Pazar, 30 Ağu 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
ManşetSerbest Kürsü

Yeniden normalleşme imkansız değil

Gürsel Demirok
Son güncelleme: 30 Ağustos 2026 18:55
Gürsel Demirok
Paylaş
Paylaş

Türkiye–İsrail ilişkilerinde Suriye kaynaklı gerilim yeniden yükseliyor. İsrail’in 18 Ağustos’ta Suriye’de Türkiye sınırına görece yakın Ebu el-uhur hava üssünü vurması ve bunu olası Türk askerî varlığıyla gerekçelendirmesi, meseleyi teorik bir anlaşmazlık olmaktan çıkarıp ciddi bir güvenlik sorununa dönüştürdü.

Her iki ülkeyle de stratejik ilişkilere sahip ABD gelişmelerden rahatsız. Washington’ın Türkiye–İsrail–Suriye arasında doğrudan veya yanlış hesaplamadan kaynaklanabilecek bir çatışmayı önlemek amacıyla bir “çatışmasızlık mekanizması” üzerinde çalışması da tehlikenin ciddiyetini gösteriyor.

İsrail’de ise bir süredir Türkiye karşıtı sert bir hava estiriliyor. Başbakan Binyamin Netanyahu’nun açıklamalarına İsrail basınındaki Türkiye karşıtı yorum ve analizler eşlik ediyor. Buna karşılık eski Başbakan Ehud Barak gibi Netanyahu’nun Türkiye politikasını eleştiren isimler de var. Barak, Türkiye’nin ne İran ne de Esad döneminin Suriyesi olduğunu hatırlatarak Ankara ile çözülemeyecek stratejik bir sorun bulunmadığını savunuyor.

Peki, 7 Ekim 2023 öncesinde normalleşme sürecinde olan iki ülkenin ilişkileri neden bu noktaya geldi?

Bunun birkaç temel nedeni var.

Birincisi ve bugün için en önemlisi Suriye. Esad sonrası Suriye’de Türkiye’nin siyasi ve askerî etkisinin artması İsrail açısından yeni bir stratejik durum yarattı. İsrail İran’ın Suriye’deki etkisinin azalmasını istiyordu; ancak ortaya çıkan boşluğun güçlü bir Türkiye tarafından doldurulmasını da istemiyor. Türkiye, merkezi yönetimi güçlü, toprak bütünlüğünü koruyabilen ve kendi güvenliğini sağlayabilen bir Suriye isterken İsrail, Türkiye’nin desteklediği ve askerî kapasitesi güçlenen bir Suriye’nin ileride kendi hareket serbestisini sınırlandırmasından endişe ediyor.

İkinci önemli konu Gazze ve Filistin. Ankara’nın Gazze savaşı boyunca Netanyahu hükümetine yönelttiği sert eleştiriler ve Filistin konusundaki kararlı tutumu, İsrail yönetiminin Türkiye’ye bakışını değiştirdi.

Üçüncü faktör askerî güç dengesi. Türkiye’nin NATO üyesi olması, büyük bir orduya ve gelişen savunma sanayiine sahip bulunması İsrail’in stratejik hesaplarında önemli yer tutuyor. F-35 meselesi bunun somut örneklerinden biri.

Bunlara Suriye, Doğu Akdeniz, Gazze’nin geleceği ve Washington’daki nüfuz mücadelesinde iki ülkenin çıkarlarının giderek daha fazla kesişmesini ve iç politikayı da eklemek gerekiyor. Özellikle İsrail’de seçim sürecinde güvenlik politikası Netanyahu’nun siyasi mücadelesinin merkezinde bulunuyor.

Bütün bunlara rağmen İsrail’in Türkiye ile savaşmak istediği sonucuna varmak doğru olmaz. İki taraf da doğrudan askerî çatışmanın maliyetinin olağanüstü yüksek olacağını biliyor.

İsrail bugün askerî ve teknolojik açıdan Orta Doğu’nun en güçlü devletlerinden biri. Gelişmiş hava kuvvetleri, istihbarat kapasitesi, füze savunması ve ABD desteği önemli avantajları. Ekonomisi savaşın yükünü taşımasına rağmen dayanıklılığını koruyor. Buna karşılık İsrail’in asıl kırılganlığı siyasi ve toplumsal alanda. Laik-dindar ayrımı, Ultra-Ortodoksların askerlik meselesi, Gazze savaşının yönetimi, 7 Ekim’in sorumluluğu ve Netanyahu’nun kişiliği etrafında ciddi kutuplaşma yaşanıyor.

Kısacası İsrail; askerî ve teknolojik olarak çok güçlü, ekonomik olarak dayanıklı, fakat siyasi ve toplumsal olarak geçmişe göre daha kırılgan.

Netanyahu’nun geleceği konusunda ise kesin konuşmak için erken. Defalarca siyasi olarak bittiği düşünüldü, ancak her seferinde geri dönmeyi başardı. Önümüzdeki seçimlerde yeniden sağ koalisyon kurması da, Likud birinci parti olsa bile hükümeti kuramaması da mümkün. Bölgesel krizlerin Netanyahu açısından ilginç bir etkisi var: Uzayan savaşlar onu yıpratırken güçlü bir dış tehdit algısı “tecrübeli güvenlik lideri” imajını yeniden güçlendirebiliyor.

Peki Türkiye ne yapmalı?

Türkiye’nin çıkarına olan politika ne teslimiyet ne de kontrolsüz çatışmadır. Filistin konusundaki ilkeli tutumunu ve İsrail’e yönelik uluslararası hukuk temelindeki eleştirilerini sürdürürken, doğrudan askerî gerilimden kaçınmalıdır.

Özellikle Suriye’de iki ülkenin uçaklarının, İHA’larının veya askerlerinin yanlış hesaplama sonucu karşı karşıya gelmesini engelleyecek doğrudan askerî iletişim mekanizması büyük önem taşıyor.

Türkiye’nin izlemesi gereken politika üç noktada özetlenebilir: Sert söylem yerine güçlü diplomasi; askerî caydırıcılık fakat askerî maceradan kaçınma; Filistin konusunda ilkeli tutum fakat İsrail’le bütün iletişim kanallarını kapatmama.

Türkiye–İsrail ilişkilerinin yeniden normalleşmesi de imkânsız değil. Bunun yolu büyük bir “barış ilanından” değil, küçük ve kontrollü adımlardan geçiyor. Suriye’de çatışmayı önleyici mekanizmanın kurulması, diplomatik ve istihbarat temaslarının sürdürülmesi, Gazze’de kalıcı ateşkes ve insani durumun iyileşmesi normalleşmenin önünü açabilir.

İsrail açısından Türkiye’yi tamamen karşısına almak rasyonel değildir. Türkiye NATO üyesi, yaklaşık 90 milyon nüfuslu, büyük bir orduya sahip ve Suriye’de önemli etkisi bulunan bölgesel bir güçtür. Türkiye açısından da İsrail’i yalnızca düşman olarak görmek uzun vadeli devlet politikası bakımından hareket alanını gereksiz yere daraltır.

Önümüzdeki dönemde özellikle Suriye nedeniyle ilişkiler daha da gerilebilir. Ancak mevcut koşullarda doğrudan savaş ihtimali düşük görünüyor. Daha muhtemel senaryo, sert siyasi ve askerî rekabetin sürmesi fakat iki tarafın da sıcak çatışmadan kaçınmasıdır.

Çünkü bütün gerilime rağmen değişmeyen bir gerçek var:

Türkiye ve İsrail birbirlerini sevmek zorunda değiller. Ama aynı coğrafyada birbirlerini hesaba katmak zorundalar.

***

Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram

EtiketlendiJeopolitik
Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
YazanGürsel Demirok
Takip et:
Emekli diplomat. 1945 yılında doğdu. Darüşşafaka Lisesi'ni 1964 yılında bitirdi. 1968 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden mezun oldu. 1969'da Dışişleri Bakanlığı'na girdi. Türkiye Daimi Temsilciliğinde görevli olduğu yıllarda (1974-1977) BM Genel Kurulu 4, Komite (Decolonisation Committee) Raportörlüğüne seçildi. Kuveyt”in, Irak tarafından işgal edildiği tarihlerde, Kuveyt Büyükelçiliğimiz Müsteşarı idi. 1993-1997 yılları arasında Mainz Başkonsolosu olarak görev yaptı. Bu görevde iken girişimlerde bulunarak Mustafa Kemal Atatürk’ün 1917’de Veliaht Vahdettin ile birlikte Almanya’ya yaptığı ziyaret anısına Türk heyetinin kaldığı görev bölgesindeki Bad Kreuznach Park Hotel‘de 23 Nisan 1997 de Atatürk Salonu açılmasını ve ziyaret anısına otelin girişine bir yazıt konulmasını sağladı. Açılış görkemli bir törenle gerçekleştirildi. Otel bugün Türklerin etkinlikler düzenledikleri bir mekâna dönüştü. 1997 yılında Dışişleri Bakanlığı müşaviri olarak atandı. Bakanlık müşaviri iken, Başbakanlık İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu Sekreterya Başkanı oldu. 57. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti döneminde hazırladığı ilerici insan hakları raporu AB Kopenhag Kriterlerinin karşılanmasına yönelik çalışmalarda referans belgesi olarak kullanıldı ve “Demirok Raporu “olarak anıldı. 2000-2004 yılları arasında Zürih Başkonsolosu olarak görev yaptı. Zürih Başkonsolosluğu binasında Park Hotel’deki Atatürk Salonuna benzer bir Atatürk Salonu açtı. Salonda Kurtuluş savaşı ve Cumhuriyetin kuruluş yıllarına ilişkin belge ve fotoğraflar yer almakta. Bu salonda da Türkleri buluşturan etkinlikler düzenlenmekte. Mainz ve Zürih‘te Başkonsolos iken vatandaşlarımızla birlikte olmaya, derneklerinin düzenledikleri etkinliklere katılmaya, çocuklarımızı okullarında ziyaret etmeğe, gençlerin sportif müsabakalarına katılmaya büyük önem verdi. 2004 yılında Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Yiğit Alpogan'ın başdanışmanı oldu, 2005 yılında MGK Araştırma ve Değerlendirme Dairesi Başkanı olarak atandı ve bu görevindeyken 2010 yılında yaş haddinden emekliye ayrıldı. MGK Araştırma ve Değerlendirme Dairesi Başkanlığı'na atanmış ilk sivil görevlidir. Atatürk’ün Almanya gezisi ve Avrupa’daki Türkler üzerine kitapları var. Emekli olduktan sonra medyada köşe yazıları kaleme almaya başladı .
Önceki Makale Rusya’nın “Nükleer Caydırıcılık Doktrini” nedir?

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

Köşe YazılarıManşet

Rusya’nın “Nükleer Caydırıcılık Doktrini” nedir?

Aydın Sezer
30 Ağustos 2026
*Serbest Kürsü

AB Ukrayna’da fırsatı kaçırdı…

Andrew Korybko
30 Ağustos 2026
GünlükManşet

‘Halkın prensesi’ unutulmadı

Medya Günlüğü
30 Ağustos 2026
GünlükManşet

Osmanlı’da son kılıç töreni

Medya Günlüğü
30 Ağustos 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

imunify-bot-check
Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?