Doç. Dr. Serdar Yılmaz-Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü
2025 yılı, Türk dünyası açısından yüksek sesle dile getirilen birlik ideallerinin, sahadaki devlet davranışlarıyla en sert biçimde sınandığı yıllardan biri olarak kayda geçmiştir.
Zirve bildirilerinde ortak tarih, ortak kimlik ve ortak gelecek vurguları artarken; dış politika pratiklerinde Türk devletlerinin esas olarak ulusal çıkar, rejim güvenliği ve çok yönlü dengeleme ekseninde hareket ettiği açık biçimde görülmüştür. Bu nedenle 2025, Türk dünyasının romantik birlik tahayyülünden ziyade, gerçekçi bir jeopolitik okumanın öne çıktığı bir yıl olmuştur.
Bu yıl içerisinde Türkiye, Türk dünyası fikrinin en güçlü savunucusu olmaya devam etmiştir. Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) zirvelerinde savunma sanayi iş birliği, ulaştırma koridorları, ortak eğitim projeleri ve kültürel entegrasyon başlıkları Ankara’nın öncelikleri arasında yer almıştır. Ancak Türkiye’nin eş zamanlı olarak Ukrayna savaşı, Gazze krizi, NATO içi gerilimler ve Batı ile ilişkilerde yaşanan yapısal sorunlarla meşgul olması, Türk dünyasına ayırabildiği stratejik enerjiyi sınırlamıştır. Ankara’nın Türk dünyasına yönelik yaklaşımı normatif ve ideolojik bir çerçeve sunarken, Orta Asya Türk cumhuriyetleri Türkiye’yi daha çok ekonomik ortak, savunma teknolojisi sağlayıcısı ve lojistik geçiş aktörü olarak konumlandırmıştır. Bu durum, Türkiye’nin söylem düzeyindeki liderlik iddiası ile sahadaki etkisi arasında belirgin bir mesafe oluşmasına yol açmıştır.
2025 yılı soğukkanlı diplomasi izleyen ve zamanla güçlenen Azerbaycan için Karabağ sonrası dönemin konsolidasyon yılı olmuştur. Bakü, askeri kazanımı ideolojik hamasetle değil, diplomatik ve ekonomik güce tahvil etmeye odaklanmıştır. Ermenistan’la yürütülen normalleşme sürecinde Rusya’nın görece geri planda kalması, Azerbaycan’ın manevra alanını genişletmiştir. Türk dünyası açısından dikkat çekici nokta, Azerbaycan’ın Türkiye ile stratejik ittifakını sürdürmekle birlikte, Orta Asya Türk devletleriyle ilişkilerinde sembolik değil işlevsel bir yaklaşım benimsemesidir. Enerji, lojistik ve ulaştırma hatları Bakü’nün önceliği olurken, ideolojik birlik vurgusu ikincil planda kalmıştır. 2025 yılının Kasım ayında Azerbaycan’ın Orta Asya Devlet Başkanları İstişare Toplantısı formatının tam üyesi olarak kabul edilmesi bu durumun somut bir göstergesi olmuştur.
2025’te Türk dünyasının en dikkatli ve en rasyonel aktörü Kazakistan olmuştur. Astana yönetimi, Türk Devletleri Teşkilatı içinde aktif rol oynarken; Rusya, Çin, ABD ve AB ile ilişkilerinde denge politikasını titizlikle sürdürmüştür. Kazakistan için Türk dünyası, jeopolitik bir bloktan ziyade tamamlayıcı bir ekonomik ve diplomatik platform olarak görülmektedir. Orta Koridor projelerinde Türkiye ve Azerbaycan’la iş birliği geliştirilirken, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi ile çelişmeyecek bir çerçeve korunmuştur. Bu yaklaşım, Kazakistan’ın Türk dünyasını bir kimlik siyaseti alanı değil, çıkar temelli bir ağ olarak değerlendirdiğini göstermektedir.
Bölgenin istikrar odaklı sessiz bir gücü olan Özbekistan’ın ise dış politikada daha görünür olduğu; ancak temkinli çizgisini koruduğu bir yıl olmuştur 2025. Taşkent yönetimi, Türk dünyası zirvelerine aktif katılım göstermiş; ticaret, turizm ve eğitim alanlarında ikili anlaşmalar imzalamıştır. Bununla birlikte Özbekistan’ın temel önceliği, Türk dünyasında liderlik değil; iç istikrar ve ekonomik büyüme olmuştur. Özbekistan, Türkiye ve Azerbaycan’la ilişkilerini geliştirirken; Rusya ile güvenlik iş birliğini, Çin ile ekonomik ortaklığı, ABD-AB blokuyla çoklu işbirliğini sürdürmüştür. Bu tablo, Türk dünyasının Özbekistan açısından alternatif bir eksen değil, çok yönlü dış politikanın tamamlayıcı unsuru olduğunu ortaya koymaktadır.
Kırgızistan, 2025’te de siyasi istikrarsızlık ve ekonomik kırılganlık sorunlarıyla Türk dünyasının en zayıf halkalarından biri olmuştur. Buna rağmen Türkiye ile savunma ve eğitim alanlarında sürdürülen iş birlikleri, Bişkek’in sembolik de olsa Türk dünyası aidiyetini koruma çabasını yansıtmıştır.
Türkmenistan ise 2025’te de “daimi tarafsızlık” ilkesini muhafaza etmiştir. Türk dünyası zirvelerine sınırlı katılım, Aşkabat’ın kolektif yapılara mesafeli duruşunun devam ettiğini göstermiştir. Enerji diplomasisi dışında Türk dünyasının kurumsal entegrasyonuna yönelik güçlü bir irade ortaya konmamıştır.
Bu açıdan bakıldığında 2025’te düzenlenen Türk Devletleri Teşkilatı zirveleri, içerik bakımından zengin; bağlayıcılık açısından ise sınırlı kalmıştır. Ortak alfabe, tarih anlatısı ve kültürel bütünleşme gibi başlıklar sıkça gündeme gelse de bu alanlarda geri dönülmez kurumsal adımlar atılamamıştır. Zirveler, Türk devletleri için daha çok diplomatik vitrin, niyet beyanı ve karşılıklı görünürlük işlevi görmüştür. Üye devletlerin dış politika öncelikleri arasındaki farklılıklar, Türk dünyasının kolektif bir stratejik aktöre dönüşmesini engellemeye devam etmiştir.
Bu süreçte çok önemli ama üzerinde fazlaca durulmayan bir hadise yaşanmıştır. 2025’te Türk dünyası kamuoyunda en fazla tepki çeken gelişmelerden biri, bazı Orta Asya Türk devletlerinin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne büyükelçi ataması ve Birleşmiş Milletler’de Türkiye’yi Kıbrıs’ta “işgalci” olarak niteleyen karar tasarılarını desteklemesi olmuştur. Bu adımlar, Türkiye merkezli bakış açısında “ihanet” söylemini güçlendirmiştir. Ancak analitik bir değerlendirme yapıldığında, bu tercihler ideolojik değil; realist gerekçelere dayanmaktadır. Orta Asya devletleri açısından Kıbrıs meselesi ne tarihsel ne de stratejik bir önceliktir. Bu ülkeler için temel mesele, uluslararası sistemde sorun çıkarmayan, Batı ile ilişkileri gereksiz yere zorlamayan ve yatırım çekme kapasitesini koruyan bir aktör olarak algılanmaktır. BM oylamalarında Türkiye aleyhine verilen oylar, Türk dünyasının ortak dış politika refleksine sahip olmamasının doğal sonucudur. Ortak kimlik vurgusu, henüz uluslararası hukuk ve diplomasi alanında otomatik siyasi dayanışma üretecek düzeye ulaşmamıştır. Bu nedenle KKTC’nin tanınması ya da Türkiye’nin tezlerinin savunulması, Orta Asya başkentlerinde yüksek maliyetli, düşük getirili bir tercih olarak görülmektedir.
Bu noktada “ihanet” söylemi, daha çok Türk dünyasına yüklenen romantik beklentilerin yarattığı hayal kırıklığını yansıtmaktadır. Sorun, bazı devletlerin Türkiye’ye karşı pozisyon alması değil; Türk dünyasının üyelerini bağlayacak ekonomik, güvenlik ve kurumsal karşılıklı bağımlılıkları henüz inşa edememiş olmasıdır. Dolayısıyla 2025’in bilançosu, ideolojik saflara göre değil; stratejik akıl ve kapasite üzerinden okunmalıdır. Azerbaycan ve Kazakistan, gücünü sessizce yöneten aktörler olarak öne çıkmıştır. Özbekistan, temkinli ama istikrarlı bir kazanç elde etmiştir. Türkiye ise söylemsel liderliğine rağmen beklediği stratejik karşılığı tam olarak alamamıştır. Kırgızistan kapasite eksikliği, Türkmenistan ise bilinçli mesafe nedeniyle Türk dünyası içinde sınırlı etki üretmiştir. Ancak 2025’in asıl kaybedeni, otomatik dayanışma beklentisidir. Bu beklentiler hesaba katılırsa 2026 yılında Türk dünyasını neler beklemektedir?
2026 yılı, Türk dünyası için bir atılım değil; yön tayini yılı olabilir. Jeoekonomik iş birliği daha fazla ön plana çıkmalı, ideolojik bütünleşme söylemi geri planda kalmalıdır. Türk Devletleri Teşkilatı ya işlevsel bir platforma dönüşecek ya da kalıcı biçimde sembolikleşecektir. En büyük risk, stratejik dağınıklığın kalıcılaşmasıdır. Kıbrıs benzeri dosyalar yeni kırılmalar üretebilir. Kamuoyu beklentileri ile devlet pratikleri arasındaki kopukluk büyüyebilir.
Şu konuyu unutmamalıyız: Türk dünyası bir hayal değildir; ancak sloganlarla da inşa edilemez. Birlik, çıkar üretimi, maliyet paylaşımı ve karşılıklı bağımlılık gerektirir. 2026’ya girerken asıl soru şudur:
Türk dünyası bir duygu topluluğu olarak mı kalacak, yoksa stratejik bir ağa mı dönüşecek?
Görsel: trthaber.com
Doç. Dr. Serdar Yılmaz’ın diğer makaleleri:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
