Zorunlu göçler ve ucuz iş gücü

Zorunlu göçler ve ucuz iş gücü

13 Aralık 2021 Pazartesi  |   Köşe Yazıları

İsmail Boy

Türkiye’nin yeni ekonomik model tercihi “Çin modeli” oldu, hayırlısı olsun, zaten ihracatı destekleme adına döviz kurlarının hızla artması ve artan döviz kurları ile karşılaştırıldığında Türk lirası ücret alan emekçi sınıfını Türkiye’yi Çin’in eski durumundan farklı bir konuma getirmemiştir. 
    
Konuya biraz farklı bir yönden bakılacak olursa, ihracat ve döviz kurları arasındaki ilişkiye geçen yazılarımdan birinde değinmiştim. Yine geçen yazılardan birinde çalışabilir genç nüfus konusunda Türkiye’nin artık 34'e dayanan ortanca yaş grubu ile genç bir toplum sayılamayacağı konusunu rakamlar ile açıklamaya çalışmıştım ve sözlerimin sonunda, "Acaba Türkiye’yi yönetenler hızla yaşlanan çalışabilir Türk insanının yerine mültecileri mi ikame etmeği düşünüyor?” diye de bir soru yöneltmiştim.  
     
Bugün mülteciler konusuna biraz değinmek istiyorum....
     
Türkiye mülteci sever bir devlet midir? Yoksa şartlar mı onu gerektiriyor?   
     
Coğrafi konum olarak Türkiye Asya ve Avrupa arasında bir köprü şeklinde konumlanmış, o nedenle, geçmişte gerek batıdan gerekse doğu veya güneyden hareket eden kitlesel göçlerde ilk uğrak yer, Türkiye toprakları olmuş.  
     
Türkiye’nin yakın geçmişte Balkanlar'dan başlayarak, Iran, Irak ve Suriye’den kitlesel göçlere maruz kaldığı hafızalarımızda hâlâ tazeliğini koruyor.  
     
Türkiye topraklarına gelenlerin büyük bir kısmı zorunlu göç nedeniyle oluşmuş, yani; savaş, iç çatışma, doğal afet gibi nedenlerle ikamet edilen yerlerin terk edilmesi sonucu gerçekleşen göçler.   
       
Türkiye 1951 yılında imzaladığı Cenevre Anlaşması ile zorunlu göçler ile ülkemize gelmek zorunda kalan insanların iltica hakkını bazı özel şartlar ile tanımıştır. Şöyle ki; batısındaki ülkelerden gelenlere “göçmen” statüsü tanınırken, doğu ve güney ülkelerinden gelenleri, ülkelerindeki durumlar düzeldiğinde geri dönmeleri kaydı şartı ile "geçici misafir" statüsünde kabul etmiştir.

Türkiye’nin son 50 yılda maruz kaldığı zorunlu göçler şunlar: 

-1979 İran İslam Devrimi ile başlayan göçler ile yaklaşık 1,5 milyon İranlı Türkiye’de kısa bir süre ikamet etmiş, daha sonra Avrupa ve Amerika’ya geçmiş ve ülkemizi bir transit geçiş köprüsü gibi kullanmış. 

-1988 Irak Halepçe katliamından kaçanlar; Irak’ın kuzey bölgesinde yaşayan Kürtlere, Saddam Hüseyin’in askerleri tarafından yapılan kimyasal katliamdan kaçan 51 bin Iraklı Kürt sığınmacı Türkiye’ye göç etmiş ancak bir süre sonra bunların çoğunluğu kendi ülkelerine dönmüş. 

-1991 ABD’nin Irak’a müdahalesi sonrası çıkan ayaklanmaları Irak ordusunun şiddete başvurarak bastırmak istemesi sonucu 467 bin 489 Iraklı (Kaynak; Mannaert 2003; Van Hear 1995) Türkiye’ye sığınmış ancak kısa bir süre sonra Türkiye’yi terk edip başka ülkelere geçmiş. 

- 2003 Saddam Hüseyin'in devrilmesi ile başlayan sokak çatışmaları ve mezhep kavgaları nedeniyle başlayan göç. Gelenlerin çoğunluğunu teşkil eden Iraklı Kürtler, önce Türkiye’ye giriş yapmış ancak politik nedenlerle uzun süre kalamayıp, bazıları Kuzey Avrupa’ya giderken bazıları da ülkelerine dönüp Irak içinde farklı bölgelere yerleşmiş.

-2011 Suriye rejiminden kaçıp ülkemize sığınanlar; Sayıları 4 milyonu bulan Suriyeliler 10 yıldır ülkemizde bulunmakta, bu insanların Türkiye’den gitmek gibi bir niyetlerinin de olmadığı bilinmekte. Arada ciddi bir benzerlik olmasa bile 1960’lı yıllarda Almanya’ya çalışmaya giden Türk işçilerimiz, memleketlerinde eşi, dostu, akrabası yani dönebilecekleri huzurlu bir vatanları olduğu halde birçoğu dönmeyip Almanya’da kalmayı tercih etti ve bulundukları yerlere yerleşti. Dolayısı ile Suriyelilerin bu saatten sonra kendi istekleri ile ülkelerine döneceklerine hiç kimse inanmıyor, geldiklerinde 10-12 yaşlarında olan çocuklar bile, bugün 20'li yaşlara ulaştı. Önümüzdeki 10 sene içinde 30’lu yaşlarda olacaklar, büyük bir ihtimal ile de evlenip Türk toplumuna entegre olmaya çalışacaklar.

Avrupa’da bugün Almanya dışında 50 binden fazla Suriyelinin bulunduğu bir ikinci ülke mevcut değil, sadece İstanbul’un Esenyurt semtinde 250 binden fazla Suriyeli ikamet ediyor.

Türk-Alman üniversitesi göç ve uyum Araştırmaları Merkezinin bu konu ile ilgili 2019 yılında hazırladığı Meclis Göç ve Alt Komisyon raporunda Türkiye’deki Suriyeliler ile ilgili çok çarpıcı noktalar var.

Örneğin,

-"Suriye’ye asla dönmem" diyenler 2017 yılında %17 iken, bu rakam 2019 yılında %51,8 e yükselmiş.

-"Savaş biterse, ortalık sakinleşirse ve istediğimiz bir hükümet seçilirse Suriye’ye dönerim" diyenlerin oranı 2017 yılında %60 iken, 2019 yılında bu rakam %30’lara düşmüş durumda.    
    
Suriyelilerin kendi ülkelerinden umutlarını kestikleri çok net görülüyor Türkiye’de bir gelecek öngörüsü yoğun biçimde var. Her geçen gün çifte vatandaşlık isteyenlerin oranı düşüyor, sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını isteyenler artıyor. Suriyeliler artık Türkiye’de kendi sosyolojik gettolarını oluşturdular. İşin sosyolojisi değişti, Türkiye’deki Suriyeliler artık Türkiye’de köklendiler diyebiliriz. 
    
Bu gerçeklerin ışığı altında Türk toplumunun Suriyeliler konusunda ne düşündüğüne de bakmakta yarar var:

2014 yılında Türk toplumunun %70’i “Biz kültürel olarak Araplar ile aynı değiliz” diyordu. Bu oran 2019 yılında %82’ye çıktı. Her geçen gün aradaki  sosyal mesafe daha da açılıyor. Korkarız ki, daha yükselecek gibi duruyor.  
    
Türk toplumunda bazı kaygıların arttığını da görüyoruz. “Suriyelilerle huzur içinde bir arada yaşayabilir miyiz?” sorusuna toplumun %75’i gayet net “Hayır” cevabını veriyor.

Suriyelilere siyasi haklar verilmesini herkes reddediyor, halkımızın ortalama %87si “Siyasi hak verilmesin” istiyor.

En çarpıcı bölüm ise, “Suriyeliler sorunu, Türk toplumunun en önemli kaçıncı sorunudur?” diye sorulduğunda, ortalama “3'ncü sorunudur” sonucu çıkıyor. Toplumun yüzde 27’sine göre Türkiye’nin en önemli sorunu Suriyelilerdir, Yani bu sorun her halükârda Türkiye’nin ilk 3 sorunu arasında görünmektedir.

Bu durumun iş gücü piyasalarına nasıl yansıdığına baktığımızda ise, Türkiye’deki emek piyasası için de ciddi bir rekabet unsuru olduğu görülüyor. Çalışabilir Türk nüfusunun karşısında kendisine ödenecek ücretin çok daha altında ve gerekirse yasal güvence istemeden bile çalışmaya hazır bir kitle bulunuyor.

Ekonomik kriz ile işini kaybeden birçok Türk insanı varken bazı siyasetçilerin hâlâ çıkıp, “Ülkemizdeki üretim için Suriyelilerin ucuz iş gücünden istifade ediyoruz, onlar olmazsa çalışacak insan bulamayız” türü demeçler vermesi toplumun sinir uçlarını daha da geriyor.   
    
Bu sıkıntılar ortadayken  “Çin modeli” adı altında “ucuz iş gücü” üzerine inşa edilecek yeni bir ekonomik model tercihinin ne kadar sürdürülebilir olabileceğini ve toplumda ne tür kırılmalar yaratabileceğini hep birlikte göreceğiz…