Zamanınızın bir kahramanı–6

Zamanınızın bir kahramanı–6

16 Ekim 2021 Cumartesi  |   Köşe Yazıları

Okay Deprem

“Ne diyorsun, içimizdeki Tanrı, burada bizlerin, bu denli farklı insanların bir araya gelmelerinde ne denli etkindir, sence tüm bunlar bir tesadüf eseri midir?. Hatta bu saat itibarıyla voleybol denen oyunu oynamamız bile mi?..” Dima’ya (Dmitri’nin kısa yazılışı) bir yanıt vermeyip hafif gülümsemekle geçiştirdim.

Koyu bir Hristiyan olduğunu en baştan belli etmekte bir sakınca görmemişti. Nitekim bu andan itibaren, son buluşmamız ve sohbetimize değin benimle dinsel konuları konuşmaktan bir an olsun kaçınmadı. Dima da, sanatoryumda bulunan çoğunluk gibi otobüs şoförüydü. Hatta sonradan, eşi Yelena’nın da tramvay sürücüsü olduğunu öğrenecektim. Minsk’te otobüs ve metro vagonları şoförlerinin kayda değer bir kısmı erkek iken, troleybüslerde bu durum hemen hemen yüzde elli elli, tramvaylarda ise kadınlar lehineydi. Ailesiyle burada tatilini geçirmekte idi ve dediğine bakılırsa hiç aksatmadan her sene en azından bir seferliğine ve uzun süreliğine geliyordu. Buradaki evli pek çok insana ve çifte kıyasla ailesine çok daha bir özenli ve düşkün olduğu gözüküyordu. 

Voleybol devam ededururken daha önce hiç bilmediğim bir oyun türü ortaya çıktı. Buna göre; kendisine gelen topa vuramayıp onu kaçıranlar dairenin ortasında elleriyle başlarını kapatıp öne doğru eğilecek biçimde çömelmeye başlıyorlar, yani bu şekilde bir cezaya tabi tutulmuş oluyorlardı. Top geride kalanların ellerinde gidip gelmeyi sürdürürken, çömelerek oturmuş olanlardan birisi yukarı doğru hızlı bir hamle yapmak suretiyle, birine gelmekte olan topu kesebilir ise, onu atanın yerini alıyor, pası bu biçimde kesilmiş olanın kendisi bu sefer aynı pozisyonda çimler üzerinde iki büklüm bekleyenler arasına katılıyordu. Oyunun sonlarına doğru, bu insanların ne kadar da ufak şeylerden mutlu olmayı becerdiklerini düşünmeye başladım. Dahası bunu bir rol icabı yapmıyorlar, işin doğal mecrasında böyle olduğunu her hallerinden belli ediyorlardı. Onlar için kazanan veya kaybedenin fazla bir önemi yoktu; bundan dolayı olsa gerek hemen hiçbir müsabaka veya yarışmada ne bir tartışma, atışma veya itiş-kakış ne de bir kavga-gürültü kesinlikle göremez, duyamazdınız…  

Akşam yemeği sırasında, daha baştan itibaren gözlemekte olduğum bir durum gene teyit edilmiş oldu: Ortalık hemen her yaştan çocuk kaynamasına rağmen, onlardan kaynaklı herhangi bir gürültü neredeyse hiçbir ortamda ve yerde işitilmiyordu. Bunun en bariz gözlenebildiği yerlerin başında öğünler esnasında yemekhane geliyordu. Bizim masamızdaki oldukça ufak erkek çocuğuna bir süre sonra, gene ailesiyle beraber gelen on bir yaşında bir kız çocuğu eklenecekti. Gürültücü ve kavgacı bir takım toplumlara nazaran buradaki sınırsız ve sürekli sessizlik ve dinginlik halinin tarifi gerçekten de güçtü. Çocuklar sadece ebeveynlerinin yanlarında değil ancak kendi aralarında da böyleydiler. Bu da, doğal hallerinde zaten böyle olduklarının, böylece yetiştirilmiş, büyümekte olduklarının kuşku götürmez en dolaysız kanıtı niteliğindeydi. İnsan hakikaten de üstüne kafa yormadan edemiyor; ortalama bir Belarus ailesinde acaba ne türden pedagojik prensip ve kaideler birincil olarak ön planda rol oynuyordu?.. Yoksa, ekseriyeti emekçi ailelerin çocukları olduklarından, tabii büyüme şartlarında her halükarda mütevazi minvalde yetiştirildiklerinden, hayattan beklentileri sosyo-sınıfsal konumlarıyla da bağlantılı olarak çok daha alçakgönüllü sınırlarda olduğundan mı böylelerdi?!.. Çocuklar bir yana, yetişkinler de ziyadesiyle böyleydiler Beyaz Rus ülkesinde. Minsk’te geçirdiğim uzun haftalar boyunca, kamusal alanda birbirlerine karşı seslerini yükselten herhangi iki kişi dahi anımsamayışım daha nasıl izah edilebilir ki sizce?.. 

Akşam yemeğinin akabinde Natalya beni bulmakta bir kez daha gecikmedi. Keza ne olursa olsun, buranın fazlasıyla kısıtlı büyüklüğü, kısa bir turlamanın ertesinde aynı kişiyle denk gelmenizi kaçınılmaz kılıyordu. “Biliyor musun yarın gidiyorum ve bugün buradaki son akşamım…” Cümlesini beklenir yorumuyla sonlandırmasına gerek kalmadan, son derece hüzünlü olduğunu anlamıştım. “Gene de tek tesellim, senin yarınki birinci dans dersine katılacak olmam, onda bulunup sonrasında çabucak ayrılacağım sanatoryumdan…” Birçoğu gibi o da buraya senelerdir gelmesine karşın her defasında aynı çocuksu sevinçle buraya adım attığına ve de aynı naif üzüntüyle veda ettiğine teorik olarak artık emindim. “Gelsene, bu gösterişsiz beton pistimizde bana birkaç dans figürü göstermenin vakti gelmedi mi sence, ha?..” Ondaki, genel olarak o son Sovyet genç kız kuşağındaki naif hale, spontane duygu dışavurumuna tek kelimeyle hayrandım. Bu akşam diskotek dışarıdaki alanındaydı.   

Müzik çoktan başlamıştı ve çalan parçalar daha ziyade son yılların Rus pop “hit”leriydi. Bana kalırsa kalitesiz, bayağı ve eğretiydi çoğu. Hatta bir ara ağzımdan “ben bu müzikler eşliğinde dans etmeyi fazla tercih etmem” lafını kaçırmış olsam da yine de zoraki de olsa bir sağa bir sola salınarak ritme eşlik ediyordum gönülsüzce. Bir ara birdenbire Jenya ortaya çıktı ve yüksek sese rağmen kulağıma yaklaşıp “Aman yarın öğle için kimselere söz verme, seni özel bir yere götüreceğim…” diye fısıldayıverdi. Araya İngilizce başta olmak üzere, yabancı dillerde tek tük şarkının da girdiği “playlist”te ne oynayıp oynamadığı esasen kimsenin umurunda değil gibiydi. Ufak pisteki hemen herkes de, o anki şarkı ne olursa olsun aynı rutin ve tek düze hareketleri, aynı mimik ve jestler eşliğinde tekrarlıyordu. Belarusluların özellikle de erkeklerinin dansta çok çok kabiliyetli olduklarından bahsedilemezdi aslında, fakat bunun hiçbir önemi yoktu. Çünkü dansla, dans etmekle uzaktan yakından ilgisi olmayanlar dâhil ve hangi yaşta olursa olsun, mübalağasız herkes, kimi zaman her gün kimi zaman ise gün aşırı ya da birkaç günde bir buraya uğruyor, tabiri caiz ise kurtlarını burada bir güzel döküyordu. Bu bakımdan bu insanlar olabildiğince komplekssizlerdi, beden kültürleri güneylerindeki birçok geleneksel ve gelenekçi toplumlara kıyasla oturmuş ve olgundu.  

Ertesi gün Yevgeni ile yüzme havuzunda karşılaştık ve dün yaptığı teklifi yinelemekte geç davranmadı. Öğle yemeği sonrası sanatoryum arazisinden birlikte çıktık. Girdiğimiz orman yolunu daha önce kat ettiğimi ve beni göle götürüyor ise orayı doğrusu gördüğümü söylememle: “Hayır hayır, sana bambaşka bir yeri göstereceğim, üstelik de bir başka orman yolundan” demesi bir oldu. Derin bir hareketsizliğe gömülü; koyu yeşil nemli yosunların diplerini kaplamış olduğu ulu ağaçların gölge ettiği incecik yoldan ilerliyorduk. Böylesine doğal ve asırlık bir ormandan beklenmedik ölçüde, hayvan sesi ve kuş cıvıltılarından arınmış bir ürkütücü sükûneti vardı buranın. “Biliyor musun ben her gün geliyorum buraya…” demesi bir nebze huylandırdı beni. Peki onu her gün her gün buraya, aynı patika yollardan getiren, aynı asırlık ağaç gövdeleriyle baş başa bırakan temel motif neydi, ne olabilirdi?!.. “Hayrola, senin bir daçan yok mu yoksa şehir dışında?..”. “Doğrudan bana ait olmasa da ailemizin evet, var. Hatta yazları sık sık gideriz ancak kışın değil. Çünkü kışları çok soğuk oluyor ve ayrıca toprak da donuyor bu yüzden annem babam da uzun kış mevsimini Minsk’teki evlerinde geçirirler. O ev uzun kış dönemlerini kimsesiz ve boş geçirip adeta eskiliğine eskilik katar bahar gelene kadar...” Uzun bir aranın ardından bakir doğanın derinliklerinde kaybolma hissinin bana iyi geldiğini ayrımsayabiliyordum. “Bu arada söylemeyi unutuyorum, bunca yıldır buraya gelir giderim, sen burada gördüğüm ilk yabancısın. Sahi saklı değil ise, nasıl bulup da geldin buraya?..”

Devam edecek…

1. Bölüm

2. Bölüm

3. Bölüm

4. Bölüm

5. Bölüm