S-400 İsrail’in müttefikine mi veriliyor?-Mehmet Ali Güller (Cumhuriyet)
“Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Yeni Şafak’a yaptığı açıklamada, S-400 hava savunma sistemlerinin üçüncü bir ülkeye satışı için görüşmelerin sürdüğünü belirterek “İlgili tüm ülkeler arasında teknik müzakereler devam ediyor” dedi.
S-400 almaya karar verildiğinde itiraz edenlere karşı “Kimse bize karışamaz” diyen, alırken “vazgeç” baskısı yapanlara “Geri adım atmayız” diyen iktidarın ABD baskısına direnemeyip S-400’ü elden çıkarmayı kabul etmesi, öncelikle Ankara’nın iradesi açısından vahimdir.
S-400 sadece bir füze savunma sistemi değildir;
– Askeri açıdan silah envanterini çeşitlendirerek tek adrese bağımlılıktan kurtulma tutumudur,
– Program düzeyinde ABD’den “stratejik özerk” olma hedefidir,
– Politika düzeyinde komşularla iyi işbirliği ve “bölge merkezli dış politika” izleme amaçlıdır.
Neo-Abdülhamitçi AKP hükümeti ise S-400’ü taktik amaçla, ABD’yle daha iyi pazarlık yapabilmek amacıyla aldı ama doğru dürüst pazarlık bile yapmadan, ABD’nin baskısıyla elinden çıkarmayı kabul etti.
Türkiye’nin S-400’ü verebileceği “onaylı” ülkenin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olduğu belirtiliyor.
Fidan’ın ifade ettiği teknik müzakerenin sürüyor olmasının nedeni bu “onaylı” olma durumu olasılıkla. Türkiye’den S-400’ünü satmasını isteyen ABD’nin, devredilecek ülkeyi haliyle “onaylaması” gerekiyor. O ülke hem ABD’nin müttefiki olmalı hem de alacağı S-400 ABD’nin müttefiklerine karşı risk oluşturmamalı.
BAE bu kriterlere fazlasıyla uyuyor. Fazla kısmı da BAE’nin neredeyse İsrail’in bölgedeki en iyi işbirliği yaptığı ülke olmasıdır. BAE İsrail’le sadece bölgemizde değil Afrika’daki operasyonlarda da birlikte hareket ediyor.
Dolayısıyla Türkiye S-400’ü elinden çıkarırsa ve BAE’ye verirse, bu S-400’ü İsrail’in müttefikine vereceği anlamına gelir.”
Kozinoğlu’ndan MİT’i ele geçirme operasyonuna-Aytunç Erkin (Nefes)
“Tarih 17 Ağustos 2011.
Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım, o dönem Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan’a mektup yolladı. Yıldırım mektubunda ifadesini alan dönemin savcısı Mehmet Berk’le ilgili şunları kaleme aldı:
“Sayın savcı benden daha ünlü bir kişiyi alacağını söylemiştir. Bu kişi kimdir ve neden hâlâ çağırılmamış ya da gözaltına alınmamıştır? Bu durum akıllara sayın savcının da aslında düştüğü hataların farkında olduğunu ya da kasten bana ve kulübümüze karşı bir tavır içerisinde olduğu düşüncesini akıllara getirmektedir.”
Bu mektubu unutmayın.
9 Kasım 2016’da kritik bir isim dinlendi.
Meclis 15 Temmuz Darbesini Araştırma Komisyonu’nda dinlenen isimlerden birisi de eski MİT Müsteşarı Emre Taner’di.
İfadesinde, görev yaptığı 2005-2010 yılları arasındaki dönemi kastederek şunları söyledi Taner:
“Benim çalıştığım dönemde MİT’e FETÖ’nün sızması sıfıra yakındır. İstemezseniz almazsınız. İyi incelersiniz almazsınız. Ondan sonrasını bilemem. Daha sonraki yönetim cevaplayacaktır. Şimdi, ‘70-80 kişi MİT’ten FETÖ bağlantılı diye ayrıldı’ dendiği zaman dahi yadırgamamak mümkün değildir. Geçmiş döneme ait değildir. Belki 2, 3, 5 kişi olabilir. Ona bir itirazımız yok. Ama son dönemde bu girmelerin daha rahat ve net olduğuna dair bir izlenim vardır. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim. MİT, devlet kurumları içerisinde FETÖ anlamında ve diğer yıkıcı örgütler anlamında en temiz kalmış örgüttür.”
Buradaki kritik nokta: “MİT, devlet kurumları içerisinde FETÖ anlamında ve diğer yıkıcı örgütler anlamında en temiz kalmış örgüttür.”
Bu cümleleri de unutmayın.
Günlerdir MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu’nun ölümünü ve Kurtlar Vadisi Pusu’nun bu ölümle bağını konuşuyoruz. İşin savcılık, emniyet ve istihbarat çalışmaları tabii ki yazılacak, dizinin 2007’den sonraki bölümleri masaya yatırılacak ve Fetullahçıların o dönem diziye etkisi varsa ortaya çıkarılacak.
Ama unutmayalım: Kaşif Kozinoğlu bir sürecin kilometre taşı.”
Milyonerler ve yoksullar-A. Cihan Soylu (Evrensel)
“Burjuvazinin dedikodu kumkumasında pişirilmesine rağmen birbirleriyle boğazlaşmadıkları sürece dışa vurulmaması için özel çaba gösterilen kapitalist yağmanın devasa büyüklüğü, devlet üst bürokrasisi mevzilerini kullanarak zenginler sınıfının üst basamaklarına yükselenlerin iç çatışmaları dolayısıyla-ya da o sayede- alenileşmeye başladı. Henüz mali finansal dalaveralarla, arazi-liman-maden sahası kapatmalarla, devlet kurumları ihalelerinden alınan paylarla büyük rant vurgunları sağlayanların daha büyükleri arz-ı endam etmemiş olsalar da, kanalizasyon kapaklarından bazısı açılmış bulunuyor. Gazetelerde ve televizyon kanallarında, Binali Yıldırım’ın 480 milyon Euro servete sahip olduğu; 17 şirket, 30 gemisinin bulunduğu, Saray rejiminin kimi etkin temsilcileriyle ve Ağar gibi başkalarının servetine çökme haberlerinin meşhur figürleriyle aralarının bozulması sonucu bu servetin bir bölümünü kaybettiği, diğer her şeyi ise eşinin üzerine tapuladığı söyleniyor. Bülent Arınç’ın bir vakitler, Ankara’yı “parsel parsel satmak”la suçladığı ve şüpheli sıfatıyla savcılık tarafından ifadeye çağrılan Melih Gökçek’in milyarlarca dolar dövize ve onlarca gayrimenkule sahip olduğu; oğlu ve gelininin Almanya ve bazı diğer Avrupa ülkelerinde yüz milyonlarca Euro değerinde binalar ve ticaret merkezleri satın alma operasyonları yürüttükleri açıklandı.
Bunlar, yüzlerce örneğinden sadece ikisi; ama son 25 yıllık süreçte, bütün önceki dönemleri, toplamında da devasa boyutlarıyla aşan zenginleşme örnekleri görüldü. Sadece, büyükleri başta olmak üzere kurulu sermaye şirketleri, emek gücü sömürüsünden sağlanan artı değere el koyarak sermayelerini çoğaltıp servetlerini büyütmediler. Devlet organlarını-kurumlarını kullanma olanağına sahip olanların, konumlarını ve ilişkilerini dayanak edinerek zenginleşmelerinde de önceki dönemlerle kıyaslanamaz boyutlara ulaşıldı. Gazetelerin arşivleri bunların haberleriyle doludur. Uyuşturucu ticaretine adı karışan, suç üstü yapılan, altın kaçakçılığı yapan, ayrıcalıklı araçlarıyla kaçakçılık olaylarına karışan, marina-liman-maden sahası kapatan resmi açık-gizli devlet görevlisi sayısı az değildir. Bu tür ilişkilerin Susurluk’taki kaza ile sokağa saçılan örneklerinin son on yıllarda her yeri saran mafyatik örgütlenmelerle çoğaldığı, günlük haber bültenlerini izleyen herkes için alenidir. Kapitalist vurgun sistemi, ‘dini inançlar’ dahil her şeyi istismar ve zenginleşme aracına dönüştürmüştür. Menzil, Süleymancılar, Furkan vb. gibi isimlerle piyasa yapan tarikatların başındaki kişilerin yüz milyarlarca tutarında döviz, gayrimenkul sahibi olduğu, bu tarikatların holdingleşmiş ticari şirketler gibi çalıştıkları, havuz medyası başta olmak üzere gazete ve televizyonlarda, belgeleriyle açığa vuruldu. “Cennet terliği”, “yanmayan kefen” ticareti yapan din bezirganları var.”
Fed faiz kararıyla borsalar arasında ezber bozan ilişki-Ufuk Korcan (Dünya)
“Küresel piyasalar son dönemde ABD Merkez Bankası’nın (Fed) faiz kararına kitlenmiş durumda. Ancak geçmişte Fed’in aldığı kararların borsaya yansımaları oldukça farklı. Fed, 1999 yılından bu yana 4 kez faiz artırımı, 4 kez de indirim sürecine imza atarken borsalar en hızlı yükselişlerini artırım dönemlerinde yaşadı.
ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a saldırmasıyla Ortadoğu’da artan tansiyon, başta petrol olmak üzere enerji fiyatlarını yukarıya çekti. Enerji maliyetlerindeki artış nedeniyle alevlenen küresel enflasyon endişeleri de merkez bankalarını faiz silahına yöneltti. Geçen hafta Avrupa Merkez Bankası (ECB), 25 baz puanlık faiz artırıma gitti. Bu hafta ise gözler ABD Merkez Bankası’nın (Fed) vereceği karara kitlenmişti. Küresel piyasalar, merkez bankalarının enerji maliyetlerinin yüksekliği nedeniyle faiz artırım baskısını bir süre daha hissedeceği konusunda hem fikir. Fed’in özellikle eylül ayında faiz artırımına gideceği beklentisi son günlerde sert biçimde değişti. Eylül başında ağırlıklı beklenti, faizin sabit tutulması yönündeyken, güçlü istihdam ve özellikle ağustos enflasyon verilerinin ardından tablo tersine döndü.
14 Eylül tarihinde yapılan ankette, ekonomistlerin çoğunluğu 25 baz puanlık faiz artışı beklediğini söyledi. Büyük yatırım bankalarının önemli bölümü de aynı yönde görüş bildirirken, piyasa fiyatlamasında karar öncesinde 25 baz puanlık artış ihtimali yüzde 90’ın üzerine çıktı.
Faiz artırım beklentileri, sadece Eylül’le sınırlı değil. 15 kurumun tahminleri incelendiğinde, 9 kurum Fed’in 2026’da eylül ve aralık aylarında 25’er baz puan olmak üzere toplam 50 baz puanlık faiz artırımına gitmesini bekliyor. Tahminler arasındaki en şahin beklenti Bank of America’dan (BofA) geldi. Kurum, Fed’in eylül, ekim ve aralık toplantılarında 25’er baz puanlık 3 artış yapmasını ve toplam 75 baz puanlık sıkılaşmayla Fed fonlama oranını yüzde 4.25-4.50 aralığına taşımasını bekliyor.”
Karahan’ın Budapeşte’den verdiği mesajlara dikkat-Alaattin Aktaş (ekonomim.com)
“Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan’ın Budapeşte’de düzenlenen finans zirvesinde yaptığı konuşmada dile getirdiği konular ve dikkat çektiği riskler Türkiye’de bir sonraki faiz kararının alınacağı 22 Ekim’deki PPK toplantısında nasıl bir yol izleneceğine bir anlamda ışık tutacak nitelikte görünüyor.
Gerçi 22 Ekim’e daha çok var ve gerek dünyada gerek Türkiye’de neredeyse her gün değişiklikler oluyor ama gidişat pek hoş değil ve bunu herkes görüyor.
Bakın Karahan Budapeşte’deki zirvede yaptığı konuşmada enerji şoklarına ve bunun etkilerine değinirken mealen ne dedi:
“Enerji şokları başlangıçta alınan sıkı tedbirlerle sınırlandırılabilir. Ancak maliyet baskılarının ücretlere, fiyatlama davranışlarına ve döviz kuruna yansımasıyla süreç daha karmaşık hale gelebilir. Bu nedenle de ikinci tur etkilerin merkez bankaları açısından yakından takip edilmesi gerekir.”
Merkez Bankası Başkanı üç etki sayıyor; ücretler, fiyatlama davranışları ve döviz kuru. Karahan bu durumda şokları kontrol altına almanın zorlaşacağına vurguluyor.
Ama sonrasındaki ifadelerle sanki bu risk tanımlaması genelden özele kayıyor.
Karahan, dış şokların döviz kuru üzerindeki etkisinin enflasyon beklentilerinin yeterince çıpalanamadığı ekonomilerde daha güçlü olabileceğine dikkat çekiyor.
“Enflasyon beklentilerinin yeterince çıpalanamadığı ekonomi” tanımlaması da tabii ki akla Türkiye’yi getiriyor.
Benzeri başka ülkeler de vardır ama bizi ilgilendiren Türkiye.
Ne dersiniz; petrol fiyatlarının giderek arttığı, Türkiye’yi petrol fiyatlarından daha fazla ilgilendirir hale gelen motorin ve doğalgaz fiyatlarının çok daha hızlı artış gösterdiği bir dönemde Merkez Bankası Başkanı bu uyarıları herhalde durup dururken yapmıyor.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
