Türkiye–İsrail ilişkilerinde Suriye kaynaklı gerilim yeniden yükseliyor. İsrail’in 18 Ağustos’ta Suriye’de Türkiye sınırına görece yakın Ebu el-uhur hava üssünü vurması ve bunu olası Türk askerî varlığıyla gerekçelendirmesi, meseleyi teorik bir anlaşmazlık olmaktan çıkarıp ciddi bir güvenlik sorununa dönüştürdü.
Her iki ülkeyle de stratejik ilişkilere sahip ABD gelişmelerden rahatsız. Washington’ın Türkiye–İsrail–Suriye arasında doğrudan veya yanlış hesaplamadan kaynaklanabilecek bir çatışmayı önlemek amacıyla bir “çatışmasızlık mekanizması” üzerinde çalışması da tehlikenin ciddiyetini gösteriyor.
İsrail’de ise bir süredir Türkiye karşıtı sert bir hava estiriliyor. Başbakan Binyamin Netanyahu’nun açıklamalarına İsrail basınındaki Türkiye karşıtı yorum ve analizler eşlik ediyor. Buna karşılık eski Başbakan Ehud Barak gibi Netanyahu’nun Türkiye politikasını eleştiren isimler de var. Barak, Türkiye’nin ne İran ne de Esad döneminin Suriyesi olduğunu hatırlatarak Ankara ile çözülemeyecek stratejik bir sorun bulunmadığını savunuyor.
Peki, 7 Ekim 2023 öncesinde normalleşme sürecinde olan iki ülkenin ilişkileri neden bu noktaya geldi?
Bunun birkaç temel nedeni var.
Birincisi ve bugün için en önemlisi Suriye. Esad sonrası Suriye’de Türkiye’nin siyasi ve askerî etkisinin artması İsrail açısından yeni bir stratejik durum yarattı. İsrail İran’ın Suriye’deki etkisinin azalmasını istiyordu; ancak ortaya çıkan boşluğun güçlü bir Türkiye tarafından doldurulmasını da istemiyor. Türkiye, merkezi yönetimi güçlü, toprak bütünlüğünü koruyabilen ve kendi güvenliğini sağlayabilen bir Suriye isterken İsrail, Türkiye’nin desteklediği ve askerî kapasitesi güçlenen bir Suriye’nin ileride kendi hareket serbestisini sınırlandırmasından endişe ediyor.
İkinci önemli konu Gazze ve Filistin. Ankara’nın Gazze savaşı boyunca Netanyahu hükümetine yönelttiği sert eleştiriler ve Filistin konusundaki kararlı tutumu, İsrail yönetiminin Türkiye’ye bakışını değiştirdi.
Üçüncü faktör askerî güç dengesi. Türkiye’nin NATO üyesi olması, büyük bir orduya ve gelişen savunma sanayiine sahip bulunması İsrail’in stratejik hesaplarında önemli yer tutuyor. F-35 meselesi bunun somut örneklerinden biri.
Bunlara Suriye, Doğu Akdeniz, Gazze’nin geleceği ve Washington’daki nüfuz mücadelesinde iki ülkenin çıkarlarının giderek daha fazla kesişmesini ve iç politikayı da eklemek gerekiyor. Özellikle İsrail’de seçim sürecinde güvenlik politikası Netanyahu’nun siyasi mücadelesinin merkezinde bulunuyor.
Bütün bunlara rağmen İsrail’in Türkiye ile savaşmak istediği sonucuna varmak doğru olmaz. İki taraf da doğrudan askerî çatışmanın maliyetinin olağanüstü yüksek olacağını biliyor.
İsrail bugün askerî ve teknolojik açıdan Orta Doğu’nun en güçlü devletlerinden biri. Gelişmiş hava kuvvetleri, istihbarat kapasitesi, füze savunması ve ABD desteği önemli avantajları. Ekonomisi savaşın yükünü taşımasına rağmen dayanıklılığını koruyor. Buna karşılık İsrail’in asıl kırılganlığı siyasi ve toplumsal alanda. Laik-dindar ayrımı, Ultra-Ortodoksların askerlik meselesi, Gazze savaşının yönetimi, 7 Ekim’in sorumluluğu ve Netanyahu’nun kişiliği etrafında ciddi kutuplaşma yaşanıyor.
Kısacası İsrail; askerî ve teknolojik olarak çok güçlü, ekonomik olarak dayanıklı, fakat siyasi ve toplumsal olarak geçmişe göre daha kırılgan.
Netanyahu’nun geleceği konusunda ise kesin konuşmak için erken. Defalarca siyasi olarak bittiği düşünüldü, ancak her seferinde geri dönmeyi başardı. Önümüzdeki seçimlerde yeniden sağ koalisyon kurması da, Likud birinci parti olsa bile hükümeti kuramaması da mümkün. Bölgesel krizlerin Netanyahu açısından ilginç bir etkisi var: Uzayan savaşlar onu yıpratırken güçlü bir dış tehdit algısı “tecrübeli güvenlik lideri” imajını yeniden güçlendirebiliyor.
Peki Türkiye ne yapmalı?
Türkiye’nin çıkarına olan politika ne teslimiyet ne de kontrolsüz çatışmadır. Filistin konusundaki ilkeli tutumunu ve İsrail’e yönelik uluslararası hukuk temelindeki eleştirilerini sürdürürken, doğrudan askerî gerilimden kaçınmalıdır.
Özellikle Suriye’de iki ülkenin uçaklarının, İHA’larının veya askerlerinin yanlış hesaplama sonucu karşı karşıya gelmesini engelleyecek doğrudan askerî iletişim mekanizması büyük önem taşıyor.
Türkiye’nin izlemesi gereken politika üç noktada özetlenebilir: Sert söylem yerine güçlü diplomasi; askerî caydırıcılık fakat askerî maceradan kaçınma; Filistin konusunda ilkeli tutum fakat İsrail’le bütün iletişim kanallarını kapatmama.
Türkiye–İsrail ilişkilerinin yeniden normalleşmesi de imkânsız değil. Bunun yolu büyük bir “barış ilanından” değil, küçük ve kontrollü adımlardan geçiyor. Suriye’de çatışmayı önleyici mekanizmanın kurulması, diplomatik ve istihbarat temaslarının sürdürülmesi, Gazze’de kalıcı ateşkes ve insani durumun iyileşmesi normalleşmenin önünü açabilir.
İsrail açısından Türkiye’yi tamamen karşısına almak rasyonel değildir. Türkiye NATO üyesi, yaklaşık 90 milyon nüfuslu, büyük bir orduya sahip ve Suriye’de önemli etkisi bulunan bölgesel bir güçtür. Türkiye açısından da İsrail’i yalnızca düşman olarak görmek uzun vadeli devlet politikası bakımından hareket alanını gereksiz yere daraltır.
Önümüzdeki dönemde özellikle Suriye nedeniyle ilişkiler daha da gerilebilir. Ancak mevcut koşullarda doğrudan savaş ihtimali düşük görünüyor. Daha muhtemel senaryo, sert siyasi ve askerî rekabetin sürmesi fakat iki tarafın da sıcak çatışmadan kaçınmasıdır.
Çünkü bütün gerilime rağmen değişmeyen bir gerçek var:
Türkiye ve İsrail birbirlerini sevmek zorunda değiller. Ama aynı coğrafyada birbirlerini hesaba katmak zorundalar.
***
Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
