Zamanınızın bir kahramanı–8

Zamanınızın bir kahramanı–8

20 Ekim 2021 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Okay Deprem

Otobüs durağında günün son aracının gelmesini bekleyedururken bir yandan da, Natalya’nın buradan asla ayrılmak istemeyen ruh halinin üzerine düşünüyordum. Son derece monoton ve tekdüze bir işinin olmasından dolayı, senede ancak bir kere yararlanabildiği yaz tatili fırsatının onun açısından bir şölene dönüşmesinin ve adeta her dakikasını daha bir önemli kılmasının bunda kuşku götürmez fazlasıyla payı vardı. Bütün bir yaz mevsimini deniz kenarındaki tatil evlerinde geçiren kesimlerin psikolojisine taban tabana zıt bir durumdu bu.

Esasında onun iş türü ve çalışma ritminden kaynaklı tatil algısı hemen herkes için geçerliydi bu sanatoryumda. Belki de bu monotonluğu nispeten aşmak amacıyla, Minsk’teki toplu taşıma şoförlerinin güzergâhları ve hatta mesaileri düzenli olarak değiştiriliyormuş. Buradaki çoğunluğun başka bir yere tatile, hele hele uzun süreliğine ve aileleriyle beraber gitme olanağı yoktu. Bundan ötürü, şu ana kadar gidebilenler de birkaç kereliğine ve yakın, ucuz tatil ülkelerinde bulunabilmişler en fazla. “Doğrusu benim çok farklı bir eğitimim, mesleğim vardı. Ciddi bir teknik alanda tahsil yapmıştım, ancak görüyorsun nasıl bir pozisyonda çalışıyoruz… Kimselere söyleme fakat bu firmayı hiç mi hiç sevmiyorum, hatta ismini duymaya bile tahammül edemiyorum…” Tam da geçenlerde buradaki biri bana, Belarus’ta yüksek öğrenim görülen alan ile istihdam sahasının çakışmamasına ziyadesiyle sık rastlandığını aktarmıştı.  

Çok geçmeden, ip misali dosdoğru uzayan asfalt yolun ucunda otobüs gözüktü. Nataşa, bu tür kaçınılmaz ayrılıklara ne kadar alışkındı bilemezdim. Lakin değişik coğrafyalar arası geçip giden, arkasında birçok memleket ve şehir bırakmış biri olarak maalesef ki bunlara alışıktım ben. Şairin “geriye dönmeyi sevmem” dizesini bir düstur olarak benimsememiştim, gene de daha öncekilerin ekseriyetinde olduğu üzere, bir daha görüşememe ihtimalimizin hiç de az olmadığını sezebiliyordum. “Sana son bir kez sarılabilir miyim?…Minsk’e seni muhakkak bekleyeceğim… Beni unutma ve lütfen gelmeye çalış…” Onlar hep bekler konumdaydı; çoğu evli olsalar da, duygusal ve ilişkisel hayatlarından hiç memnun olmama daimi hali ile farklı sosyal ve ailesel sebeplerle bunu sürdürmek zorunda kalışlarının ağırlığı arasındaki yarı mutlu, yarı huzursuz yaşamları gönülsüzce ve zoraki devam ediyordu ve onlar için en ufak bir duygusal kaçamağın dahi değeri çok büyüktü… Kafamda bu fikirler yumağıyla onu yolculamamın ardından tekrar sanatoryum arazisine girerek bulvarda yürümeye koyuldum.    

Biraz sonra Jenya çıktı karşıma ve bir bankta oturup bir süre sohbet etme önerisinde bulundu. Birkaç dakika içinde yanımıza sonradan isminin İgor olduğunu öğrendiğim bir adam daha ilişti. Basit, havadan sudan konular, dolana dolana politikaya geldi ve İgor ülkedeki mevcut siyasi konjonktür hususunda yorumlarda bulunmaya başladı ki, kendisini önceden tanıyan Jenya, biraz da hiddetlenerek pat diye sözünü kesti: “İgor lütfen senden istirham ediyorum; burada, tatil ortamında politika konuşma, burası malum, yeri değil! Şu sözü unutma: ‘Eğer bir sohbetin gerçekten bozulmasını istiyorsanız ya din ya da siyaset üzerine laflayınız”. Beyaz Rusya, özelikle de yakın zamana kadar politize olmuş bir toplum değildi açıkçası. İnsanların gündelik diyaloglarında siyaseti ya hiç duymazdınız ya da siyasi bir tema, muhabbete en fazla tabiri caiz ise teğet geçerdi. Ne var ki artık böyle değil. Yine de sanatoryum günlerimin başından sonuna değin birilerinin hakiki manada, soluk soluğa ve uzun uzun siyaset üstüne söyleştiklerine tanıklık ettiğimi hatırlamıyorum. Bu açıdan Batı kültürüne göreli olarak yakındı Belarus. Kim bilir bir “yabancı” olarak bana yansıyan görüntü de olabilirdi bu…       

İgor, Jenya’nın sert ihtarına muhatap olur olmaz sessizliğe gömüldüyse de az sonra bu sefer de dikkatini bana yöneltmek suretiyle, ulusal, etnik kökenime, şayet var ise dinsel kimliğimle ilgili suallerini art arda sıralamakta çekince görmedi. Ruslarda, Beyaz Ruslarda, bilhassa genç ve orta yaş nesillerinde bu vardır. Kendilerinden değil gibi görünenlerin soylarına ilişkin meraklarını anında ele verirler, onu bir an evvel yenmek ereğiyle, kişinin nereli olduğu, nereden gelip nereye gitmekte olduğuna dair başlıca bilgileri kafalarına daha en baştan oturtmak isterler. Ve bunu bir kez kotardılar mı, o andan itibaren onları, belli etmekten kaçınmadıkları bir genel rahatlama hali sarıverir... Bu arada İgor’un, Rusçadaki mecazi deyiş ile “kaşa”, yani karman çorman hitap biçimi, kurduğu cümlelerinin başı ve sonları arasındaki mantık ve tutarlık bağlantısının giderek kaybolmasından, gereğinden çok çakır keyif olduğunu anlamakta gecikmemiştim. Bundan da bağımsız olarak, insanların aslında çoğunda kompozisyonel, düzgün ve çelişmesiz ardışıklıkta bir retorik kabiliyetinin olmadığını pekâlâ gözlemlemişsinizdir. Nitekim Jenya da böyleydi. Onun da içeriği hep iyi niyetli, formu ise karmakarışık, kendi tümcelerini bizzat kendi tümcecikleriyle bölen üslupta bir konuşma tarzı vardı. “Haydi bu kez de kozlarımızı masa tenisinde paylaşalım, bakalım pingpongda da beni yenebilecek misin?!..” demesiyle kolumdan tutup ayağa kaldırdı ve İgor’dan uzaklaştık.       

Salt ikimizin yer aldığı büyük masa tenisi salonundan, farklı galibiyetle ayrılmış, Jenya’da en başta sportif konularda geçerli, bana olan hayranlığın daha da güçlenmesine neden olmuştum. Yemeğin ertesinde sanatoryumun dışındaki bakkala giderken yolda Vera’ya rast geldim. Herhangi birimizin bir şey söylemesine gerek kalmadan birlikte ilerlemeye başladık. Benden çok daha gençti, hatta sanatoryumdaki kadınların ortalama yaşının da çok altında olduğu aşikârdı. Yetişkin erkeklere olan gizil eğilimini açığa vurmamaya çalışıyor ise de, bunu en baştan anlamam zor olmamıştı. Belarusluların standardına göre oldukça koyu, güçlü saçları, sık kaş ve kirpikleri vardı. Minyon endamına, çokça gösterişli olmayan vücut hatları eşlik etse de, şekilli ve orantılı beden kıvrımları bir erkeğin ilgisine mazhar olmaya kâfi geliyordu. “O yanınızdaki eşinizdi herhalde.” “Hayır, nereden böyle bir kanaate eriştin doğrusu?!..” “Bilmem ki… Sürekli bir aradaydınız, bir an bile olsun birbirinizden ayrılmıyordunuz…” Birkaç gündür bir punduna getirip benimle vakit geçirme istediğini ele vermişti vermesine ama buna rağmen epey kontrollü ve temkinli sorularını sıralıyor ve benimkileri de o şekilde cevaplıyordu. Diskoteğin başlamasının arifesinde genel turlama saatinde, sanatoryumdaki nice bakışın bu sefer de bizim üzerimizde gezindiğinin ikimiz de farkındaydık. 

“Burası işte böyledir, herkes başka işi gücü yokmuşçasına kimin kiminle dolaştığına, olduğuyla ilgilenir saplantı raddesinde. Hatta birisine özel bir şey dile getirmişseniz, ertesi gün bir bakarsınız tüm sanatoryum bu konuyu tartışıyor alttan alta.” Bu dedikleri beni o kadar şaşırtmıştı ki, Beyaz Rusya’nın bildiğim anlamda geleneksel olmadığını varsaydığım toplumsal yapısıyla ne kadar da çelişik gelmişti bir anda bana. Demek ki burası da, aynen “büyük kardeş” Rusya gibi, pek çok bakımdan Doğu’nun olmazsa olmaz davranış kodlarının bazılarını sürdürüyordu hala. Soru sormaya çekindiğinin çoktan farkına varmıştım ki sohbetin ilerlemesi uğruna soru soran taraf genelde ben oldum. “Buraya dört yaşından beri gelir giderim. Dolayısıyla burada neredeyse herkesi bilirim, onlar da haliyle beni...” Kısa bir sükûnetin akabinde “Peki şu geçen uzunca ve ince sarışın genç kadını tanıyor musun?” diye sordum. “Hayır, hayrola niçin soruyorsunuz ki?!…” Vaktinin kısıtlı olduğunu kavramıştım ki nereye gidecek ise onu oraya bırakmayı teklif ettim.

Devam edecek 

1. Bölüm

2. Bölüm

3. Bölüm

4. Bölüm

5. Bölüm

6. Bölüm

7. Bölüm