Kölelik kurumu, uygarlık tarihinin en eski kayıtlarına kadar uzanan uzun ve karanlık bir geçmişe sahip.
Bir köle genellikle toplumun en alt basamağında yer alır, güçsüz bir kulluk hayatı sürerdi. Ancak tarihin bir döneminde, belirli bir tür köle, toplumunun diğer üyelerinin çoğunu aşan ayrıcalık ve güce sahipti. Böylesine tuhaf bir durum nasıl ortaya çıkmış olabilir?
Bu durumun kökeni 14. yüzyıla, Osmanlı hükümdarı Orhan’ın ganimet konusundaki Müslüman hukukunda yer alan bir boşluktan yararlanmasına dayanır. Bu yasa, sultanın askerlerinin savaşta elde ettiği ganimetin beşte birini almasına izin veriyordu. Ganimet genellikle maddi eşyalar anlamına gelse de, sultan insan esirleri de ganimetin bir parçası olarak değerlendirdi. Sultan, bu esirlerden seçkin bir köle-asker birliği oluşturdu; bu birlik daha sonra Yeniçeriler olarak anılacaktı.
Orhan’ın oğlu I. Murad tahta geçtiğinde, imparatorluk artık eskisi kadar ganimet elde edemiyordu. Bunun üzerine Murad, ordusunu güçlendirmek için başka bir yol aradı. Çocukları yetiştirip eğitecek bir plan geliştirdi. Küçük yaştan itibaren onlara sultana sarsılmaz bir sadakat aşılayacaktı. Ancak Murad, köle ordusu için sıradan Müslüman çocukları toplamak istemiyordu çünkü Müslüman çocukların ailelerine sadık kalacağını ve ileride onlar için ayrıcalık talep edeceğini düşünüyordu.
Bunun yerine Murad, daha önce fethedilmiş topraklardaki Hristiyan çocukları kaçırarak Yeniçeri Ocağı için eğitilmelerini sağlamayı planladı. İslam’a geçirildikten ve sıkı bir askerî eğitimden sonra bu çocuklar sadık köle-askerlere dönüşecekti. Sultan, din değiştiren bu çocukların Hristiyan ailelerinden uzaklaşacağını ve yalnızca sultana bağlı kalacağını düşünüyordu.
Devşirme olarak bilinen bu çocuk toplama sistemi üç yüzyıldan fazla sürdü ve Osmanlı İmparatorluğu için son derece başarılı oldu. Sultanlar yalnızca sıkı kriterlere uyan çocukları seçiyordu ve zamanla bazı ebeveynler çocuklarının bu birliğe kabul edilmesi için çaba göstermeye başladı.
Sultan Yeniçeri birliklerini güçlendirmek istediğinde, Yunanistan, Avusturya, Arnavutluk ya da Sırbistan gibi topraklarına gider ve 8-18 yaş arasındaki Hristiyan ailelerin oğullarını toplardı. Ancak her çocuk kabul edilmezdi. Sultan’ın görevlileri kapsamlı incelemeler yapar ve belirli kriterlere uyan çocukları seçerdi.
Yetkililer bir köye geldiğinde babalar oğullarını denetime getirirdi. Bir çocuğun güçlü olması gerekiyordu, fakat önceden askerî eğitim almamış olmalıydı. Tavrı da önemliydi, şımarık olmamalıydı. Yetim ya da tek erkek çocuklar kabul edilmezdi; Türkçe konuşan çocuklar da alınmazdı. Tüm bu şartları sağlasa bile yakışıklı değilse kabul edilmezdi. Seçilen çocuk İstanbul’a götürülerek eğitime alınırdı.
Çocuklar genellikle İstanbul’da üç ila yedi yıl arasında eğitim görürdü. Öncelikle sünnet edilir ve İslam’a geçirilirdi. Türkçe öğrenirlerdi ve eğitim ile başarı durumlarına göre farklı alanlara yönlendirilirlerdi. Eğitimde üstün başarı gösterenler, sarayda daimi ordu mensubu olarak görev almak üzere seçilirdi. Bu askerler matematik, ilahiyat, hukuk, binicilik ve askerî strateji konularında kapsamlı bir eğitim alırdı. Diğerleri devlet görevlilerine hizmet eder ya da Müslüman topluma uyum sağlarken tarım işlerinde çalıştırılırdı. Görevleri ne olursa olsun, sultanın kölesi sayılırlardı ve istenildiği zaman saraya geri çağrılabilirlerdi.
Genel olarak bu köle-askerler katı bir disiplin kurallarına bağlıydı; itaat ve görgü en önemli değerlerdi ve kurallara aykırılık ağır cezalarla sonuçlanırdı. Ayrıca bekâr bir yaşam sürmeleri beklenirdi; en azından 16. yüzyıla kadar evlenmelerine izin verilmemişti.
Devşirme sistemi kapsamında kaç Hristiyan çocuğun toplandığı kesin olarak bilinmiyor. Daha mütevazı tahminler yüz binlerce olduğunu söylerken, bazılarına göre sayı 5 milyona kadar çıkıyor.
Teknik açıdan köle olmalarına rağmen, bir genç için Yeniçeri olmak hayatında olağanüstü fırsatlar sunabilirdi.
Katı Müslümanlar devşirme sistemini eleştiriyordu çünkü bir hükümdarın kendi Hristiyan tebaasını köleleştirmesine izin verilmediğini savunuyorlardı. Sistemin savunucuları ise çocukların fethedilmiş halkların soyundan geldiğini ve dinî hukuka göre köleleştirilebileceklerini ileri sürüyordu. Bir başka savunma ise sultanın çocukları İslam’a geçirerek ruhlarını kurtardığı yönündeydi.
Bugün çocukların ailelerinden ve kültürlerinden koparılması insan haklarının açık bir ihlali olarak görülüyor. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nda “köle” kavramının nasıl algılandığını anlamak, bazı ebeveynlerin neden böyle bir hayatı çocukları için isteyebileceğini açıklamaya yardımcı olur.
Yeniçeriler kul olarak adlandırılırdı; bu teknik olarak “köle” anlamına gelse de, hizmetkâr hatta memur anlamında anlaşılırdı. O dönemde bu ünvan, sıradan bir teba olmaktan daha itibarlı sayılırdı.
Yeniçeri kariyeri olağanüstü bir yükselme imkânı sunuyordu. Bazı Yeniçeriler seçkin bir eğitim alır ve bu avantaj onları güçlü ve varlıklı mevkilere taşırdı. Örneğin üstün başarı gösteren bir aday eğitimden hemen sonra sultanın kişisel maiyetine atanabilirdi. Birkaç yıl sonra saraydan çıkarak idarî bir göreve geçebilirdi. Eğitimde başlangıçta öne çıkmayanlar bile zamanla kendilerini kanıtlayarak yükselebilirdi. Yeniçeriler sık sık eyalet valilikleri gibi yüksek idarî görevler üstlenirdi. Hatta Sokollu Mehmed Paşa örneğinde olduğu gibi bir Yeniçerinin sadrazamlığa kadar yükseldiği durumlar da vardı.
Ebeveynler Yeniçeri kariyerinin sağlayabileceği imkânları gördüklerinde, çocuklarını sultana vermenin onlara kendilerinin sunabileceğinden daha iyi bir hayat sağlayabileceğini düşünenler oldu. Müslüman ebeveynler bile çocuklarının Yeniçeri Ocağı’na alınması için yetkilileri ikna etmeye çalıştı. Bazı Hristiyanlar ise oğullarının kabul edilmesi için rüşvet verdi. Hatta 16. yüzyılda devşirme sisteminin sona ermesinin nedenlerinden biri, Yeniçeri olmak isteyen başvuru sayısının fazlalığıydı.
Teknik olarak köle statüsünde bulunmalarına ve büyük güç sahibi olmalarına rağmen, Yeniçeriler tarih boyunca sık sık ayaklandılar. Genellikle reform talep ediyor ya da kimin sultan olacağı konusunda daha fazla söz hakkı istiyorlardı. Sonunda 1826 yılında, Vaka-i Hayriye olarak bilinen olayda, Yeniçeriler son kez ayaklandı. Sultan II. Mahmud seçkin ocağı lağvetti ve isyancılara karşı toplar kullandırarak çoğunu öldürdü.
Seçkin konumlarını göstermek için Yeniçeriler gösterişli üniformalar giyerdi. Sultan her Yeniçeriye işlemeli bir kaftan verirdi ve farklı birliklerin kendilerine özgü renkleri bulunurdu. Ayrıca uzun püsküllerle süslü, özellikle subayların daha büyük ve görkemli başlıklar taktığı dikkat çekici şapkalar kullanırlardı.
(Jane McGrath, history.howstuffworks.com)
Görsel: derintarih.com
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
