Pis kokular-Barış Pehlivan (Cumhuriyet)
“Önce eldeki verileri alt alta yazayım: Sezgin Baran Korkmaz (SBK), Biofarma ilaç şirketinin sahibi olan Lüksemburg kökenli Isanne isimli firmayı satın aldı. Yıl 2014’tü.
SBK kara para aklama suçundan soruşturuldu, şirketlerine önce tedbir kondu, sonra da garip bir şekilde o karar kaldırıldı. Aylar sonra da aynı tedbir kararı geri getirildi. Ama öğrenildi ki, bu kez de Biofarma şirketi için tedbir konmamıştı. Tüm bunlar olurken, Türkiye’yi çoktan terk etmiş olan SBK’nin, Biofarma’yı İsviçreli bir gruba sattığı ileri sürüldü. Ama ne gariptir ki sözde yeni sahibin yeni yönetiminde de SBK’ye yakınlığıyla bilinen isimler yer aldı. Tüm bunlar 2020-2023 arasında yaşandı.
Rekabet Kurumu 11 Eylül 2025’te bir karar verdi. Dosyanın konusu, Biofarma’nın tek kontrolünün Bulunova Holding’e devredilmesiydi. O kararda öğrenildi ki ilaç şirketinin sahibi zamanında SBK’nin satın aldığı Isanne isimli firmaydı. Yani, “İsviçreli bir gruba satıldığı” iddiası doğru görünmüyordu. Dahası, Biofarma’yı satın almak isteyen Bulunova Holding de daha yeni kurulmuş ve faaliyeti olmayan bir şirketti.
Ve dahası… Rekabet Kurumu, ilaç şirketini satın almak isteyen Bulunova’nın sahibi Nilüfer Bulut’a dair şunu söylüyordu: “Nilüfer Bulut’un ayrıca bahis faaliyetleri (at yarışı, köpek yarışı, futbol ve diğer spor yarışmaları konusunda bahis hizmetleri) alanında faaliyet gösteren Joker Şans Oyunları AŞ’de ve 106 Dijital Hizmetler ve Şans Oyunları AŞ’de pay sahipliği bulunmaktadır.”
Nihayetinde, 2025’in son günlerinde Rekabet Kurumu’nun onayıyla da daha önceki faaliyet alanı bahis olan Nilüfer Bulut adlı kişi nedense Biofarma ilaç şirketinin sahibi oldu.
Şimdi…
Bu bilgileri akılda tutup bir başka garip örtüşmeyi yazayım.
Adı; Caner Açıkgöz. 35 yaşında. Biofarma şirketinde kıdemli finans uzmanı olarak beş yıldan fazla süredir çalışmaktaydı. Ancak 18 Şubat 2025’te aniden istifa etti.
Biofarma şirketi bu istifa sonrası savcılığa suç duyurusunda bulundu. Zira, iddiaya göre eski çalışanları Açıkgöz, Biofarma’nın kasasından kendi hesabına toplamda 33 milyon 300 bin lira para aktarmıştı. Şirket önce dolandırıcılıktan suç duyurusunda bulundu. Ancak zamanla bu şikâyetlerini genişleterek soruşturmanın “suç örgütü” kapsamında ilerlemesini talep ettiler.
Zira Biofarma, bu dolandırıcılığın, Sipay adlı elektronik ödeme şirketiyle birlikte gerçekleştirildiğini öne sürüyordu. Bundandır ki, Sipay’a el konması ve kayyum atanmasını da talep ediyorlardı. Rastlantıya bakın ki Merkez Bankası bu talepten birkaç hafta sonra Sipay’ın faaliyetlerini durdurmuş ama bu karar mahkemeden dönmüştü.”
Diktatörlere öğütler-Mehmet Y. Yılmaz (T24)
“Venezuela’nın Başkanlık Sarayı’nın basılıp, sarayın sahibinin yargılamak üzere New York’a götürülüp mahkemeye çıkarılmasından alınması gereken dersler var.
Gazetecilik mesleğini bir kamu hizmeti olarak gördüğüm için bu olaydan çıkardığım dersleri diktatörler veya diktatör olmaya heves edenlere aktarmayı bir vazife biliyorum.
Bizim meslek böyle; iyilik yap denize at misali!
Esasen sadece diktatörler ve heves edenler için değil, demokrat liderler için de yılların içinde olgunlaşmış önerilerim var.
Cumhurbaşkanı Erdoğan da zamanında beni dinleseydi ne 15 Temmuz darbesi olurdu ne 17 – 25 Aralık muhabbetleri. Enflasyon böyle patlamaz, hepimiz gül gibi geçinip gidiyor olurduk.
Neyse olan oldu artık, önümüze bakalım derim.
Maduro’nun neredeyse mermi atılmadan eşiyle birlikte derdest edilmesi yazının başında sözünü ettiğimiz kişileri düşündürmeli.
Maduro seçimde kendisine rakip olacakları engelledi, medyayı tek başına kontrol eder hâle geldi, seçim daha bitmeden kazandığını bile ilan etti ama varabildiği yer New York’ta bir hücre!
Başımıza gelmediği için tam olarak bilmesek de tahmin edebileceğimiz gibi bu diktatörleri ve buna heves edenleri bu işe yönelten baş müşevvik para.
Güç tutkusu, hep önde olma isteği gibi nedenler ikincil derecede müşevviklerdir.
“Dava” meselesi ise bütün bunların üstüne örtülecek iyi bir şal.
Bu dünyada insanoğlu ne yapıyorsa para için yapıyor.
Diktatörlerin ve heveslilerinin de temel içgüdüsü budur.
Çünkü para varsa, güç de gelir, emlak da alınır, hisse de biriktirilir.
Ama işte tam da bu noktada benim “diktatör paradoksu” diye tanımladığım bir durum ortaya çıkar.
Para hırsıyla elinden geleni ardına koymaz ama sonunda o parayı harcayacak zaman da imkân da bulamaz. Turuncu renkli hapishane tulumunun cebi yok ne de olsa!
Özlü bir Türk halk deyişine benzetecek olursak; “ceremeyi diktatör çeker, nazlı yâri eller öper.”
Bugünkü köşemi bu kamu hizmetine tahsis etmiş olmamın nedeni, yumuşak kalpli olmam.
Hepimiz biliyoruz ki memleketine iyi hizmetleri olan birisinin zengin olması kimseyi rahatsız etmez.
Yeter ki duracağı yeri bilsin, aç gözlü bir insan portresi çizmesin, her şeye göz dikmesin.
Elbette çevresini de mutlu etmelidir; ancak o çevrenin çok dar olması ve hep aynı çevrenin otlanması da sıkıntı yaratır. Biraz genişçe bir çevreyi beslemek daha yararlı olacaktır.
Daha önce de yazmıştım, ABD’nin Venezuela baskınından sonra bir kez daha hatırlatmak isterim:
Yale Üniversitesi’nden Milan Svolik’in araştırmasına göre 1945 – 2002 yılları arasında iktidara gelen ve sonra iktidardan gitmek durumunda kalan 316 diktatörden sadece 32’si halk ayaklanması ile devrilmiş. Yaklaşık bir oran vermek gerekirse yüzde 10 gibi bir şey.
Diktatörlerin ve heves edenlerin asıl korkmaları gerekenler, kendi yönetsel gruplarının içindeki hırslı tipler.
Diktatörlerden 205’i, yani yaklaşık yüzde 70’i iktidar elitlerince devrilmiş.”
En Çok Ezilen İki Kesim-Fikret Bila (halktv.com.tr)
“İktidarın en çok ezdiği kesimlerin başında düşük maaşlı emekliler ve asgari ücretle çalışan emekçiler geliyor.
İktidar bu kez de şaşırtmadı ve 2026 yılının ilk yarısı işçi emeklilerine enflasyonun çok altında ücret artışı yaptı.
Asgari ücreti, 2026 yılı boyunca 28 bin 75 lira olarak belirledi.
En düşük emekli maaşını 16 bin 800 liradan, 18 bin 938 liraya yükselmekle yetindi.
TÜRK-İŞ, Aralık 2025 ayı itibariye açlık sınırını 30 bin 148 lira, yoksulluk sınırını 98 bin 188 lira, bekar bir çalışanın aylık yaşam maliyetini 39 bin 123 lira olarak belirledi.
Buna göre asgari ücret açlık sınırının 2 bin 73 lira, en düşük emekli aylığı ise 11 bin 210 lira altında kaldı.
Enflasyon rakamlarına gelince.
TÜİK’e göre enflasyon aylık yüzde 0,89, yıllık yüzde 30,89 olarak gerçekleşti.
İTO’ya göre ise enflasyon aylık yüzde 1,23, yıllık 37,68 oldu.
ENAG’a göre ise enflasyon aylık 2,11, yıllık yüzde 56,14 oranında.
En düşük emekli maaşına yapılan artış ve yeni asgari ücret hangi kurumun rakamlarını esas alırsanız alın enflasyonun altında.
Türkiye’de en gerçekçi enflasyonu belirleme çalışmasını ENAG’ın yaptığı biliniyor.
ENAG’ın oranları dikkate alınırsa en düşük maaş alan işçi emeklilerine yapılan yüzde 12 oranındaki ücret artışı devede kulak bile değil.
Bu ücret politikası işçi emeklilerine ve asgari ücretlilere “sürünün” demek oluyor.
Kira artışının yüzde 34 olarak belirlendiği de anımsanırsa bu iki kesimin ay sonunu getirebilmesi mümkün değil.
Yapılan sokak söyleşilerinden de anlaşıldığı gibi en düşük maaşı alan emekliler ve asgari ücretle çalışan emekçiler ikinci bir iş arıyorlar.
65 yaşında bir emekli marketlerde çalışmak için başvuru yapıyor. Bazıları inşaatlarda çalışıyor. Bazıları pazarda yük taşıyor, hamallık yapıyor.
Asgari ücretli ise gece çalışacak ikinci bir iş peşinde. Bazıları hafta sonlarında kuryelik, bazıları gece inşaat bekçiliği yapıyor.”
Faizi kim düşürmüyor-İbrahim Kahveci (Karar)
“Şubat 2025
Merkez’in faizi %45,00 iken ihtiyaç kredi faizi %71,67 ve ticari kredi faizi de %57,16 seviyesinde.
Mart 2025
Merkez’in faizi %42,50 iken ihtiyaç kredi faizi %71,04 ve ticari kredi faizi de %56,73 seviyesinde.
Kasım 2025:
Merkez’in faizi %39,5 iken ihtiyaç kredi faizi %65,71 ve ticari kredi faizi de %53,21 seviyesinde.
Aralık 2025
Merkez’in faizi %38,00 iken ihtiyaç kredi faizi %59,93 ve ticari kredi faizi de %50,67 seviyesinde.
Aradaki farklara bakabilirsiniz ama biz ilk faiz ile son faiz farklarına bakacağız. Yani şubat ayında Merkez’in faizi 45,00’den 38,00’e düşerken kredi faizleri ne olmuş?
Merkez Bankası 7,00 puanlık faiz indirimi gerçekleştirirken ihtiyaç kredi faizleri 11,74 puan düşmüş. Yine aynı dönemde ticari kredi faizlerinde de 6,49 puanlık düşüş gerçekleşmiş.
Ara dönemlerde faiz düşüşü sınırlı gerçekleşse de son dönemde yaşanan gerilemeler ile Merkez Bankası’nın faiz indiriminin kredi faizlerine de yansıdığını söyleyebiliriz.
Şimdi gelelim işin kaynak kısmına.
Şubat 2025’de TL mevduat faizi %50,57 seviyesindeymiş. Aralık 2025’de ise TL mevduat faizi %45,59 seviyesinde gerçekleşmiş. Yani TL mevduat faizindeki düşüş 4,99 puanda kalarak en az gerileyen faiz olmuş.
Kredi faizi daha hızlı düşerken mevduat faizi daha yavaş gerilemiş.
Daha ne olsun…”
Toplumsal kutuplaşma artarken enflasyondaki düşüş yavaşlıyor-Sevda Demiralp (Dünya)
“Yeni yılın ilk haftasında açıklanan aralık ayı enflasyon rakamları, aylık artışın yüzde 1’in biraz altında kaldığını gösterirken 2025 yılını yüzde 31’lik bir enflasyon oranıyla kapattığımızı teyit etti. Yıl içinde 14 puanlık bir düşüş yaşanmış olsa da, enflasyondaki gerilemenin belirgin biçimde yavaşladığı artık daha net görülüyor.
Bir ülkede enflasyon hiçbir zaman sadece enflasyonu göstermez. Enflasyon; o ülkedeki kurumsal bağımsızlığın, hukuk düzeninin, gelir dağılımının, katma değerli üretim kapasitesinin, şeffaflığın ve kalkınma anlayışının bir özetidir. Bu nedenle fiyat istikrarı her ne kadar merkez bankasının birincil görevi olsa da, bu hedefin gerçekleşmesinde merkez bankası ilk değil, son mercidir.
Fiyat istikrarı için gerekli zemini hazırlamak hükümetin görevidir; kendisine sağlanan bu zemini ve araç setini en etkin biçimde kullanarak enflasyonu düşürmek ise merkez bankasının sorumluluğudur. Ancak elinde ne geleneksel anlamda bir araç bağımsızlığı, ne de sağlam bir kurumsal çerçeve bulunan bir merkez bankasından hızlı ve kalıcı bir dezenflasyon beklemek fazla iyimserlik olur. 2023 sonrası dönemde enflasyonu seyri bu tespitin teyidi oldu.
Enflasyon hedeflemesine geçtiğimiz 2006 yılından bu yana merkez bankasının neredeyse her yıl hükümete yazdığı “Bu yıl enflasyonu neden tutturamadık?” başlıklı açık mektupların da zamanla anlamını yitirdiğini söylemek zor değil. 2006–2009 döneminde, 2001 sonrası reformların gücünü arkasına alan ve görece yüksek bir bağımsızlığa sahip olan bir TCMB’nin, istisnai dışsal şoklar nedeniyle hedeften birkaç puanlık sapmayı bu mektuplar vesilesi ile açıklaması mümkündü. “Elimden geleni yaptım, sapma benim kontrolüm dışındaki gelişmelerden kaynaklandı” diyebilmes inin piyasa nezdinde karşılığı vardı.
Zaman içinde bu mektupların sistematik hale gelmesi ve hedeften sapmaların giderek büyümesiyle birlikte, her yıl tekrarlanan “istisnai dışsal nedenler” kendi başına bir oksimorona dönüştü. Son on yılda tek hanelerden yüzde 85’lere kadar çıkan enflasyonun, 2025 sonunda hâlâ yüzde 5’lik hedefin altı katı seviyesinde kalmasını bu mektuplarla açıklamak imkansız hale geldi.
Samimi bir değerlendirme için 2010 sonrası merkez bankası bağımsızlığındaki erozyondan, bunun 2018 sonrasında genel bir kurumsal zayıflamaya dönüşmesinden ve 2021 sonrası uygulanan irrasyonel politikalardan söz etmek gerekir. Elbette bu tür bir muhasebe merkez bankasını daha “hesap verebilir” kılar. Ancak böyle bir mektubun yazılabilmesi için, her şeyden önce hükümetin hedef tutmadığında merkez bankasına gerçekten “hesap soruyor” olması gerekmez mi?”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
