Perşembe, 5 Kas 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
GünlükManşet

Bugünkü köşe yazılarından

Medya Günlüğü
Son güncelleme: 5 Kasım 2026 07:31
Medya Günlüğü
Paylaş
Paylaş

Türkiye’ye bir darbe de Amerika’dan-Murat Muratoğlu (Nefes)

Dostum Trump…

Hâlâ Beyaz Saray’daki koltukta oturuyor. Zira altındaki koltuk artık gıcırdıyor.

Amerikalı seçmen hayat pahalılığından ve şubatta başlayan İran savaşının maliyetinden bunalmış; faturayı Trump’a kesti.

Demokratlar hem Temsilciler Meclisi’ni hem Senato’yu aldı. Yani Amerikalıların deyişiyle Trump artık “Topal ördek”. Türkçesi, “Sözü geçmeyen başkan”… İyi de bize ne? Turuncu ördek Washington’da topalladı, derdi niye Ankara’ya gerdi?

Köşeye sıkışmış Trump’ın İran cephesinde çıkaracağı yeni bir yangın, sınırımızda uçuşan füzeler ve fırlayan petrol fiyatları demektir.

Petroldeki her 1 dolarlık artışın Türkiye’nin enerji faturasına 400 milyon dolar yazdığını hatırlatmama gerek var mı?

Daha da fenası… Direkt Türkiye-Amerika ilişkileri…

Normal şartlarda Türkiye’nin altı tane F-35 savaş uçağı var. Parası ödenmiş… Az buz da değil… Bir buçuk milyar dolara yakın… Yıllardır Amerikan hangarında tozlanıyorlar.

Trump temmuzda Ankara’ya geldi. Erdoğan’ın yanına oturdu. Kameralara “Dostlarımıza yaptırım uygulamak istemeyiz, kaldıracağız” dedi.

F-35’i sorduklarında olumlu baktığını ima edip “Değerlendiririz” dedi… İsrail itiraz etti, aldırmadı.

Zirveden hemen önce de KAAN’ın motorlarına Kongre’den gelen itirazı yok sayıp satışı yürütmüştü.

Haliyle Ankara’da moraller yerindeydi. Hesap belliydi… Trump güçlü, partisi Kongre’de çoğunlukta… Söz verdi mi? Verdi! Yani sorun büyük ihtimalle halledildi!

Gelgelelim Amerika’da başkanın “Verdim gitti” demesiyle iş bitmiyor. Kasayı da yasayı da Kongre tutuyor!

F-35 yasağı bir Kongre yasası… Türkiye S-400’ü elinde tuttukça uçak yok. Yaptırımın kalkması da Kongre incelemesinden geçmek zorunda.

Trump’ın partisi çoğunluktayken bu imza mümkündü…

Şimdi memur değişti…

Artık neredeyse olası yardımların ve katkıların neredeyse tamamı Türkiye karşıtı kongrenin uhdesinde…

Ahmet hakkında konuşmamız lazım-Barış Terkoğlu (Cumhuriyet)

Gazeteyi açıyorum. Yeni Şafak’ta Aydın Ünal’ı okuyorum. Dünya görüşlerimiz çok farklı. Ama fon meselesinde tepkilerden duyduğu rahatsızlığı anlatıyor. Haklı. Televizyonu açıyorum. İçişleri Bakan Yardımcısı Bülent Turan’ı dinliyorum. Dünya görüşlerimiz çok farklı. Ama fon vurgununa kendi camiasından katılanları hedef alıyor. Katılıyorum. Her iki isimle de oturup bir çay içmişliğim yok. Ancak görüşlerine katılmasam da hatta birbirimizle bir gün kavga etsek de bana en kötü senaryo şehir meydanında düello yapmak olur gibi geliyor. Ben kılıç kullanmayı bilmediğim için kesinlikle kaybeden olurum. Ama beni düelloda ölmek hiç korkutmuyor ancak başka bir şey çok ürkütüyor.

Şöyle anlatayım… 

Pazartesi günü Onlar yayınındayken ilginç bir şey oldu. Masadaki üç arkadaşım fon krizinde muhalefetin sessizliğini eleştiriyordu. Haksız da değiller. Benim de dikkatimi çekiyor. Gerçekten de muhalefet, krizin başlangıcında, Fatma Betül Sayan Kaya gibi isimleri ilan ederken yeni isimler için birkaç kez milat verdi, ardından geri çekildi. Bu kadar değil… Kimi dönemlerde iktidarla yumruk yumruğa olan, kamuoyu önünde “açıklıyorum” diye başlayarak en kritik dosyaları duyuran milletvekilleri de son dönemde garip bir sessizlik orucu içinde. Daha ilgincini söyleyeyim… Süreçlerin içinde olduğum için biliyorum, muhalefetin televizyonlara iyi reyting getirmesiyle bilinen kimi vekilleri de son dönemde çeşitli bahanelerle ekranlarda görünmeyi reddediyor. İşte masadaki arkadaşlarım “Dokunulmazlıkları var, neden suskunlar” diye eleştirilerini sıralarken ben bunları düşünerek dalıp gitmiştim. Derken… Önümdeki telefona gelen mesajla kendime geldim. Yazan, uzun yıllardır TBMM’de çalışan arkadaşımdı. “Neler olduğunu anlamıyor musunuz” diyordu. “Neler oluyor” dedim. Başladı anlatmaya… Evet, vekillerin dokunulmazlığı vardı, evet haklarında soruşturma açılması için bile izin alınması gerekiyordu, evet bir vekilin konuşurken “Başıma bir şey gelir mi” diye düşünmesine gerek yoktu.

Gelgelelim…

Ailelerinin dokunulmazlığı yoktu. Bana bir liste gönderdi. Kimi vekilin yaptığı bir açıklamadan sonra eşi hedef alınmıştı. Öbürünün çocuğuna ağır saldırılar yapılmıştı. Kimi özel hayatıyla kimi iş ilişkileriyle sınanmıştı. Kısacası vekillere dokunulmazlıkları nedeniyle dokunulamazken, aileleri ve özel arkadaşlıkları ya da ilişkileri hedef oluyor, vekiller kıskaca alınıyordu. Böylece susturuluyorlardı.

Program bitince önümdeki dosyayı açtım, “Artık Ahmet hakkında konuşmamız lazım” dedim.

Sosyal medyayı takip ediyorsanız biliyorsunuz. Ahmet Şık, fon krizi üzerinden adalet bakanı ile kavga halinde. Çeşitli ithamlarda bulunuyor. Elbette daha önce de çok kez bakanlarla vekiller arasında sert polemiklere defalarca tanık olduk. Konumuz bu değil. Bakanlar da isterlerse vekillere yanıt verebilir, dava açabilir, karşı iddialarda bulunabilir. Konumuz bu da değil.

Önümdeki mahkeme dosyası başka…

Kapağını açmadan önce gördüğüm şeyi söyleyeyim. Ahmet Şık hakkında, iddialarının ardından, sosyal medyada bir trol saldırısı başladı.

Kamuda ‘maaş reformu’ tuzağı-Erkan Aydoğanoğlu (Evrensel)

2027 Yılı Cumhurbaşkanlığı yıllık programında yer alan, kamuda maaş yapısının “görev, yetki, iş güçlüğü ve sorumluluk düzeylerine göre yeniden düzenlenmesi” hedefi, kamu emekçileri arasında geniş bir tartışma başlattı. İktidara yakın çevreler bu başlığı geleneksel bir “maaş reformu” müjdesi olarak sunarken, iktidarın bu konudaki sicilini ve geçmiş pratiklerini yakından bilen kamu emekçileri derin bir endişe taşıyor.

Son 25 yılda “kamu personel rejiminde reform” adı altında hayata geçirilen düzenlemelerin kamu çalışma rejiminde yarattığı tahribat düşünüldüğünde; bilinçli kamu emekçileri haklı olarak “Bu işte kesin bir bit yeniği var” diye düşünüyor.

Kamu emekçilerinin haklı şüphesinin en somut ve tarihsel kanıtı, 2011 yılında benzer bir “ücret adaleti” ve “sadeleştirme” vaadiyle ilan edilen 666 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) deneyimi ile yaşandı. Kasım 2011’de “Eşit işe eşit ücret” sloganıyla hayata geçirilen bu KHK, kamuda adalet sağlamak bir yana, mevcut hakları tırpanlayan bir araca dönüştürüldü. Kurumların kendine has uzmanlık ve çalışma koşullarından doğan ikramiyeler, mesai ücretleri ve ek ödemeler “eşitleme” politikası ile sınırlandırılırken, düşük ücretlilerin maaşını yükseltmek yerine yüksek tazminatlı çalışanların kazanılmış hakları aşağıya çekildi. Süreç sonunda Anayasa Mahkemesi (AYM), kazanılmış hakların kararname ile düzenlenemeyeceği gerekçesiyle pek çok hükmü iptal etti.

Siyasi iktidarın kamu personel rejimindeki geçmiş pratikleri incelendiğinde; “esneklik”, “performans” ve “iş güçlüğü” gibi buram buram piyasacılık kokan kavramların, kamuda objektif ölçütlerden uzak, tamamen siyasi ve idari takdire dayalı bir istihdam yapısı oluşturmayı hedeflediği açıkça görülüyor. Kamuda liyakat sisteminin ve güvenceli kadro yapısının adım adım tasfiye edildiği, mülakat tartışmalarının, torpil ve kayırmacılık uygulamalarının eksik olmadığı mevcut düzende; “sorumluluk” ve “iş güçlüğü” gibi kriterlerin kimler tarafından, neye göre belirleneceği apaçık ortada.

Geçmişte yapılan benzer düzenlemelerin kamu emekçilerinin mali haklarını korumaktan çok, bütçedeki personel maliyetini azaltma aracı olarak kullanılmış olması, atılması planlanan adımların bir anlamda “aşağıda eşitleme” mantığına dayandığını gösteriyor. Üstelik önümüzde ibretlik bir Öğretmenlik Mesleği Kanunu (ÖMK) örneği var: ÖMK ile aynı okulda, aynı ders saatinde ve aynı sorumlulukla sınıfa giren öğretmenleri “uzman” ve “başöğretmen” ünvanlarıyla ayrıştırıp derin maaş uçurumları yaratan bir anlayışın, tüm kamuda “eşit işe eşit ücret” sağlayacağına inanmak en hafif tabiriyle saflık olur.

Altın ve gümüşte ayrışma derinleşiyor-Ufuk Korcan (Dünya)

Altın ve gümüşte son günlerde yaşanan sert satışlar, değerli metallerde yükse­liş beklentilerinin önüne kısa vadeli riskleri çıkardı. Ocak ayında tarihi zirvelerini gören iki metal, yüksek enerji fiyatlarının enflas­yon endişelerini artırması ve ABD Merkez Bankası’nın (Fed) faizleri uzun süre yüksek tutabileceği beklentisiyle baskı altında kal­dı. Üstelik geleneksel olarak güvenli liman talebini desteklemesi beklenen jeopolitik gerilimler, bu kez petrol ve tahvil faizleri üzerinden altın ve gümüşün aleyhine çalış­tı. Altının ons fiyatı 27 Ekim’de 4 bin 63 do­ların üzerini test ettikten sonra satış baskı­sına girdi. 30 Ekim Cuma günü yüzde 3.3’ü aşan günlük kayıpla 3 bin 876 dolara kadar gerileyen altın, haftayı yaklaşık yüzde 2.9 düşüşle tamamladı. Böylece 4 haftalık kayıp yüzde 6’nın üzerine çıktı.

2 Kasım’da petrol fiyatlarındaki gerileme­nin enflasyon endişelerini hafifletmesiyle yüzde 2’nin üzerinde tepki yükselişi yaşan­sa da bu hareket kalıcı olmadı. Gümüşte ise kayıp daha belirgin. Ekim ayının son günle­rinde 50 doların altına inen ons gümüş, 11 ayın en düşük seviyesini gördü. Gümüşün altına kıyasla daha sert değer kaybetmesi, sanayi talebine ilişkin endişelerin ve yüksek faiz beklentisinin daha fazla baskı yarattığı söyleniyor. Altın fiyatlarındaki geri çekil­menin arkasında güçlü dolar, yükselen ABD tahvil getirileri ve Fed’in faiz artırabileceği beklentisi bulunuyor. Piyasalar aralık ayın­da Fed’den faiz artırımı ihtimalini de fiyat­lamaya başladı. Getiri sağlamayan altının cazibesi, faizlerin yüksek kalacağı beklenti­siyle zayıflıyor.

Bununla birlikte altın cephesinde orta ve uzun vadeli desteğin tamamen ortadan kalktığını söylemek güç. Dünya Altın Kon­seyi, üçüncü çeyrekte merkez bankalarının altın alımlarının yüzde 42 artarak 321 tona ulaştığını açıkladı. Yılbaşından bu yana net alımlar 675 tona yükselirken, 2026 yılı mer­kez bankası alımlarının geçen yılki 848 ton­luk seviyeye en azından ulaşması bekleni­yor.

Semtin takımı Liverpool’u yendi-Müslüm Gülhan (BirGün)

Öğleden sonra arkadaşım İbrahim ile buluşmak için Kadıköy’e geçmiştim; oturup sohbet etmek ve bir şeyler içmek için…

Vapurla Beşiktaş’tan geçtiğim için Boğa Heykeli’ne doğru yürürken sarı-lacivert formalı, eşofmanlı, montlu ve yağmurluklu taraftarların yavaş yavaş Kadıköy’ün içine doğru gelmeye başladıklarını gördüm. Kimi ailesiyle, kimi arkadaş grubuyla, kimi de sevgilisiyle gelmişti…

Çok önemli bir maç vardı: Şampiyonlar Ligi grup aşamasında Liverpool’a karşı oynanacak bir maç. Kolay değil; Premier Lig efsanesi, dünya futboluna damga vurmuş bir takımı ağırlamak…

İçinde bulunduğu durum itibarıyla sıkıntılı bir süreç yaşayan Fenerbahçe, hem bu durumu bertaraf edecek bir çıkış ararken hem de yeni anlaştığı antrenörle neler yapabileceğini merakla beklemekteydi.

Her ne olursa olsun, maç öncesi Kadıköy bir panayır havasındaydı. Hava kötü olmasına rağmen enerjileri yüksek olan taraftar topluluğu, büyük bir sadakat duygusuyla takımını desteklemeye gelmişti. Metrodan, Metrobüs’ten, vapurdan ve otobüsten gelenlerin hepsi çarşıya karışıyordu. Sürekli oturdukları veya buluşabilecekleri mekanlara yürüyüş mesafesinde ulaşmaları çok kolaydı. Neredeyse artık rutin bir ilişkiyle esnaf üzerinde bir bağ kurarak, alışkanlıklarını maç öncesinde de devam ettirip maça giriş saatini bekliyorlardı.

Bu durum bir sosyal iletişimdi; bir nefes alabilecekleri ve hobilerini rahatlıkla yaşayabilecekleri bir konfor alanı içermekteydi. Bu ortam kolay oluşmadı. Tarihsel bir süreç bu konumları belirlerken, stadın konumu da ana çıkış noktası olmaktadır. Hedef stat ve maç olduğu için bu iletişim ve birliktelikler kendiliğinden oluşmakta.

Liverpool’u 3-2 yenmek, üstelik iki kere geriye düşüp geri gelerek öne geçmek çok kolay bir şey değil. 3-4 gün önce Göztepe’ye yenilirken ortaya konulan performans ile bu performans arasındaki fark neydi?

Öncelikle Şampiyonlar Ligi, futbolcular —özellikle de yabancı futbolcular— için kariyer hedefi maçlarıdır. Burada ortaya koyacakları performans çok fazla kişiye ulaşacağından belirleyici olacaktır. Ne antrenörün durumu ne de önceki maçların belirsizliklerinin bu maça etki etmesi kolay olmaz. Bu, futbolcuların motivasyonunu ve performansını artıran temel nedendir.

Galibiyeti belirleyen diğer önemli etkenler: taktiksel olarak ön baskıdan ziyade, ikinci bölgede set oyununda kalıp merkezden ve kenarlardan oluşturacakları hücum organizasyonlarını önleme stratejisiydi. 25 metrelik alanda oyunu sıkıştırıp rakibe alan bırakmamak önemli bir taktiksel avantajdı. Lig maçlarında bunu başaramamışlardı.

Diğer bir husus, İsmail’in ilk defa gerçek bir 6 numara oynamasıydı. Merkezdeki alanı kapatmada ve haddini bilerek oynamadaki disiplini maça ve kendi oyununa büyük katkı yaptı. Özellikle Kante’nin yardımlarıyla rakibin merkezi kolayca geçmesine izin vermediler.

Fenerbahçe’nin her iki merkez santraforu, çıkışlarda topu tutup saklama ve dağıtma yetenekleriyle topun önde kalmasına, dolayısıyla geçiş oyununa çok katkı yaptı. Zaten bu tip maçlarda karşı ataklardaki geçişin başarısı ile yan ve duran topların kıymetini iyi bilmek gerekir; maçı kazandıran temel iki faktör bunlardır.

Maçtaki en değişik tutum, yani bizim alışık olmadığımız durum, hakem Clement Turpin’in maçı yönetme şekliydi. Kararlarında son derece tutarlı, sakin ve maça hâkim olması, beklenen değil de olması gereken kuralları uygulaması çok yadırgandı; bu bizim kendimiz adına yüzleşmemiz gereken önemli bir ayrıntıdır. Umarım seyirci, antrenör, medya ve maçı anlatan arkadaş gerekli dersleri almışlardır.

Bu galibiyet lige yansır mı, o belli değil. İki ligin motivasyonu ve yönetim mekanizması çok farklı.

Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram 

EtiketlendiMedyaPolitika
Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
Önceki Makale ‘Madem çok istiyorsun buyur gel’
Sonraki Makale İngiliz medyası ne yazdı?

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

EditörGünlük

En çok izlenen gazeteciler

Medya Günlüğü
5 Kasım 2026
GünlükManşet

İngiliz medyası ne yazdı?

Medya Günlüğü
5 Kasım 2026
Köşe YazılarıManşet

Bozulan toplumsal denge

İsmail Boy
5 Kasım 2026
Köşe YazılarıManşet

Şeyin şeyinin şeyi…

Cumhur Deliceırmak
5 Kasım 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

imunify-bot-check
Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?