Zamanınızın bir kahramanı-5

Zamanınızın bir kahramanı-5

14 Ekim 2021 Perşembe  |   Köşe Yazıları

Okay Deprem

Zamanın adeta durduğu, bir yerden sonra her günün sanki aynı gün gibi geçtiği hissini uyandıran bir atmosferi vardı sanatoryumun. Gene de buranın, çevresi ve insanıyla gerçeği ve büyüsü ayrıntılarda gizliydi.

Ben de gün geçtikçe buranın, Beyaz Rus ülkesinin ayrıntılarının peşine daha fazla düşecek, düştükçe ufak gibi gözüken mikro detaylarını keşfetme istencim daha da artacaktı. Bugün, gündelik düzenli aktivitelerin birisinden yararlanmaya kesinkes kararlıydım ve bunun adı da “sabah jimnastiği” olacaktı. İkinci bloktaki ilgili salonun yerini güç bela bulduktan sonra benim dışımda birkaç kişinin ya var ya yok olduğunu gördüm. Spor eğitmenimiz İrina Gennadiyevna başta olmak üzere hepsi de yetişkin kadın ve birkaçının ergen kız çocuklarından oluşuyordu. Esasında buranın, özellikle de alışkın olmayanlar açısından henüz en başlarda dikkat çeken karakteristiklerinden birisi, çalışanlarının neredeyse istisnasız hepsinin de kadınlardan meydana gelişiydi. Kat görevlilerinden resepsiyonda oturanlara, yemekhanede hizmet verenlerden spor-eğlence ve kültür aktivasyonlarını idare edenlere ve giriş kulübesinde oturanlara değin hepsi de yetişkin kadınlardı. Açıkçası çok sonradan, alanın girişinde nöbetleşe görev yapanlardan birisi ile müdürün yalnızca karşı cinsten olduğunu öğrenecektim. Bendeniz her şeye karşın bu ve benzeri görüntülere alışkın olsam da, tipik erkek toplumlarında doğup büyüyenlerden herhangi birinin gözünü bir anda bu ortamda açtığında bu bağlamda yaşayacağı sosyal şoku kestirmek elbette güç değildi…

Bugün de her zamanki saatte kahvaltı yapmak üzere, aynı salonun, aynı masasının aynı koltuğunda yerimi aldım. Çünkü aksi mümkün değildi burada. Masamızın tam ortasında büyükçe olmak üzere, her koltuğun da üzerinde numaralar yazıyordu. Ve önceden sipariş edilen yemekleri dağıtmak üzere masaları dolaşan kadın hizmetliler, bu numaralara bakmak suretiyle ilgili tabakları veriyorlardı her birimize. Bilhassa kahvaltıların çok zengin ve doyurucu olduğundan bahsedilemezdi. Gene de hemen hiç kimsenin de, hele hele açıktan ve yüksek sesle dile getirici şekilde, öğünleri doyurucu bulmadığına dair şikâyetçi olduğunu ne görüyor ne de duyuyordum. Belki de bu yüzden olacak, bu işin kritiğini yapacak birileri ortada gözükmediği için olsa gerek, ben de her şeyi olduğunca kabullendim. Diğer taraftan ise aklım Türkiye’ye gitmiyor değildi. Oradan kaldığı kadarıyla orta sınıflardan bir grubun buraya gelip de, alışık olageldikleri açık büfelerini bulamadıklarında, hele hele kahvaltıda fazlasıyla doymama hissi yaşadıklarında ortalığı ayağa kaldıracaklarından bir an olsun şüphem yoktu ve o anda onların arasında veya yakınlarında olmak şüphesiz ki son dileğim olurdu… Ne olursa olsun burası güneye has tüketmeye dönük değil; daha çok insan ilişkilerini üretmeye ve ilerletmeye yönelik, herkesin gerçek anlamda dinlendiği, önleyici tedavi olduğu, terapi aldığı; sportif-kültürel ve başka rekreasyonel sahalarda kendini geliştirdiği bir yerdi. Öğle hariç kahvaltı ve akşam yemeğinin yarım saat ile sınırlı tutulması dahi tam da bu açıdan tesadüf olamazdı. Dahası, bu yarım saatin bile tamamında yemek yiyene denk gelmek kolay değildi, insanların çoğu on beş–yirmi dakikada öğünlerini bitirip masalarından kalkıyordu.  

Yemeğin ardından, diğer salondan çıkan Natalya’ya rastladım. Sanatoryumun dışına çıkıp doğada biraz turlamayı teklif etti. Zaten birkaç gündür birilerinden bu öneriyi bekliyor olduğumdan tabii ki ‘hay hay’ dedim. Birkaç dakika içinde ormanın içine karışmıştık bile. Kısa süre zarfında gölcüğün olduğu mevkie geldik. Bizim dışımızda kimsecikler yoktu. Bunun sebebi özel olarak ikimizin tabiat aşığı olmamızdan ziyade, çoğunluğun bu saatlerde tedavi ve terapi süreçlerinde olmasıydı. Nataşa dâhil burada, hatta genel olarak Belarus’ta doğayı sevmeyen, onda düzenli olarak vakit geçirme alışkanlığı ve geleneği bulunmayan, ondan fazlasıyla zevk almayan, onunla bütünleşmeyen bir hayat tarzına sahip olmayan hemen hemen kimse yoktu. Beyaz Rusya kelimenin tam anlamıyla doğayla iç içe, onunla ziyadesiyle barışık, ona saygı ve sevgi duyan bir yaşam kültürüne malikti. “Burada eskiden suya girilip yüzülüyordu ancak artık yüzen pek göremezsin. Nedeni kirli olmasından değil de, görmekte olduğun üzerini kaplayan kalın yeşil tabakadan.” Beni gene saran düşünceli halden onun ansızın gelen sorusu uyandırdı: “Eee söylesene, nasıl buldun peki Belarus’u, bizleri Belarusluları?..” “Aslında bu benim buralara ilk gelişim değil…” Soracağını bir süredir tahmin ettiğim bu sualine yanıtım tartışmasız olumlu olacaktı. Ancak doğruyu söylemek gerekirse bunu en azından şimdilik açığa vurmak istemiyordum çünkü uzun yıllarım, benzer ve komşu coğrafyalarda; orası hakkında sahip olunan kanaatin insanlara bir kez hissettirildiği andan itibaren psikolojik olarak bunun alttan altta, derinden derine size karşı pekâlâ kullanılabildiği, dile getirdiğiniz olumlu kanaatlerin dahi bir yerde sizler aleyhine en dolaylı ve gayri ihtiyari söz ve davranışlar üzerinden işlev görebildiğini tecrübe etmekle geçmişti. “Niçin fazla konuşmuyorsun, senin gibi renkli birisinin çok daha konuşkan olması gerekir diye düşünüyorum”. “Eskiden çok daha fazla konuşkandım, ama bir süredir temkinliyim çünkü bana kalırsa her yeni sözcük bir risktir… Olumlu sonuçlanacağını sezsem bile, benim onlara yüklediğimden çok farklı manalara çekilecek olmaları riskine girmek istemiyorum…”  

Natalya da, Belarusluların kahir ekseriyeti gibi renkli gözlü ve oldukça açık, beyaz tenliydi. Değil onlarca yıldır, yüzyıllardır doğudaki ırktaş, dildaş ve dindaş komşu Rusya’dan farklı olarak Beyaz Rusya etnik bakımdan olabildiğince homojen kalabilmişti. Bunda, İkinci Dünya Savaşı esnasındaki Nazi-Alman işgalinde Yahudilerin ezici çoğunluğunun kırımdan geçirilmesi de dolaysız bir etkendi gerçi. Ancak zamanın Musevilerini ve de halen epeyce ufak bir oranı teşkil eden etnik Rusları saymaz isek, bu ülke hala yüzde doksanlar oranında türdeş bir etno-kompozisyonu barındırıyor. E haliyle bendenizin koyu renkli gözlü ve nispeten esmer tenli tipi de, bununla ilintili olarak ahali nezdinde çokça dikkat çekiyordu.  

Güneşin sık ve yüksek ağaçların arasında fazlaca yer bulamayıp aşağılara sokulamadığı ormanın tersine, bir hayli geniş boşlukların civarı doldurduğu sanatoryum arazisinde galaksilerin bu mucizevî yapıtaşının çevreyi yakmayı sürdürdüğü ikindi saatlerinde ayaklarım beni yine çim sahalara doğru sürükledi. Bir grup yetişkin ile çocuğun ufak bir daire etrafında voleybol oynadıklarını görmemle onlar da beni fark ettiler eş zamanlı olarak. Önceki günkü futbol maçında kenarda bizi izleyen; uzun boylu, ince yapılı, kumral saçlı ve buğday tenli yetişkin kendisini tanıtıp beni davet etmekte gecikmedi: “Merhaba, ben Dmitriy. Dün futbolda yıldızdın, bugün de voleybolda kendini göstermeye ne dersin, hadi katılsana bize…” Sonrasında, kızları olduğunu öğrendiğim Veronika ve Anya (Anna) da mini topluluğumuzun içindeydi. Dima’nın nevi şahsına münhasır kişiliği daha en başından kendini ele vermeye başlamıştı. Top birkaç defa elden ele yükseklere çıktıktan sonra ne zaman ona gelse veyahut yere düşse, o ansızın duruyor ve bir mistik anekdot anlatmaya, bir dinsel alegoriyi dillendirmeye soyunuyordu. Hatta lafı öyle uzatmayı seviyordu ki, o sırada ne ile meşgul olduğunu unutuveriyordu. Sözler ağzından tane tane çıkıyor, kullandığı sözcükleri titizlikle seçmesini biliyordu. Bana pür dikkat bakıp beklenmedik biçimde durdu…

Devam edecek

1. Bölüm

2. Bölüm

3. Bölüm

4. Bölüm