çıkmasını engelleme refleksiyle ilgilidir. Bu hamlelerin hiçbiri yeni bir düzen kurmaya yönelik değil; mevcut düzenin çözülmesini yavaşlatmaya yöneliktir.
Bu nedenle ABD artık kazanmaya oynamıyor demek eksik olur; kaybetmenin maliyetini yönetmeye oynuyor demek daha doğru. Bu strateji kısa vadede etkili olabilir, hatta bazı alanlarda sonuç da üretebilir. Ancak uzun vadede savunma refleksiyle kurulan güç, anlatı üretmekte zorlanır. Güç devam eder, fakat ikna azalır. Kontrol sürer, fakat meşruiyet aşınır.
Bugün dünya tam da bu eşiği yaşıyor. ABD hâlâ masada, hâlâ belirleyici ve hâlâ güçlü. Fakat artık oyunu genişleten değil, oyunun dağılmasını geciktiren bir aktör olarak. Tarihsel olarak bu tür anlar, ani çöküşlerin değil; uzun ve sessiz dönüşümlerin başlangıcıdır. Kazanmak ile kaybetmemek arasındaki fark, bir imparatorluğun geleceğini belirleyen en hassas çizgidir ve Amerika şu anda tam bu çizginin üzerinde yürüyor.
Grönland görseli: www.midjourney.com
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
