Şimdinin insanının süresi doldu.
Doğa ile arasındaki denge bozuldu.
Yüz binlerce yıldır süren savaşta doğayı yendik sanıyoruz. Ama aslında bu bir yenilgi.
Ormanı, ovayı, dağı, suyu, havayı yendik.
Bu zaferle idam fermanımızı imzalamış olduk.
Dünya tarihinin gördüğü en vahşi canlı artık vadesini doldurmak üzere ve şurası muhakkak ki, canlıların milyonlarca yıllık tarihi böyle zalim bir tür ile karşılaşmadı..
Sadece kazanmakla yetinmeyen, başkalarının kaybetmesinden de zevk alan..
Dağa, taşa, suya, toprağa para gözlüğünden bakan..
Bu canlı, evrene yakışmıyor artık.
Tam da bu nedenle hayat gerekeni yapacak.
Bugün, insanoğlu kendisini evrenin tartışmasız egemeni sanıyor. Ne yaparsa yanına kâr kalacağı gibi berbat bir yanılgısı var.
Dünyanın bütün su kaynaklarını kurutuyor.
Kurutamadıklarını zehirliyor.
Denizleri kirletiyor. Kentlerin, otellerin bütün atığını masmavi sulara boca ediyor.
Okyanusları plastik ve çöp deryasına çeviriyor.
Derin suların nazlı balinalarını yok etmek için sürek avları düzenliyor.
Var oluşun bütün kodları ile tehlikeli oyunlar oynuyor.
Kendisini bir gruba, bir kente, bir ülkeye ait hissetme noktasında anlaşılmaz bir inada sahip olan bu vahşi canlı, bunların dışında kalan insanları, kentleri, ülkeleri ya düşman belliyor ya da hiç dikkate almıyor.
Bir başka kentte, ülkede, kıtada yaşayan felaketin, eninde sonunda gelip kendisini de vuracağından habersiz gibi davranıyor.
Katıksız bir ‘Ben’ önceliği, yüreğinin ürettiği bütün sevgiyi sadece kendisi için rezerv olarak hapsediyor. Kimseyi sevmiyor. Kimseyi önemsemiyor.
İnsan kıyametine doğru koşuyor.
Böyle hoyratça hareket ederek, biyolojik, sosyal, ekonomik ve kimyasal kıyametini hazırlıyor. Bu kıyametin kaçınılmaz olduğunu biliyor, ama görmezden gelmeyi tercih ediyor.
Toprak zehir doldu. Kanser ve diğer hastalıkları kusuyor.
Ürünlerin aylarca bozulmadan kalması için eklenen kimyasallar kanser yapıyor.
Kimse de market raflarında hiç bozulmadan kalan sebzelerin, meyvelerin, peynirin, sütün, etin sırrını sormuyor. Merak da etmiyor.
Doğaya ve hayata reva görülen bu nobranlık orada kalmıyor..
İnsanlar arası ilişkilere de yansıyor.
Çocuklar ailelerini, gençler büyükleri, hepsi birlikte yaşlıları sevmiyor. Bunu da her fırsatta belli ediyor. Kimse kimseyi sevmiyor.
Nereden belli?
İnsanlar eskiden birbirlerini severlerdi.
Bundan 30 yıl öncesine kadar bu topraklarda “Tanrı misafiri” diye bir kavram vardı.
Köylerde ve kentlerde baş tacı olan bu kavram, yolda kalanlara kayıtsız, şartsız bir şefkatin şifresiydi. Tanrı misafirine kapılar ardına kadar açılırdı.
Şimdi, hem bu kavram sözlüklerden silindi hem de temsil ettiği muhteşem değerler..
Toprak, su, hava, ormanlar, dağlar, taşlar, rüzgar, deniz, güneş…
Hepsi, kıyameti hızlandıran tuhaf bir sanayileşmenin ham maddesine dönüştü.
Kâr etmek ve kârları hep arttırmak için insanların sınırlarını zorlayan işler yapılıyor. Ağırlama sanatı insani dokunuşunu kaybetti. Tamamen sanayi işleyişine dönüştü.
Günümüze damga vuran bir tarz var. İnsanlar artık kazanmakla yetinmiyor. Başkalarının kaybettiğini de görmek istiyorlar.
Ama yaşamın bu haliyle sürmesi imkansız zaten.
Çok uzak olmayan bir gelecekte, hayat, yeni insan ve yeni bakış açısını dayatacak.
Yeni insan ve yeni düşünce ise bambaşka bir hayat inşa edecek.
Bu hayatın odağındaki sihirli sözcük, biz olacak.
İyilik olacak.
Paylaşım olacak.
Saygı ve sevgi olacak.
Değerlerin değeri bilinecek…
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
