Zamanınızın bir kahramanı–7

Zamanınızın bir kahramanı–7

18 Ekim 2021 Pazartesi  |   Köşe Yazıları

Okay Deprem

“Birisi bana, ormanın ortasında her yerden ve her şeyden uzakta bir sanatoryumda tatil yapacağımı söylese, kesinlikle inanmazdım ona... Ancak insan en derin duygu ve tutkularının esiri olup, onu sürüklemesinin bir noktadan sonra önüne geçemiyor….” “Sana bir şey söyleyeyim mi; en az bu orman kadar sır solu ve gizemlisin. Neyse gel şimdi, gölet tarafına değil de bu sefer soldan gideceğiz…”

Kuzeye çıktıkça buralara özgü çam ağaçlarının dalları da giderek daha yukarılarından başlıyor; bu yüzden de hemen diplerinden gidiyorsanız eğer, yeşilliklerini fark edebilmek için kafanızı yukarıya kaldırmanız gerekiyor. Şayet uzaktan izliyorsanız onları; incecik, narin gövdelerinin üzerinde boy gösteren yemyeşil iğne yapraklarının, en hafif bir esintide bir o yana bir bu yana nasıl da kuvvetli salındığına tanık olursunuz. Çok geçmeden yoğun orman örtüsünün seyrekleşmeye başladığı noktada tek tük evler de ortaya çıkmakta gecikmedi. Burası bildiğimiz tarzda ne bir köy ne de bir kasabaydı. Topu topu birkaç on kadar müstakil evin olduğu bir daça bölgesi görünümündeydi. İlk yapıldığı dönemlerde daha ziyade hafta sonlarını geçirme maksatlı kullanılan daça evleri zaman içinde pek çok kişi ve yaşlı çiftlerin bütün yaz aylarını geçirmeye başladıkları hatta nadir de olsa bazılarının tüm bir yılı yaşamak için tercih ettikleri bir yapı türüne evrilmişti.      

Jenya önümde yürümeyi sürdürürken bir yandan da yerden topladığı envaiçeşit bitki ve çiçekleri bana tanıtıyordu. Bunların çoğunun Rusçalarını bilmediğimi itiraf etmeliyim. Nitekim kolay kolay da hafızamda tutabileceğime ihtimal vermiyordum. Hem sağımız hem de solumuzda, engin ve verimli bahçelerin ortasında hoş ve bakımlı evler uzanmaya başladı. Bunlar, bir Almanya veya İskandinavya’daki benzerleri kadar estetik abidesi bir güzellikte değillerdi belki, fakat taşra sivil mimarisi sınırlarında olabildiğince özene bezene ve ağırlıklı olarak da doğal malzemeden istifade edilerek, yani taş ve ahşap kullanılarak yapılmışlardı. Aklıma ansızın beton yazlık ve “kışlıkların” her bir tarafı sardığı coğrafyalar geldiyse de, gene negatif düşünceler sarmalına kapılmaktan beni Jenya’nın sesi kurtardı: “Biliyor musun, ben kışları da buraya geliyorum kısa sürelerle ve hatta kayak takımlarını da yanımda getiriyorum. Öyle bir masalsı atmosferi var ki buranın, turuncuya vurmuş bir gökyüzünün altında, ağaçlarda dokunsan üzerine yağacak tonlarca ağırlıktaki kar kütlesinin kristal ışıltıları nasıl da gözünü kamaştırıyor, seni delice sarhoş ediyor, tahayyül bile edemezsin…”

Çok sürmeden sazlık ve kamışlıkların arasına daldık. Viyadük misali uzayan ahşap ve eğreti iskelenin altından akan su birikintilerinin üzerleri, bitkilerin ufalanıp karışmasıyla çok açık yeşil renkte bir tabakayla kaplanmış, bu da buranın peyzajlık zarafetini daha bir perçinlemişti sanki. Kurbağa vıraklamalarının yankıları kulaklarımızda çınlaya dururken, yıkıldı yıkılacak havasındaki köhne iskelenin üstünde cambazları andıran ilerleyişimiz sona ermeye doğru bir anda ayaklarımızın altına kocaman bir göl seriliverdi. “İşte sana iki gündür göstermeye can attığım mahal burasıydı. Her gün buraya geliyorum ve burada tepeden tırnağa deşarj oluyorum. Hiçbir şey düşünmüyor ve bu akıl almaz manzaranın doyumsuzca tadını çıkarıyorum.” Panorama açıkçası hiç de fena sayılmazdı lakin görüp görebileceğiniz en harikulade görüntülerin birisi olmanın da uzağındaydı. Yine de onun burayı basbayağı bir totem gibi algılaması neyin ifadesiydi?.. Yoksa o hiç dillerden düşmeyen “Rus Ruhu”yla mı ilintiliydi bu, çok alelade gözüken bir tabii görüngüden çok farklı manalar çıkarma tutku ve derinliği; onun içinde kaybolurcasına, ona teslim olup onun bir parçası olmaya iten eğilim…  

Sanatoryuma döner dönmez hızlıca üzerimi değiştirip, buradaki ilk dans dersimi vermek üzere kapalı diskoteğe ev sahipliği yapan büyük etkinlik salonunun yolunu tuttum. Dün ve bugünkü öğle yemeklerinde dans “master klass”ları ilk kez anons edilmiş, hatta haftalık ve günlük program tabelalarında da çoktan yerlerini almışlardı. Vakit yaklaşmasına karşın ortalıkta birkaç genç hanımdan başka kimse görülmüyordu. Birdenbire İnessa elindeki bilgisayarla bir telaş halinde hole girip yukarıdaki müsamere platformundaki yerine geçti çabucak. Ona daha evvelden gönderdiğim müzik parçalarından birisini yüksek “volume” ile çalmaya başlamasıyla, tüm sanatoryum arazisinin baçata melodisiyle inlemesi bir oldu. Tarihi 1975 yılına kadar giden sanatoryumda ilk kez Latin Amerikan dans dersleri veriliyordu. Ve tabii işi daha da ilginç kılan, ne Karayipler'den ne de Belarus’tan birinin bu işe soyunmasıydı. Ondan fazla yetişkin ile birkaç da ergen genç kızdan oluşan topluluk önümde dizilmiş; hepsi de nasıl, nereden başlayacağımız konusunda en ufak bir tahminleri olmadığını düşündüren aynı yüz ifadesiyle bana dönük, ağzımdan çıkacak ilk sözlere dikkat kesilmişti toplu halde.    
 

 

Kısaca kendimi tanıtmamın ardından, daha önce herhangi bir dans tecrübeleri olup olmadığını sordum. Beklenmedik biçimde çoğunun yoktu. Olanların da şüphesiz bu zor ve spesifik dallarda değildi. Bugün en azından başlangıç aşamasında temel adım, dönüş figürlerini göstermeye karar vermiştim. Bazılarının bendenizin bu amaçla, yani profesyonel anlamda sanatoryumda bulunduğumu sandıklarından kuşkum yoktu, ki bazıları süreç içinde bunu itiraf edecekti. Onlar hareketleri ve koreografinin ilk mini nüvelerini tekrarlayadururken, İnna da yeniden ve yeniden kısa videolar eşliğinde okyanusun öte yakasının bu yerel raksının gruptakiler üzerindeki yansımasının devinimlerini ölümsüzleştirmekle meşguldü…. Bir buçuk saatin sonunda ders bitmiş ve sahneye yanaşmamla, İnessa’nın yanında duran kızı hatırlamıştım. Otobüste göz göze geldiğimiz oydu. “Vera’ydı değil mi isminiz, nasıl buldunuz bu ilk denememizi?” Oldukça çekingen ve sessiz sakin yapısına uyumlu şekilde, sözcükler geniş aralıklarla ve tutuk tutuk süzülmeye başladı dilinden. “Evet… genel olarak beğendim… çok değişik ve yeni…” Natalya’nın çağırmasıyla, onunla vedalaşıp süratle dışarı çıktım. 

Nataşa sanatoryumdaki tatil periyodunun sonuna gelmişti ve yarım saate kalmaz son otobüse atlamak suretiyle Minsk’e dönecekti. Daha önceden söz verdiğim üzere, çantalarını taşımasına yardımcı olacaktım. Tam meydana gelmiştik ki, hiç beklenmedik bir sırada durdu ve başını eğip gözlerini zeminde gezdirmeye başladı. Şu anda müthiş bir duygu yoğunluğu içinde boğulmakta olduğunu ve bunun da tartışmasız, benimle tanışmasının ve dans kursunun başlamasının hemen akabinde burayı terk edecek olmak zorunda oluşuyla alakalı olduğunu kestirebiliyordum. Genelde doğu ve güney kuşaklarının kadınlarının daha duygusal oldukları varsayılsa da, Rus dünyası kadınlarını tanıdıktan sonra bu ön yargınızı terk edeceğinizden eminim. Yalnız onlarınki bir başka duygusallıktı; aşırı ve gereksiz serzenişe kaçmadan, sızlanma nöbetlerine sığınmayan, daha vakur, daha kadınsı, daha öğretici ve düşündürücü, kelimenin tam anlamıyla iz bırakıcı bir duygusallıktı bu; bu tamamen başka bir şeydi…. “Aslında devrem bitti ancak gelecek hafta başına kadar iznim devam ettiğinden dolayı zamanım var ve istersem bireysel olarak uzatabilirim…” Bunun sebebini pek tabii anlamıştım ki, her halükarda beklediği teklifimi yapmadan edemedim. “Bilemiyorum ki… yok yok teşekkür ediyorum, tek kalsam daha uygun olurdu. Hem sen…” Derken önce kızaran, sonra da şişen gözleri yüklerini daha fazla taşıyamayarak koyuverdiler kendilerini…

Devam edecek

1. Bölüm

2. Bölüm

3. Bölüm

4. Bölüm

5. Bölüm

6. Bölüm