Yeni gündem: Tamar vakası-Can Ataklı (Nefes)
Bu köşede dün yayınlanan bir yazımda “Yalakalıkta bile hadsizlik olmaz” başlığı ile Tamar Tanrıyar’ın gözaltına alınmasını konu etmiştim.
Ancak bundan sonrası çok farklı hale geldi.
Tamar Tanrıyar kendiliğinden gelip polise teslim oldu, yapılan ilk sorgulamasından sonra çıkarıldığı mahkeme tarafından adli kontrol koşuluyla serbest bırakıldı.
Tamar Tanrıyar bir gazeteci eşi ama asıl mesleği gazetecilik değil.
Buna karşın son bir yılda ortaya çıktı, çektiği videolarla CHP ve yönetimine çok ağır iddialar yöneltti.
Sosyal medyada çok izlenmesine karşın gazete ve televizyonlar Tamar Tanrıyar’a neredeyse hiç yer vermedi.
Söyledikleri doğru muydu bilmiyorum ama sonuçta yargı onun iddialarını da içeren konularda çok sayıda tutuklama yaptı.
Tamar Tanrıyar’dan yine kimse söz etmedi bu süreçte.
Ne zaman konu AKP’nin kalelerinden biri olan Turkuaz Medya’ya geldi işte o zaman kıyamet koptu.
Yandaş medya bir anda Tamar Tanrıyar’ı projektörlerin altına koydu.
Belli ki iktidar içinde klikler var.
Bir güç savaşı sürüyor.
Tamar Tanrıyar sadece CHP, Özel ve İmamoğlu yayınları yaparken sessiz kalanlar yeni durum karşısında bir anda şahin kesildiler.
Ancak şunu görüyorum; Bu iş böyle bitmeyecek. AKP içindeki kliklerin savaşı bir anlamda ortaya çıktı. Erdoğan’ı çok sevdiğini söyleyen Tamar Tanrıyar yargının eline düşüyorsa galiba yakında başka çok bildik isimlerin de başına iş açılacak.
Neşeli günler geliyor gibi.”
Adalet, havaalanlarında da hizmetinizde!-Mehmet Y. Yılmaz (T24)
“Adalet Bakanı Akın Gürlek, “vatandaşların adalete erişiminin kolaylaştırılacağını” açıkladı.
Bu sözlerini okuyunca merak ettim; “daha göreve yeni gelmişti, niye istifa ediyor” diye!
Bakan Gürlek göreve geldiğinden sonra adalete olan güven kaç puan düştü, bunu henüz bilmiyoruz.
Göreve geleli beş ay kadar oluyor, gelecek yılın “adalete güven endekslerinde” net durumu göreceğiz.
Ancak süren yargılamalara, yazımında bizzat çalıştığı iddianamelerin kofluğuna bakacak olursak durum pek parlak sayılmaz.
Adalet sistemimizin uygulamalarına bakınca “adalete erişim”, biz sıradan Türkler için artık hayal mertebesinde.
Varlıklı kişilerin adalete biraz zorlanarak da olsa ulaşabildiklerini duyuyorum ama “dedikodudur” deyip geçiyorum.
Hangi savcı, hangi hâkim “tutuklamama karşılığı şu kadar milyon dolar, bu kadar milyon Euro, şu kadar kilo altın”isteyecek kadar alçalmış olabilir ki diye aklımdan geçiriyorum.
Bu dedikoduları şahsen ben ciddiye almıyorum ama bence bakanlık ciddiye alsa iyi olur, çünkü çok konuşuluyor.
Bana öyle geliyor ki birtakım çeteler türedi, hâkime, savcıya vereceğiz diye milletten para tırtıklıyor.
Kim bilir, bakarsınız günün birinde iktidar değişince “etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyenler” de çıkar, o zaman öğreniriz.
Gerçi sadece itirafçı ifadesiyle kimse suçlanmamalı ama bunu gelecekte birilerinin ağzından duymayı çok isterim doğrusu.
Adalet Bakanı’nın “adalete erişim kolaylaşacak” açıklamasının nedeni meğerse havaalanlarında 7 gün 24 saat aralıksız çalışacak “Adliye ek hizmet birimlerinin” yaygınlaştırılması kararıymış.
Antalya Havalimanı’nda pilot uygulama başarılı olmuş, diğer havaalanlarında da adalete kolayca erişebilecekmişiz!
Yalnız burada bir yanlış anlamaya da meydan vermek istemem: Bunların yaygınlaştırılmasının nedeni “normal adliyelerde adalete erişemedik, bir de bunu deneyelim” diye değil.
Temel amaç “haklarında yurt içi çıkış yasağı veya yakalama kararı bulunan yolcuların işlemlerini” hızlıca yapabilmek!
Adamlar havaalanında yakalandıktan sonra birkaç gün nezarette beklemesinler, hemen tutuklanıp, cezaevine yollanabilsinler diye sanırım!
Bu da normal tabii: Adalet Bakanı’nın Akın Gürlek olduğu bir ülkede, hızlı tutuklamanın “adalete kolay erişim” diye tanımlanması yani!”
Murat Ongun’u dinlerken-Barış Pehlivan (Cumhuriyet)
Üstüme inşa ettikleri Silivri’den yazıyorum. Gazeteci olduğumu “Turkuaz Kart” ile kanıtlayabileceğimi ileri sürenlerle kavga ederek başladı gün. Olsun, önemi yok; gazetecilik bir şekilde akacağı yolu buluyor; bulduk, bulacağız. Duruşma salonunun dışındaki basın odasında Murat Ongun’u dinliyorum. İnternetin çok zor çektiği o havasız odada, Ongun’un savunmasından notları sosyal medyadan paylaşıyorum; büyük ilgi görüyor…
Düşünüyorum; bundan yaklaşık 18 yıl önce tanışmışız. O da Ergenekon kumpası şüphelisiydi, Zekeriya Öz görevde olmaya devam etseydi aynı davadan beraber tutuklanacaktık. Neyse ki olmadı; o siyasete girmeden önce çalışma arkadaşlığı da sonra rakı masası ortaklığı da yaptık.
Çok kahkaha da attık, çok sitem de ettik. Dost sofralarında o da ben de birbirimize açık açık ne düşündüysek söyledik. Bana sık sık “Barış artık girme yahu içeri, yeter” derdi. “Çok seviyorlar” der, gülerdim. Şimdi binlerce kez adının geçtiği iddianameyle “her kötülüğün başı” ilan edilmiş, ne güzel ki gazeteci titizliğiyle tüm iddianameye dair bir savunma yapıyordu.
Bir ara infaz koruma memurları geldi odaya. Havalandırmanın neden çalışmadığını anlattılar. Göz göze geldik, “Barış Bey sizi burada görmek ne güzel” dediler. Açık cezaevindeyken benden sorumlulardı. Hey gidi!
Neyse ki Furkan yanımda, laflıyoruz. Karabay… Kaç yıl oldu, aynı masaya oturmamışız. Yine birlikte haber yazıyor, Ongun’un savunmasındaki detayları tartışıyoruz. Bir ara kalktı, kantinden soğuk soda getirdi, sağ olsun. Halen çok zayıf. Kıskandım mı ne, yanımda getirdiğim zeytinli açmayı paylaşmak istiyorum; yemiyor. “Tabii, yakında evleneceksin” diyorum…
Murat Ongun’un sesinin titrediği, yutkunduğu anlara bakıyorum. Evlatlarından ve eşinden bahsederken oluyor hep. Eşi gözaltındayken yapılan ahlaksız teklifi anlatıyor. Sonra hatırlatıyor:
“Bu soruşturmada insan hakları ihlalleri yapıldı. Murat Kapki etkin pişmanlık ifadesi verirken, yan odada eşi ile tehdit edildiğini söyledi. Eşi olmasa da benzer bir uygulama itirafçı Yakup Öner için de yaşanmış. Ailelerin içine bu kadar çekildiği başka bir soruşturma var mı bilmiyorum.
Ekrem Başkan, babası, oğlu ve kayınbiraderi ile…
Fatih Keleş, oğlu, abisi ve yeğeni ile…
Ben, eşim ve bacanağım ile…
Tuncay Yılmaz eşi ile, Alper Aydın oğlu ile, Murat Kapki kardeşi ve çalışanları ile itirafçı Eyüp Subaşı eşi ve oğlu ile, iftiracı fabrikatörü Muhittin Palazoğlu kardeşi ama kardeşinden çok sevdiği serveti ile, iş insanı Murat İlbak kardeşleriyle ve servetiyle bu soruşturmaya dahil edildiler. Bu hamleleri masum ve soruşturmanın doğal işleyişi olarak göremeyiz. Zaten sonuçları itibarıyla iddia makamının hayal ettiği, beyanlar geldi. İtirafçı yaratma sistematiği kuruldu.”
Deniz Göktaş’a neden kafayı taktılar?-Berkant Gültekin (BirGün)
Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” adlı ikinci gösterisinin 24 Haziran’da YouTube’a yüklenmesi sonrası tüm gözler bir anda genç komedyene çevrildi. Sadece 5 günde 6 milyondan fazla görüntülenen ve politik içeriği sebebiyle günlerdir sosyal medyanın bir numaralı gündemi olan bu müthiş şov nedeniyle Göktaş hakkında soruşturma başlatıldı.
Beklenen oldu diyebiliriz. Zira gösteri internete düşer düşmez hedef gösterme operasyonu başlamıştı. Malum, günün Türkiye gerçekliğinde soruşturma dosyaları önce sosyal medyada açılıyor. Bir kişi yoktur ki sosyal medyada malum hesaplar tarafından hedef alındıktan yargının muhatabı olmasın. Peki Deniz Göktaş’a neden bu kadar kafayı taktılar?
Öncelikle şunu söylemek gerekir ki “Ölü Deniz” gösterisi mizahi açıdan oldukça başarılı bir iş. Çalıntı esprilere, çiğ taklitlere, şive numaralarına, cılkı çıkarılan köy-kent çelişkisine, ayrımcılıkla bezeli anekdotlara, cinsellik komedisine ya da “babam ateist, annem inançlı ben de ortaya karışık” tarzı cambazlıklara yaslanmıyor. Memleketin politik meselelerini hem güncel dinamikler hem de tarihsel ve sosyolojik olgularla ele alıyor. Hani “güldürürken düşündürüyor” klişesi vardır ya, Göktaş bizi düşünmekten helak olduğumuz konular üzerinden güldürüyor. Üstelik henüz 32 yaşındaki genç komedyen bunu eşine az rastlanır bir yaratıcılık, orijinallik ve olgunlukla yapıyor. Etik ve politik olarak meşru bir yere sırtını dayıyor. Ki bu onun doğal duruşu. Kime nasıl, ne ölçüde vuracağını iyi ayarlıyor. Dolayısıyla bu kadar başarılı bir şov da haliyle büyük takdir topluyor.
Tabii mesele bununla bitmiyor. Bu sadece işin “teknik” kısmı. Bir de olayın cesaret boyutu var ki iktidar açısından asıl tehlike arz eden taraf da burası. Ölü Deniz gösterisini YouTube’a konulan kaydın çekildiği Harbiye sahnesinde izlemiştim. Göktaş burada, gösteri internete yüklenirken bazı kısımların kesilebileceğinin sinyallerini vermişti. Açıkçası ben de Erdoğan ve “özel durumu olan” Celal Şengör ile ilgili bölümler başta olmak üzere kimi riskli görünen yerlerin makaslanacağını düşündüm. Üstelik Göktaş’ın anlattığına göre avukatları da kendisini “tatlı dille” uyarmıştı.
Deniz Göktaş’ın önünde farklı seçenekler vardı. İstese politik dozu daha düşük bir şov hazırlayabilirdi ya da şovun internet versiyonunda riskli kısımları çıkarabilirdi. Ancak öyle yapmadı. Gösterinin en riskli görünen yerlerini internet versiyonuna koymayı tercih etti. Böylece içinde dönemin ülke şartları çerçevesinde “tehlikeli” unsurlar barındıran şakalarını dijital kanalla kamusal alana taşımış oldu. Eğer bu şakalar biletli gösterilerine gelenlerle Deniz Göktaş arasında bir sır olarak kalıp kamusal alanın dışında tutulsaydı, fanusta kalan bu muhalefet biçimi, düzeni bu denli rahatsız etmeyebilirdi.
Sert dönemlerde politik eylemin gücü, kamusal alanda gösterdiği cüret ve cesaretten ileri gelir. İktidarın kurduğu tüm baskı da kamusal alanı dönüştürmek içindir. Rejim kendi ideolojisini yukarıdan aşağıya gündelik yaşama empoze eder. Hayatın tüm renklerini sınırlayıp makbul gördüğü düşünceyi, davranış kalıplarını ve yaşam tarzını topluma dayatmaya çalışır. Egemenler kamusal alanda yalnızca kendi yansımasını, ona biat edeni ve teslim olanı görmek ister. Tehlikeli görülen, onay verilmeyen ve yok edilmek istenenler ise bir özgürlük yanılsamasıyla karşı karşıya bırakılır. “Evinizde zıkkımlanın” buyrukları, kadınların, farklı kimlik aidiyetlerinin sadece belirli yerlerde görece güvende ve rahat olabilmeleri, bir özgürlük alanı sunmak değil, seküler yaşam pratiklerini kamusal alandan dışlamanın tezahürüdür.”
Temmuz ayına girerken ekonomi testten geçecek-Şevket Sayılgan (Dünya)
“Temmuz ayı Türkiye ekonomisi açısından sıradan bir veri takvimi olmayacak. Enflasyon, faiz, bütçe, dış ticaret ve büyüme rakamları elbette yakından izlenecek; fakat bu kez tabloyu yalnızca ekonomik göstergeler belirlemeyecek. Erken seçim ihtimali, anayasa değişikliği tartışmaları ve CHP’deki kongre/kurultay süreci de ekonominin nabzını doğrudan etkileyecek.
Çünkü Türkiye ekonomisinde artık rakamlar kadar beklentiler, beklentiler kadar da siyasi iklim belirleyici hale geldi. Piyasa yalnızca “enflasyon düşüyor mu?” sorusuna bakmıyor. Aynı zamanda “bu düşüş sürdürülebilir mi, siyasi belirsizlik ekonomi programını bozar mı, bütçe disiplini korunur mu, faiz indirimi ne zaman gelir?” sorularına da cevap arıyor.
Bu nedenle Temmuz, ekonominin adeta test ayı olacak. Görüntü net çıkarsa güven artacak; flu çıkarsa yılın ikinci yarısına dair soru işaretleri büyüyecek.
Mayıs 2026 itibarıyla yıllık TÜFE %32,61, aylık enflasyon ise %1,71 seviyesinde gerçekleşti. Bu oranlar, enflasyonda aşağı yönlü bir eğilim olduğunu gösteriyor. Ancak bu tabloyu fazla iyimser okumak doğru olmaz. Çünkü hanehalkının hissettiği enflasyon ile manşet enflasyon arasında hâlâ ciddi bir fark vardır.
Gıda, kira, ulaşım ve hizmet fiyatlarındaki katılık vatandaşın günlük hayatında baskının sürdüğünü gösteriyor. Bir başka ifadeyle, kağıt üzerinde enflasyon düşerken, pazarda ve markette rahatlama aynı hızda hissedilmiyor.
Temmuz ayında açıklanacak Haziran enflasyonu bu nedenle kritik. Eğer aylık enflasyon beklentilerin üzerinde gelirse(%1,5 üzeri), piyasaların faiz indirimi beklentisi zayıflayacak. Eğer veri daha olumlu gelirse, bu kez TCMB’nin ne kadar temkinli kalacağı tartışılacaktır.
TCMB, 11 Haziran 2026 toplantısında politika faizini %37’de sabit tuttu. Bu karar, enflasyonla mücadelede erken gevşeme riskinin alınmak istenmediğini gösteriyor. Ancak %37 politika faizi, reel sektör için oldukça ağır bir finansman maliyeti demek.
Bugün şirketlerin önünde üç temel sorun var:
Satış yapmak zorlaştı.
Satılan malın tahsilatı uzadı.
Finansman gideri kârlılığı eritmeye başladı.
Özellikle yüksek krediyle çalışan, döviz açık pozisyonu taşıyan, stok devir hızı yavaşlayan ve alacak tahsil süresi uzayan firmalar için yılın ikinci yarısı daha sert geçebilir. Kâğıt üzerinde kâr eden ama nakit yaratamayan şirket sayısının artması şaşırtıcı olmaz.
Bu noktada şirketler için temel soru artık “ne kadar büyüdük?” değil, “büyürken nakit yaratabildik mi?” olmalı.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
