Zamanınızın bir kahramanı–9

Zamanınızın bir kahramanı–9

22 Ekim 2021 Cuma  |   Köşe Yazıları

Okay Deprem

Vera ile diğer taraftan sanatoryum arazisini geride bırakalı birkaç dakika olmadan, “İstersen burada şimdilik vedalaşalım çünkü ileride, şu burnunu gördüğün arabada babam bekliyor beni almak üzere” dedi. Elbette gereksiz yere ısrarcı olmadan, istediği yerde durup onunla esenleştim. Önce Natalya, sonra da Vera’nın ardından sanki üzerimden bir yük kalkmış bir psikolojiyle ortak alana döndüm. Sovyetler Birliği’nin 70’li yıllarının sade, abartısız ve insancıl mimari ve imar kültürünün billurlaşmış bir ufak modeliydi bu sanatoryum tesisi. Hemen hiçbir yerinde insanın ne gözünü yoran ne psişik halini zorlayan ne de asgari ölçüde dahi olsa estetik zevkine gölge düşüren bir görüntü vardı. Dahası doğayla, onu çevreleyen ormanla; toprakla, çayır-çimen ve çiçeklerle ne kadar da bütünleşik ve onlarla en tabii şekliyle uyumlu yapılmış bir yerdi burası. Aradan neredeyse yarım asır geçse de binlerce çalışan burada tatil yapmaktan son derece hoşnut olmayı sürdürüyor, her sene haftalarını burada geçiriyorlardı. Ama benim açımdan en önemlisi ve en huzur vereni ise; burasının daha uzun bir zaman böyle kalacakmış, katiyen bozulmayacakmış bir görünüm arz etmesiydi.  

Kısa bir süreliğine daireme çıkıyordum ki merdivenlerde Jenya’ya rastladım. “Gelsene, kısa bir odama uğrasana. İkimiz için de bu akşamı renklendirici bir ortam hazırladım!…” Henüz ‘ne oluyor’, ‘beni gene ne türden bir sürpriz bekliyor’ düşüncesine dalmaya fırsat dahi bulamadan Jenya’nın benimle aynı katta olan dairesinde buldum kendimi. Başköşede, Belarus’un ünlü şehri Brest-Litovsk’un isminin etiket halinde süslediği bir votka şişesi, yanında da “kalbasa” ile (Rus dünyasında soğuk tüketilen, sosis türevi bir tür gıda maddesi), turşu, lahana, hardal, kavun gibi votkalık klasik mezeler görünüyordu. Bu coğrafyada tanışıklığın sohbete onun da dostluğa dönüşmeye başlamasının vazgeçilmez ve aynı zamanda kaçınılmaz bir kilometre taşıdır votka sofrası. Belki yeni genç kuşaklarda eskisi kadar düzenli ve tüm ritüelleriyle beraber tatbik edilerek yerine getirilmese de, Jenya’nın son Sovyet jenerasyonu ve özellikle de onlardan öncekiler için bu durum çok tipik ve alışılageldikti. Bundan dolayı, içkiyle hele hele votka gibi kuvvetlileriyle aram her ne kadar olmasa da, onun bu teklifini reddedemeyeceğimi daha baştan bilerek koltuğa kurulmakta tereddüt etmedim. 

Hem çiçeği burnunda Sovyet hükümetinin Birinci Dünya Savaşı sonunda ülkenin taraf olmaktan çekildiğini teyit eden meşhur antlaşmanın imzalandığı mahal olması itibarıyla, hem de Alman – Rus Savaşı’nın en mühim ve kritik cephelerinden birisine ev sahipliği yapması yönünden Brest - Litovsk adı bana şüphesiz ki hiç mi hiç yabancı değildi. Ancak samimi konuşmak gerekirse bu votka markasını bu akşamki vesileyle ilk kez öğrenmiş oluyordum. Dakikalar dakikaları kovaladıkça; Jenya’nın ufak kadehleri bir an evvel doldurma aceleciliği, yine onları gelenek olduğu üzere, peşi sıra benim de bir dikişte mideme indirmemi bekleme sabırsızlığı katlanıyordu. Nihayet ikimiz de belirli bir keyif kıvamına gelmiştik. “Eee artık sırası gelmedi mi sence?.. Anlat hadi buradaki maceranı…” Başta buradaki en büyük ve en özel sırrımı kimselerle paylaşmamaya kararlı olsam da bu diyetimi önce Nataşa ile bozduktan sonra şimdi de Jenya önünde gönüllü olarak çözülecektim. Açıkçası daha fazla içimde tutamayacağım hissine, ona açılmamın bir nevi bana faydası olacağı beklentisi eşlik ediyordu. Uzun dakikalar boyu bütün dikkatiyle beni dinlemesinin akabinde, “Bir şey söyleyeyim mi, sen gerçekten büyük bir çılgınsın!.. Senin gibisini hiç görmedim desem yeridir, buraya böyle bir motif ile gelmiş olman inanılmaz olduğu kadar kocaman da bir cesaret ve inisiyatif örneği…”  

Vakit artık gece yarısına yaklaşmasına rağmen, bu yoğun ve efkârlı gecenin her ikimiz de burada noktalanmasını istemiyorduk, o yüzden biraz dışarı çıkıp, votkanın akmakta olduğu damarlarımızı bol ve temiz oksijenle doldurmanın iyi geleceğinde hemfikirdik. Van Gogh’un enfes tablolarını andıran berraklıkta ve ışıltıda bir gökyüzü yükseliyordu tepemizde. Kaç gündür hararetli tanışma ve sohbet maratonundan fırsat bulup bu büyüleyici ve uçsuz bucaksız göğü hiç uzun uzun seyre dalamamıştım. “Büyüdüğüm şehirde yıldızlar bizlere çoktandır küstüler, en iyi havalarda bile çok nadiren, binlerce ışık yılı öteden gelen ışınlarını bize gönderme zahmetine giriyorlar… Hâlbuki tıpkı planetaryumda bir uzay filmi seyrederken, Samanyolu’nun içinde kaybolma duygusu yaşarmışçasına, yaldızlı yıldızlarla bezeli koyu lacivert semanın her gece bizimle birlikte olmaya devam etmesini ne kadar da çok isterdim…” Etrafta, sohbetliklerde içkilerini sessizce yudumlamayı sürdüren ufak yetişkin grupları ve onların da yakın çevresinde koşturmakta olan çocukları dışında kimseler kalmamıştı. “Seninle bir gizimi paylaşmama izin ver; aslında ben de halen resmi anlamda evliyim ancak çoktandır aramızda hakiki manada bir ilişki yok. Aynı evi bölüşmeyi sürdürmemize karşın herkes serbest takılıyor, yani anlayacağın özgür bir birliktelik bizimkisi…” Buna bir şekilde tepki vermemem, post-Sovyet cumhuriyetleri için çok da sıra dışı olmayan bir olguyu işitiyor olmamdan ziyade, bu konuyu çok deşmek istemeyişimdendi.  

Erkeğin potansiyel açıdan hemen her yaşta pekâlâ arayışta olabilmesi durumu Jenya için de geçerliydi ve artık o bunu saklamıyordu. Gene de şu ana değin yanında herhangi birisini görmemiştim… Sanatoryum içi turumuzun bitimine doğru beklenmedik bir biçimde müşterek arkadaşımız Dima önümüze çıkıverdi ve önerisini patlatmakta gecikmedi: “Koşuyla aran nasıl?.. Ben sabahları buranın civarını genişçesine kat etmek suretiyle koşuyorum. Benimle koşu yapmaya ne dersin?.. Jenya, hatta sen de katılsana bize!..” Jenya o saatte terapisi olacağını söyledi ve izin isteyerek yatmaya çıktı yukarıya. Biz de zaten ayaküstü bir süre laflamayı takiben birkaç dakika içerisinde korpusa (konaklama bloğu) girmiştik bile. Yarın gün ağarır ağarmaz günlük spor grafiğimde yeni bir sayfa daha açılacaktı…  

Pasparlak bir güne, göz kapaklarımdan içeri doğru sızmaya çalışan sarı beyaz altın parlaklığındaki güneş ışıklarıyla uyandım. Çarçabuk spor kıyafetlerimi giyinip bizim koridorun en sonunda bulunan dairenin önünde biterek kapıyı tıklattım. Yeni kalktığı her halinden belli olan Dima, eşi ve kızlarını uyandırmama gayretiyle adeta ayak parmak uçlarının üzerinde bir balet havasında yürüyerek kapıyı çekip çıktı. Orta denebilecek bir süratte tesisten uzaklaşıp asfalt orman yolunu düzgün tempoda aşındırmaya başladık. Dima’nın fazlaca konuşkan ve girişken yapısı, koşu esnasında tercihen susma prensibini hızlıca çiğnemesinin önüne kuşkusuz ki geçemeyecekti. Kendinden bahsetmeye girişmişken “Sözünü balla kesiyorum da, ezelden beri şoförlük mü yapıyorsun yoksa daha evvel başka bir işin var mıydı?" deyiverdim. “Muhtemelen şaşıracaksın ama önceleri emniyetteydim, yani polis memuruydum.” Niye ayrıldığını sorunca kişisel hayat öyküsünü derinleştirme ihtiyacı duydu: “Malum 1990’ların son yıllarıydı. Ortalık mafyadan geçilmiyordu ve her yer kan gölüydü mübalağasız. Bir gün benim gitmediğim bir operasyonda birkaç arkadaşımız öldürüldü, birkaçı da ağır yaralandı. İşte o olay neticesinde teşkilatla bağlarımı koparma vaktimin geldiğini anladım. Ailem ve çocuklarım lehine bir karar vermek zorundaydım çünkü…” Büyük bir açıklığa yakınlaştıkça muazzam ölçekte rengârenk tarlalar serisi dört bir koldan bizi kucaklamakta geç davranmadı.

Devam edecek…

1. Bölüm

2. Bölüm

3. Bölüm

4. Bölüm

5. Bölüm

6. Bölüm

7. Bölüm

8. Bölüm