Rusya-Ukrayna savaşı başlığı gündeme geldiğinde, bizler aylardır, yıllardır televizyon ekranlarında ve harita başlarında siper çatışmalarını, tank mühimmatlarını konuşurken; aslında arka planda devasa bir jeopolitik ve ekonomik depremi, sistem içi bir hesaplaşmayı kaçırıyoruz.
Meseleyi soğukkanlılıkla ve “realpolitik” bir perspektifle okumak zorundayız.
Şunu net olarak tespit edelim: Bugün Ukrayna coğrafyasında dökülen kanın, yaşanan trajedinin arkasında sadece Rusya’nın güvenlik endişeleri veya Batı’nın anlata anlata bitiremediği “demokrasi ve özgürlük” mücadelesi yatmıyor. Ukrayna krizinin tartışılamayan, üzeri ısrarla örtülen asıl arka planında, kapitalist sistem içerisinde kıyasıya bir ABD-Avrupa rekabeti ve çatışması vardır.
Hatırlayın; savaş patlak vermeden önce Avrupa (ve özellikle lokomotifi Almanya), ucuz Rus enerjisiyle beslenen, Çin pazarına ürün satan ve ABD’ye ekonomik kafa tutabilen bir yapıdaydı. Berlin-Moskova enerji ekseni, Washington’un küresel hegemonyası için en az Çin kadar büyük bir tehdit oluşturuyordu. Rusya-Ukrayna savaşı neyi başardı? ABD, “Rus tehdidi” şemsiyesi altında Avrupa’yı adeta rehin aldı. Kuzey Akım boru hatlarının havaya uçurulmasıyla (ki bunun kimin işine yaradığı ortadadır) sembolleşen süreçte Avrupa, Rusya pazarından, ucuz enerjisinden ve ham madde tedarikinden tamamen, tabiri caizse “kazınarak” uzaklaştırıldı. Bugün Avrupa sanayisi can çekişiyor, sermayesi ABD’ye, Çin’e kaçıyor ve Avrupa mecburen pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğal gazına (LNG) ve silah sanayisine mahkum edilmiş durumda. Kısacası ABD, müttefikini müttefik kalarak mağlup etti.
İşte tam bu noktada denkleme Donald Trump gerçeğini eklememiz gerekiyor.
Trump, meselelere ideolojik veya sözde “Batı değerleri” penceresinden değil, tamamen bir “iş adamı” ve “tüccar” mantığıyla, pazar payı üzerinden bakıyor. Avrupa’nın içine düşürüldüğü bu aciz durumu ve Rusya pazarında bıraktığı o devasa boşluğu Trump çok net görüyor. Şu an Rusya pazarını ambargolar yüzünden büyük ölçüde Çin dolduruyor. Ancak Trump’ın “fırsat” olarak gördüğü hamle şu: Ukrayna savaşını bir an önce bitirerek, Rusya ve Putin ile pragmatik bir barış zemini inşa etmek ve Avrupa’nın zorla çıkarıldığı o devasa Rusya pazarına Amerikan şirketlerini, Amerikan sermayesini sokmak.
Trump’ın “Göreve gelirsem savaşı 24 saatte bitiririm” söyleminin altında barışseverlik değil, bu kapitalist fırsatçılık ve jeopolitik hizalanma arzusu yatmaktadır. ABD’yi Rusya ile yeni bir karşılıklı ekonomik ilişkiye entegre etmek, onun Çin’i çevreleme stratejisinin de bir parçasıdır.
Peki, Trump bu yeni dizaynı yaparken Avrupa’nın durumunu umursar mı? Elbette hayır. Eğer Amerikan sermayesinin Rusya pazarına girişi ve Putin’le anlaşma masası kurulması gerekiyorsa, Trump daha önce de defalarca sinyalini verdiği gibi, Avrupa’yı gözünü kırpmadan otobüsün altına atar. NATO üzerinden verdiği o şok edici “Ödeme yapmayanları Rusya’ya karşı korumam, hatta ne halleri varsa görsünler” minvalindeki demeçler, sadece bir iç politika şovu değil, yeni dönemin ipuçlarıdır.
Trump, Avrupa’yı güvenlik şemsiyesinden mahrum bırakmakla, yalnızlaştırmakla ve gerekirse NATO’yu işlevsizleştirmekle tehdit ederek, faturayı tamamen Avrupa’nın sırtına yıkmaya hazırlanıyor. Kendi çıkarları için Avrupa’yı feda etmekten, onları Rusya gerilimiyle baş başa bırakıp tehlikeye atmaktan zerre çekinmeyecektir.
Sonuç itibarıyla; duygusal analizleri bir kenara bırakalım. Ukrayna cephesinde atılan her mermi, aslında küresel kapitalizmin merkezindeki elitler arasındaki pazar ve hegemonya paylaşımının bir aracıdır. ABD, Avrupa’yı devreden çıkararak birinci raundu kazandı; şimdi Trump, Avrupa’nın boşalttığı masaya Moskova ile anlaşarak kendisi oturmaya çalışıyor. Avrupa ise bu kirli savaşın yalnızlaştırılmış, ekonomisi bitirilmiş ve en büyük kaybedeni olarak kalacak. Bizim Ankara’da tüm bu süreci, kimin haklı kimin haksız olduğundan ziyade, bu acımasız ekonomik-politik eksen kaymalarını okuyarak takip etmemiz elzemdir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
