Günümüzün mandacılığı NATO’culuktur-Mehmet Ali Güller (Cumhuriyet)
“Türkiye’de devletin tersine, toplumda ABD ve NATO karşıtlığı yüksektir. Böyle olduğu için de Amerikancılık ve NATO’culuk çoğunlukla örtülü yapılır.
Bir de Türkiye’nin NATO’da kalmaya devam etmesine gerekçe üreten bir yaklaşım vardır. Bu kesimlerin son dönemde iki argüman geliştirdiği görülüyor: 1) “Türkiye, NATO’da kalarak NATO’dan korunmaktadır!” 2) “Türkiye NATO’da kalarak Güney Kıbrıs’ın NATO üyesi olmasını önlemektedir.”
İlk argüman önemli, zira NATO’da kalmayı savunanların da artık kabul ettiği bir gerçekliktir Türkiye’ye tehdidin NATO ülkelerinden geldiği.
Adını koyalım, o ülke ABD’dir. Ama Türkiye’nin NATO’da bulunmaya devam etmesi ne tehdidi ortadan kaldırıyor ne de argümanda iddia edildiği türden bir savunma sağlıyor.
Türkiye’nin NATO üyesi olduğu şartlarda ABD Türkiye’de darbeler yaptı.
Türkiye’nin NATO üyesi olduğu şartlarda ABD Türkiye’ye silah gösterdi; gemimizi, uçağımızı vurdu, askerimizin başına çuval geçirdi.
Türkiye’nin NATO üyesi olduğu şartlarda ABD, Türkiye’ye ambargo uyguladı; başka silah almayı da engelledi mevcut silahın mühimmatını da satmadı; parasını aldığı uçağa bile el koydu; ulusal silahlanmamızı geciktirdi.
Türkiye’nin NATO üyesi olduğu şartlarda ABD Türkiye’nin Mavi Vatan stratejisini hedef almaktadır.
Ve en önemlisi: Türkiye’nin NATO üyesi olduğu şartlarda ABD, Türkiye’nin komşularını sıra sıra hedef alarak Türkiye’yi çevrelemektedir.
Peki Türkiye bu çevrelemeyi NATO içinde kalarak önleyebiliyor mu? Tersine NATO üyeliği, Türkiye’nin ABD’ye karşı elini kolunu bağlıyor.”
DEM yeni ittifak kurdu ama CHP hala masada-Aytunç Erkin (Nefes)
“Hangi takımı tutuyorsunuz?” diye sordum, “Her Türk Fenerli doğar. Oğuz Kaan’dan bu yana” diye esprili yanıt verdi. Dün… Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’la, Şevket Yılmaz’ın yönettiği Fenerbahçe 2000 Derneği ziyaretinin ardından buluştum. O da Fenerbahçeli ama oğlu Alp 14 yaşında ve şampiyonluk görememekten muzdarip. Özdağ, Basın İletişim Başkanı eski MHP Milletvekili Nazif Okumuş’la birlikte sorularımı yanıtladı. Oturduğumuz yerde “üç maymun vardı” ve Özdağ dedi ki: “Gördüm, duydum, biliyorum.” Fotoğrafları da “üç maymunun” önünde çektirdik.
– Sıcak gündemle başlayalım. CHP lideri Özgür Özel, 22 vekilin istifasıyla ara seçim tartışması başlattı. Zafer Partisi bu konuda ne düşünüyor?
-CHP’nin gündeme getirdiği ara seçimde, seçmiş olduğu yerler seçmenin yarısına yakınını sandığa götürebilecek kadar geniş zemini oluşturuyor. Bu çok büyük bir referandum olur. Ancak, bunun bir hukuki anayasal imkanının olması gerekiyor. AYM kararlarını dahi uygulamayan bir iktidarın varlığında uygulanmasını da mümkün olmaktan çıkartıyor. Çünkü Erdoğan iyi bir siyaset şekillendiricidir. Erdoğan’ın onayı olmadan CHP milletvekillerinin istifasının kabul edilmesi mümkün değil. Erdoğan da kendisinin belirlediği bir takvim dışında bir kısmi seçimin gündeme gelmesini arzu etmez. Ayrıca böyle bir hamlenin riski şudur: 11 milletvekilinin istifasının kabul edildiği diğerlerinin edilmediği bir ortamda CHP vekillerinden de olabilir. CHP, Türkiye’de demokratik hayata geçtiğimiz günden bugüne bir siyasi partinin gördüğü en ağır baskı süreçlerinden birisiyle karşı karşıya. Bu baskı sürecinin de sürekli CHP belediye başkanlarına karşı kullanılması CHP Genel Başkanı Özel’i de haklı olarak bir oyun kurma arayışı içerisine itiyor. Özgür Özel de bir karşı hamle yapmış durumda. Bunun gerçekleşebilmesi için iktidarın onayına bağlı olması hamlenin daha başından etkisiz kalması sonucunu doğuracak.
– CHP diyor ki; “Bu hamleyi yapıyorum, hodri meydan. Sandıktan iktidar kaçmış olacak.”
Psikolojik olarak kullanabileceği bir propaganda aracı elde edebilirler. Ama bu süreç gerçekleşir mi gerçekleşmez. Mesele erken seçim değil. Önce siyasetin doğru okunmasıyla DAM ittifakının yani DEM, AKP ve MHP ittifakını tasfiye edecek ve Türkiye’yi belirli sistem içerisinde parlamenter-demokratik düzene, hukuk devletine getirecek bir iktidar değişimi olması gerekiyor.”
İran denkleminin gölgesinde ‘süreç’-Cansu Çamlıbel (T24)
“Sondan başlayalım…
37 gün önce İran’a karşı savaş başlattığından beri kameralar önünde yaşadığı hezeyanlarla psikiyatri bilimine büyük katkı sunan ABD Başkanı Donald Trump, Tahran’daki rejime kendince verdiği 10 günlük sürenin sonuna gelinirken yine tehditler savurdu. Hürmüz Boğazı’nı açmadıkları takdirde yarından itibaren -köprüler ve enerji santralleri dahil- İran’daki her şeyi havaya uçuracağını ilan etti. Trump’ın bu cümleleri zaten kendi başına hem bölgede yaşayan bizleri hem de dünyadaki herkesi ziyadesiyle tedirgin etmeye yeter. Ancak Fox News muhabirine telefonda yaptığı açıklama içinde Türkiye açısından işlerin gidişatını daha da komplike hale getirebilecek başka bir detay var.
Trump, ocak ayında İran’da yaşanan protestolarda rejimin 45 bin kişiyi katlettiğini belirtmiş ve şöyle devam etmiş: “Bunlar yaşandıktan sonra biz İran’daki protestoculara çok silah gönderdik. Silahları Kürtler üzerinden yolladık ancak Kürtlerin bu silahları kendilerine sakladığını düşünüyorum.”
Bu sözler içinde “45 bin” rakamından başlayarak sorgulanması gereken çok şey var elbette. “45 bin sivil ölüm” hakikaten de Amerikan istihbarat kurumları tarafından doğrulanabilmiş gerçekçi bir rakam mıdır? Bilişsel ve duygusal durumuyla ilgili soru işaretleri yaratmaya devam etse de nihayetinde konuşan bir ABD Başkanı. Ve söylediklerinin hepsi ayrı vahim. Molla rejimi altında yaşadıkları zulmü protesto etmek için kendi kendine sokağa çıkmış, ceplerinde yüreklerinden başka şey olmayan İranlıların hepsini töhmet altında bırakacak bu cümleler, yarın pekala rejim tarafından daha korkunç bir baskı ortamına gerekçe olarak kullanılacaktır.
Öte yandan Trump, bu sözlerle İranlı Kürtleri, olası bir kara operasyonunda kullanma arzusundan vazgeçmediğini de ele vermiş oldu. Oysa ki biz, hem Ankara’nın hem de Erbil’in telkin ve itirazlarının da etkisiyle Trump’ın Kürt kartını zorlamaktan vazgeçtiğini sanmaya başlamıştık. Zira 8 Mart’ta yaptığı açıklamada “Savaşı olandan daha komplike hale getirmek istemiyoruz. Kürtlere açıkça savaşa girmemelerini söyledim. Kürtlerin zarar görmesini ve ölmesini istemiyorum. Onlarla çok dostane ilişkilerimiz var” demişti.
Takip edebildiğim kadarıyla İranlı Kürtler, yüce gönüllü Trump onları ölümden korumaya çalışarak savaşa girmelerini engellediği için değil, kendilerini bu kadar asimetrik bir savaşta nasıl konumlanabileceklerini kestirmedikleri için şu ana kadar herhangi bir aksiyon almadılar. Sadece dört ay öncesine kadar “ABD’nin Suriye’deki defacto ordusu” fonksiyonunu net bir kurumsal çerçeve içinde üstlenmiş olan Suriye Dermokratik Güçleri’nin (SDG) Washington tarafından ne kadar hızla gözden çıkartılmış olduğu ortadayken İran Kürdistan’ında PJAK da diğer Kürt gruplar da benzer bir rol üstlenme konusunda doğal olarak mütereddit.
İranlı Kürt grupların şu an için ABD ve İsrail tarafından sonu belirsiz bir savaşta kullanılmak istemiyor olması ise kullanılmamayı başararak bu süreci atlatabileceklerinin garantisi değil. Çok kirli oynayan ve Trump’ı manipüle edebilmenin kitabını yazmış bir Netenyahu yönetimi kimbilir daha ne dolaplar çevirmenin peşindedir. Trump ise gözünde dolar işaretleri, kulağında İsa’nın Kudüs’te ikinci doğuşu için İsrail topraklarının tahkim edilmesi gerektiğine inanan evanjelistlerin sesiyle hayatının kumarını oynuyor.
Trump’ın İranlı Kürtlere İran Devrim Muhafızları’yla çatışsınlar diye silah göndermiş olduğu itirafını okurken aklıma Rus yazar Çehov’un “Bir oyunda perde açıldığında eğer duvarda bir tüfek asılıysa, o tüfek son perde inmeden önce mutlaka patlar” sözü düştü. Hangi ülkedeki hangi bomba ya da silahın ne zaman patayacağıyla ilgili kimsenin kesin emin olamadığı bir anda, Kürtlerin yarın nasıl bir tercihte bulunmak durumunda kalacağı konusunda kim emin olabilir?”
Başörtüsünden tutuklanan ilk erkek-İsmail Saymaz (halktv.com.tr)
“Eşcinsel olduğu bilinen ve kadın giysileriyle sahneye çıkan Murat Övüç, başına şal bağlamış haldeki görüntüleri sosyal medyada paylaşılınca evinden iki kez
gözaltına alındı.
İlkinde adli kontrol tedbiriyle bırakıldı.
Instagram hesabı kapatıldı.
Smokinle ve makyajsız şekilde sahne almaya mevcut edildi.
İkincisinde ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik’ suçundan tutuklandı. Tam üç ay 10 gün sonra bırakıldı.
Övüç, cinsel kimliği ya da yönelimi nedeniyle zorbalığa uğrayan tek müzisyen değil.
İlk örnek, Bülent Ersoy.
Ersoy’a 1981’de kadın kılığında sahneye çıkma yasağı uygulanmıştı. Gerçekte kanunda yazılı bir yasak yoktu. Fiili bir yasaktı bu. Bu yasaktan Talha Özmen, Serbülent Sultan ve Savaş Sökmen gibi eşcinsel müzisyenler de payını aldı.
Ersoy, hukuksuzluğa boyun eğmedi.
Dönemin İstanbul Vali Yardımcısı İhsan Yalçın, yol göstererek, şöyle dedi:
“Saçlarını toplasın, belki hafif ruj da yapabilir, ama bir papyon taksın, kravat taksın, ceket giysin, sahneye çıksın, kimse mani olmaz.”
1988’de Ersoy’la kalkan yasak 2026’da Övüç’le geri geldi.
Övüç’e hafif ruj bile yasak artık!
Tahliyeden sonra avukatı Çağdaş Çelik’in ofisinde görüştüğüm Övüç, sahneye smokinle ve sıfır makyajla çıkacağını ifade ediyor.
Nedenini sordum.
Övüç, ilk gözaltısından sonra İzmir’de sahneye çıkmadan önce kulise gelen polislerin “Bir daha kadın kıyafeti giyip makyaj yapıp sahneye çıkmanı istemiyoruz. Aksi takdirde programları iptal edeceğiz” dediğini iddia ediyor.
Övüç tutuklandıktan sonra kaleme aldığım ‘Zenneler Koğuşu’ başlıklı yazımı şöyle bitirmiştim:
“Övüç’ü içeride tutarsanız…
Anadolu’nun göçebe geleneğinde var olan, düğün ve şenliklerde kadın kılığında oynayan erkeklere ne yapacaksınız?
Silivri’de zenneler koğuşu mu açacaksınız?”
Biraz mübalağa ederek yönelttiğim eleştirinin meğer gerçeklik payı varmış.
İzmir’de kulise gelen polisler, ricası üzerine Övüç’e yarım saat sahne izni vermişler fakat bir şartla: “Zenne çıkamaz!”
12 Eylül’ün yasakladığı Ersoy, şimdi Beştepe’de ağırlanırken…
AK Parti’nin kadın kıyafeti ve makyajdan men ettiği Övüç ise artık “Yanıklar! Fırfırlar! Sizi seviyore!”den daha fazlasını söylüyor.”
Alican ve İsmail içerde, haberleri dışarda-Faruk Bildirici (BirGün)
“Alican Uludağ’ın, Silivri Cezaevi’nden yazdığı “Gebze’de çöken bina: Bilirkişiler, sebep ‘metro’ dedi” haberi, fikri takibinin ürünüydü. Hapsedilmesine rağmen Gebze’de çöken binada ölen dört insanın hakkını aramaya devam etmiş; bilirkişi heyetinin raporuna ulaşmıştı.
Deutsche Welle Türkçe’de yayımlanan haberde “raporda, binanın yıkılmasında altından geçen metro inşaatının etkisi olduğu tespitinin yapıldığı” aktarılıyordu. Birçok sitede alıntılanan haber, Karar gazetesinde de “Hesabı kim verecek” başlığıyla manşete çıkarıldı.
Bu raporu haber yapmayan iktidar medyası, beş gün sonra yeni bir rapor ortaya koydu. Tahmin edileceği gibi bu rapor, Alican Uludağ’ın yazdığının tersine, Ulaştırma ve Alt Yapı Bakanlığı ile inşaat şirketini aklıyordu. İHA ve Türkiye “Binayı metro değil kusurlu inşaat ve zayıf zemin yıktı”, Yeni Şafak da “Bilirkişi: Çökmenin sebebi zayıf zemin” başlığıyla yayımladı bu raporu.
Oysa Alican Uludağ’ın yazdığı raporu rastgele kişiler değil, inşaat ve jeoloji mühendisleri ve mimarlardan oluşan ve savcılığın kurduğu sekiz kişilik heyet hazırlamıştı; raporları da dava dosyasına konulmuştu. İktidar medyası, veriler karşısında tarafsız ve adil olamadı.
Alican Uludağ’ın yazdığı haberi değersizleştirmeye çalışan iktidar medyası, İstanbul 26. Asliye Ceza Mahkemesi’nin hem yetkisiz olduğuna karar verip, hem de onun 19 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılması istenen iddianameyi kabul etmesi hukuksuzluğuna da göz yumdu.
İktidar medyası yok saymak istese de Alican Uludağ gibi 15 gündür cezaevinde tutulan BirGün muhabiri İsmail Arı da gazeteciliğe devam ediyor; duvarları aşıyor.
İsmail Arı, “Ayhan Bora Kaplan davasında MHP’li yönetici” haberinde çete elemanlarının telefon yazışmasında “Yarın MHP Grup Toplantısı’nda iş patlayacak. Bana gelsin sana da atıcam. İzzet U. tamamlamak üzere metni” denildiğini aktarıyordu. Haberden sonra İsmail Arı’ya sosyal medyadan tehdit yağdı ve bir gün sonra da gözaltına alındı; sonra da tutuklandı.”
Enflasyonda düşüş durdu. Ne yapılabilir?-Seyfettin Gürsel (Dünya)
“Mart ayında tüketici fiyat endeksi (TÜFE) TÜİK’e göre yüzde 1,9 arttı. Geçen yılın mart ayında artış yüzde 2,5 olduğundan yıllık enflasyon az da olsa yüzde 31,5’ten yüzde 30,9’a geriledi. Ancak dezenflasyonun diğer ifadeyle enflasyon oranında düşüşün bundan böyle devam edip etmeyeceği, ederse de düşüşün dura kalka mı yoksa sistematik ve nispeten hızlı bir tempoyla mı gerçekleşeceği sorgulanır hale geldi.
Geçen yılın kasımdan bu yana yıllık enflasyon oranı yüzde 30,7 ile yüzde 31,1 arasında gidip geldi. 5 aydır yüzde 30 seviyesinin altına inemeyen bir enflasyon gerçeği ile karşı karşıyayız. Mart ayında savaş çıkmayıp yakıt fiyatlarında artış yüzde 4,5 yerine yüzde 2,3 ile sınırlı kaysaydı yıllık TÜFE artışı ne olurdu diye baktım. Aylık artış yüzde 1,9 yerine yüzde 1,5 yıllık artış da yüzde 30,9 yerine yüzde 30,5 oluyor. Yani dezenflasyonun duraklamasından savaş sorumlu değil. Ama bundan sonra olacak gibi duruyor.
Öyle ise kim sorumlu? Bu soruya makro iktisat camiasında verilen yanıtlar muhtelif. Kimi meslektaş TCMB’nin faizi yeterince yüksek tutmadığını, indirimlerde gevşek davrandığını, bunun da gerek talep gerek beklenti kanalından dezenflasyon sürecini olumsuz etkilediğini savunuyor. Kimi meslektaş ise TCMB’nin yeterince “şahin” davranmadığı fikrine kısmen katılsa da maliye politikasının yetirince sıkı tutulmamasını baş sorumlu olarak görüyor. Bu durumda enflasyon beklentileri de izlenen politikalara olan güvensizlik yüzünden TCMB’nin hedeflerinin çok üzerinde kalıyor.
Enflasyonla mücadelede bir diğer silah olan gelir politikası ise netameli bir konu. Hükümetin kontrolünde iki gelir var: Memur maaşları ve asgari ücret. Türkiye’de gelenek memur maaşlarına ve asgari ücrete zam oranını geçmiş enflasyona endekslemek: Bu da dezenflasyonda katılık yaratıyor. Ama kimse TCMB’nin hedefine endekslenmesini savunmuyor ya da savunamıyor. Bir istisna hariç! Çiğdem Toker’in yazdığına göre önde gelen makro iktisatçılarımızdan ve 2023’ten beri TCMB Başkan Yardımcılığı görevini sürdüren Cevdet Akçay geçen hafta Robert Kolej Mezunlar Derneği’nde verdiği konferansta “Asgari ücreti yüksek bir yere çekeyim, en azından işçi kurtulsun’ demek dünyanın en kötü fikri” demiş.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
