Dış politikayı ve jeopolitik dengeleri okurken düşülen en büyük hata, aktörleri ve kitleleri “tek parça” ve homojen bloklar olarak görme kolaycılığıdır.
Son İsrail seçimlerinin ardından ortaya çıkan tabloyu da bu sığlıktan kurtararak okumak, özellikle bölgemizi ve muhtemel bir İran-İsrail savaşının geleceğini anlamak için zorunludur.
Öncelikle İsrail’deki Arap siyasi hareketine dair o meşhur ezberi bozarak başlayalım. İsrail vatandaşı Araplar, siyasi arenada tek bir blok değildir. Bir tarafta seküler ve Filistin milliyetçisi/sol eğilimli partilerin (Hadash, Ta’al, Balad) oluşturduğu “Ortak Liste” (Joint List) varken, diğer tarafta İslami çizgideki Ra’am partisi bulunuyor. İşin asıl ironik ve siyaset bilimciler için lezzetli olan kısmı ise şu: Seküler Arap bloku İsrail müesses nizamı ve merkez partileriyle (örneğin Gadi Eisenkot ile) entegrasyonda “terörle iltisak” tabusu nedeniyle ciddi sorunlar yaşarken, İslami çizgedeki Ra’am Partisi, pragmatizmin sınırlarını zorlayarak İsrail sağıyla, hatta Netanyahu ile dahi masaya oturabilme esnekliğini gösterebiliyor. Öyle ki Mansur Abbas liderliğindeki Ra’am, seçim listesinde eski Yesh Atid milletvekili Yoav Segalovitz gibi bir Yahudi adaya dahi üst sıralardan yer verebiliyor. Bu, Orta Doğu’nun o kadim ve şaşırtıcı realitesine başka bir örnek
Merkez veya sol-seküler bir blok, Arap partileriyle yan yana geldiği an “devletin bekasına zarar vermekle” ve “teröristlerle iş tutmakla” suçlanıyor. İsrail siyasetini kilitleyen en kullanışlı araç da bu. Hal böyleyken koalisyon pazarlıklarında Arap partileri anahtar konumda olsa da, Netanyahu’yu devirmek için muhalefet dışarıdan bile olsa Arapların desteğini almakta büyük tereddüt yaşayacak.
Netanyahu gerçeği ve siyasi kutuplaşma
Gelelim Netanyahu gerçeğine… Kısmi sonuçlarda Netanyahu blokunun 54 sandalyeye ulaştığı, Likud’un 25, Eisenkot’un partisinin ise 21 sandalye aldığı görülüyor. Seçimlerin ardından Netanyahu’nun güç kaybettiğine dair analizler havada uçuşuyor ancak şunu net olarak ifade etmek gerekir: Netanyahu güç kaybetmiş olabilir ama seçimi asla kaybetmemiştir. O, hâlâ İsrail siyasetinin etrafında döndüğü tartışmasız ana aktördür, ağırlık merkezidir.
Silahlı kuvvetler mensuplarının toplamın yüzde 10’una yaklaşan 600.000 dolayındaki oyunun sayımı tabloyu netleştirecek olsa da, şu bir gerçek. Koalisyon pazarlıkları haftalarca sürecek ve kuvvetle muhtemel yeniden sandığa gidilecek. Toplumdaki kutuplaşma ve ikiye bölünmüşlük had safhada olacak.
İran Savaşı ve bölgesel yansımalar
Peki bu siyasi açmaz, İsrail’in bölgesel politikalarını ve muhtemel bir İran savaşını nasıl etkiler?
Burada yine bir ezberi bozmak gerekiyor. Gadi Eisenkot da başbakan olsa, İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve genel bölge politikalarında çok çarpıcı bir değişiklik olmayacaktır. İsrail devlet aklı, İran’ı varoluşsal bir tehdit olarak görme paradigmasını iktidardaki isimlerden bağımsız olarak işletir. İsrail’in İran’a yönelik agresif askeri ve istihbari operasyonları, Netanyahu’nun kişisel hırslarının ötesinde, İsrail güvenlik bürokrasisinin ortak paydasıdır.
Bu oyunun dış aktörlerini de unutmamak gerek. Örneğin Avigdor Lieberman gibi isimleri sadece İsrail iç siyasetinin dinamikleriyle okuyamazsınız. Mesela içinde Liberman’ın da yer aldığı bir blok İsrail’i yönetirse, Lieberman, Kremlin’le ve bizzat Putin’le diyalog kanalları son derece açık olan, Rusya’nın bölgedeki nabzını çok iyi tutan bir figür olduğunu hatırda tutmamız gerekiyor. Liberman eski bir Sovyet vatandaşı. Suriye sahası ve İran’ın bölgedeki varlığı üzerinden Rusya ile kurulacak denklemlerde, İsrail iç siyasetindeki bu tür “bağlantı noktaları” belirleyici olacaktır. Hatta, kuzeyden İran’i çevreleyen Azerbaycan ile ilişkileri daha üst düzeye bile çıkartılabilir. Kısacası İsrail, iç siyasette ne kadar bölünmüş olursa olsun, İran’ı çevreleme ve bölgesel nüfuzunu kırma konusunda güvenlikçi reflekslerinden zerre taviz vermeyecektir.
Seçimlerin, İsrail ile son derece gergin ilişkilere sahip olan Türkiye’deki yansımasına bakmalıyız. İktidara kim gelirse gelsin, Türkiye’nin yeni İsrail hükümetiyle arka planda “iş tutmaya” devam edeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Malum, Türkiye dış politikasında kamuoyuna satılan ideolojik söylemlerin aksine, perde arkasında son derece keskin bir “U dönüşü” kapasitesi vardır. Resmi söylemi dikkate almamak gerekir. Gerektiğinde düne kadar en ağır sözlerle eleştirilen aktörlerle yola devam edilir. Bu pragmatizm, bize kalan tarihi bir Osmanlı mirasıdır.
Toparlamak gerekirse, İsrail’de siyasi kriz ve koalisyon hesapları aylarca sürse dahi, İsrail müesses nizamı bölgedeki askeri ajandasından, bilhassa da İran’ı hedef alan stratejisinden geri adım atmayacaktır.
“Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok…”
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
