Kedi dostu kentlerle ilgili bir kitabın yazarı olan gezgin Jeff Bogle’ın bbc.com’da yayınlanan “Catstanbul: Kedilerin sokaklara hükmettiği şehirde” başlıklı yazısının çevirisi:
Osmanlı dönemi “kedi bakıcılarından” modern sokak koruyucularına uzanan süreçte, İstanbul’un kedilerle bağı yüzyıllardır sürüyor.
İstanbul’da, kentin dolambaçlı sokaklarında, camilerinde, metro istasyonlarında ve kafelerinde her gün hassas bir denge kuruluyor.
Türkiye’nin Avrupa ve Asya’yı Boğaziçi’nin iki yakasında birleştiren en büyük şehri, 15 milyondan fazla insanın yer kapma mücadelesine sahne oluyor; tıpkı bir ev kedisinin yarısı kanepede yarısı sehpanın üzerinde durması gibi. Bu benzetme hiç de yanlış değil, çünkü şehirde tahminen çeyrek milyon sokak kedisi daha yaşıyor. Kediler şehrin dokusuna ve tarihine öylesine işlemiş durumda ki, her köşede satılan halılar kadar yaygınlar. Burası paylaşılan bir şehir; sevgi ve yaşamla sürekli mırıldayan bir şehir.
“İstanbul kedileri genel olarak ne evcil hayvan ne de sokak hayvanı; bu iki terimin bir karışımı,” diyor City Cats of Istanbul kitabının yazarı ve fotoğrafçı Marcel Heijnen. Kedilerin belirli kişilere ait olmadığını, “ama mahallelerinde topluluk tarafından bakıldığını” ekliyor.
Heijnen, başka hiçbir yerde görmediği bir kedi saygısından bahsediyor. Kedi Müzesi İstanbul’un kurucu ortağı Fatih Dağlı da aynı noktaya dikkat çekiyor:
“Her belediyenin, ilçesindeki sokak hayvanlarına yardımcı olan bir veterinerlik birimi var ve sokak kedileri için ücretsiz kısırlaştırma hizmeti sunuyorlar. Özel klinikler de sokak kedileri için indirimli hizmet veriyor; mahalle sakinleri de çoğu zaman veteriner masraflarını ödemek için bir araya geliyor.”
Bu kedi sevgisi yeni değil. Heijnen’e göre, “Sokak kedilerine duyulan hayranlık, İstanbul’un Osmanlı yönetimi altında olduğu döneme uzanıyor.” O dönemde yerel vakıflar sokak hayvanlarının bakımını üstleniyordu. Bu sevgi zamanla bir mesleğe dönüştü ve mancacı adı verilen “kedi bakıcılığı” görevi ortaya çıktı. Mancacılar, şehrin kedilerinin beslenmesini sağlamakla yükümlüydü; isteyen mahalleli de mancacıların sattığı mamaları alıp kedileri besleyebiliyordu.
Dağlı ilişkiyi daha da geçmişe götürüyor: “Fenikelilerden beri deniz tüccarlarının, gemilerde kemirgenlere karşı koruma amacıyla kedi bulundurması çok yaygındı” diyor. İpek ve baharat gemileri Roma ve Osmanlı dönemlerinde İstanbul’un kalabalık limanlarına yanaştıkça, beraberlerinde sayısız kedi de getiriyorlardı.
Bugün de İstanbullular, yer üstünde ve yer altında, kapalı alanlarda ve sokaklarda, yaşamlarını kedilerle paylaşmaya gönüllü. Öyle ki, şehir dünya çapında kedi severler arasında “Catstanbul” lakabıyla biliniyor, pek çok turist kediler için buraya geliyor.
Şehre yaptığım ziyaretlerde şunu fark ettim: Gürültülü ve yoğun bir metropol olan İstanbul’da sokak kedileri en sessiz sakinler. Galata Kulesi’ne yokuş çıkıp soluklanmak için bir banka oturduğumda yanımda beliren ya da deniz kıyısında 360 derecelik manzarayı seyrederken sessizce yanıma yanaşan kediler, kaotik olabilen bu şehirde bana huzur veriyor.

Sayılamayacak kadar çok kedinin, aynı sakinliği başkalarına da sunduğuna şahit oldum. Birinin kucağına kıvrılıp hafif bir mırıltıyla sundukları davet, sınır veya dil tanımayan bir nezaket. Sokakta yaşayan kediler bile böyle bir iyiliği hak ediyor. Heijnen’in dediği gibi, İstanbul kedisi kucağınıza uyumak için geldiğinde ve etrafınızda kebap, safran, köz mısır ve taze palamut kokuları dönerken, İstanbul duyulara yönelik sert saldırısını yumuşatarak daha keyifli bir hâle geliyor.
Şehirler pek yumuşaklıklarıyla anılmaz. İnsanlar için yapılırlar; yollar, binalar, köprüler gibi dev unsurlarla doludur ve tuğla, beton, cam, çelik gibi sert malzemelerden oluşur. Heijnen, “Bu karışım içinde başka bir türün de kendi alanını talep ediyor olması çok özel. Üstelik yerel halkın bu canlılara özen göstermesini izlemek daha da özel” diyor.
Dünyanın sokak hayvanlarına daha az dostça davranılan bölgelerinin aksine, İstanbul’un kedileri şehirde adeta ayrıcalıklı bir konuma sahip. Tarihi Fatih bölgesinde Mavi ve Ayasofya camilerini görmek için yürürken, meşhur kedi Sülo’yu (Süleyman) görme ihtimaliniz yüksek. Bu tombul gri-beyaz tekir, Sultanahmet Meydanı’nda turist fotoğraflarında poz verirken genellikle ona bakan gazete satıcısının yakınında olur. Yokuşlu mahallelerde ve Boğaz boyunca kediler banklarda ve merdivenlerde uzanır, ahşap A-çerçeveli kedi evlerinde öğle uykusuna yatar. Pazarların ve metro istasyonlarının dışında kuru mama ve su kapları durur; hem yerel halk hem de turistler, yanlarına sokulan kedilerle yemeklerini paylaşır.
Birçok dükkân kedileri evcil hayvan olarak besliyor; bu hem ziyaretçiler için çekici hem de dükkanı daha sıcak bir yer hâline getiriyor. Çok daha fazlası ise, işe gelip giden kedilere geçerken uğramaları için kapı önlerine mama-su koyar. Heijnen, “Kedilerle insanlar arasındaki simbiyotik ilişki bu topraklarda başladı” diyor. “Osmanlı zamanında kediler pratik nedenlerle tutulurdu; depolanan yiyecekleri kemirgenlerden korumaya yardımcı olurlardı.”
Bugün kedilerin işi değişti: Onlar artık kentin gayriresmî turizm elçileri. Yoğun ve sert bir şehrin kenarlarını yumuşatıyorlar. İstanbul’un sokak kedileri ayaklarınızın dibinde ve fotoğraflarınızda belirerek yüzlerini, patilerini ve mırıltılarını siz ayrıldıktan çok sonra bile aklınıza ve kalbinize kazıyor. Onlar, yaşam alanlarımızı, yiyeceklerimizi ve hayatlarımızı başkalarıyla; evde ve yolculukta, barış içinde paylaşmanın mümkün olduğuna dair cezbedici bir hatırlatma.
İlgili yazılar:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
