Zamanınızın bir kahramanı–4

Zamanınızın bir kahramanı–4

12 Ekim 2021 Salı  |   Köşe Yazıları

Okay Deprem

Ertesi gün ciddi bir yağışa uyandık. Ağustos ayının henüz ikinci haftası olmasına karşın Belarus’ta sık denebilecek periyotta yağmur yağıyordu. Ve ağustos genel olarak yaz sıcaklarının devam ettiği hatta bir nebze yükseldiği bir ay değil, tersine ısının tedricen düştüğü ve ortalama her üç–dört günde bir yağışın pekâlâ görülebildiği, özetle bir nevi sonbaharın habercisi bir ay şeklinde yaşanıyordu.

Bu yüzden de buraların hakiki manada yazı en çok haziran ve temmuz ayları denilse mübalağasız doğru olur. Allah’tan ünlü şarkıcı İgor Talkov’un “Yaz Yağmuru” parçasında olduğu gibi yağış erken başladı ve nispeten erkenden de azalıp dindi. Sonra tek başıma, test olmaya şehre gidip geldim birkaç saatliğine. Dönüş yolunda zoraki bir aktarma yapıp sanatoryuma doğru son etap için kısa süreliğine yeniden bir otobüse biniverdim. İçeri yansıyan kızgın güneş ışınlarından korunmak üzere koca güneş gözlüklerim takılı olmasına rağmen hemen arka–yan çaprazımda oturan birisiyle birkaç defa göz göze gelmekten kaçamadım. Bilenler bilir, bu geniş coğrafyada göz göze gelmek hiç de nadir rastlanan bir olay olmadığı gibi; her türden ciddi ilişkiye evrilebilecek nice spontan başlangıçların ilk fitilini de ateşleyebilir. Kaderin cilvesi misali midir bilinmez ancak aynı durakta indik ve o önden ben de arkadan sanatoryumun alanına girdik art arda. Genç yaşının ve sanki takip edilme duygusunun ona verdiği tedirgin ruh hali adımlarını hızlandırmasına fazlasıyla yetmişti ve nitekim biraz sonra uzakta, yemyeşil gür ağaçların arasında kayboldu…

Kaldığım katta tam da hemen yanı başımda büyük tesadüf eseri komşum çıkan Natalya’nın bugün benim için hazırladığı bir teklifi, bir nevi bir senaryosu vardı aklında: “Bana kalırsa bu dans bilgi ve tecrübeni kullanmalı, buraya bu vesileyle bir hareket getirmelisin. İnan, şahsen ben bunu delicesine istiyorum, bu Latin Amerikan danslarını senden öğrenmeye başlamak için sabırsızlanıyorum!.." Burada en nihayetinde ben de diğerleri gibi tatil yapan, dinlenmeye gelen bir kişiydim, dolayısıyla bunun nasıl, ne biçimde mümkün olabileceğine dair kafamda en ufak bir tahayyül uyanmamıştı açıkçası. “Sen merak etme, ben her şeyi düşündüm bile. Buranın eğlence işlerinden sorumlu, diskotek ve benzeri programlarını yöneten kişiyi tanıyorum. Saat dörtte oraya gidip seni onunla tanıştıracağım ve ne biliyorsan ona prezante ediverirsin; bakarsın gerçekten de ilgisini çeker ve başlarsın, başlarız…” Hakikaten de aklıma yattığı için fazla kurcalamadan ‘Peki’ deyiverdim.  
 

 

Nataşa’nın (Natalia’nın kısaltması) yaptığı işi söylesem, bu satırların okuyucuları bana hemen inanmayabilirler: Toplu taşım bilet satıcısı. Minsk toplu taşımına dâhil bütün araç türlerinin bilet ve kartlarının alındığı kiosklardan birisinde oturarak çalışıyormuş. Peki, bunu durduk yere neden söylüyorum diye sorabilirsiniz. Gerçek olaylara dayalı bu uzun öykünün esas hedef kitlesi ülkenin vatandaşları başta olmak üzere; doğuştan iş hayatına ve sonrasına değin her alandaki keskin sınıfsal ayrımların ve sosyal tabakalaşmanın dolaysız sonucu olarak; çok daha alt düzeyde sınıf ve kesimlerden gelme karşı cins bireyleri ile kesişme–denk gelme, tanışma ve kaynaşma mekânsal ve zamansal ortamının çok çok sınırlı olduğu, dahası normal şartlarda hemen hemen olanaksız olageldiği dünyanın olağan kahramanlarına burada, bu açıdan yaşamın ne kadar farklı olduğunu tasvir edebilmek maksadıyla… Birkaç gün içinde, buradaki tatilcilerin esas gövdesini toplu taşım şoförlerinin teşkil ettiğini öğrenmiş bulunacaktım. Tramvay, troleybüs, otobüs, elektrobüs veya metro vagonu sürücülerinin tatil esnasındaki sosyal ortamlarının doğal bir gözlemleyicisi haline gelecektim aynı zamanda.  

Kısa bir süre sonra, sözleştiğimiz saatte; üst katında yemekhane ve mini barın, alt katında ise diskonun ve konserlerin organize edildiği büyük salonun yer aldığı binanın birinci katındaki çok amaçlı etkinlikler odasına girdim. Sonradan isminin İnessa (İnna da denebiliyor) olduğunu öğrendiğim; orta boyda, orta yaşın biraz üzerinde görünüme sahip, yaşına kıyasla az çok şekilli vücutlu, ait olduğu kadın neslinin bilhassa 90’lardan sonra başlayan ziyadesiyle cüretkâr giyim geleneğine halen bağlı biriydi. Ben nereden geldiğime, kim olduğuma dair tek çift söz etmeden, benimle Türkçe konuşmaya başlamış; Türkiye’ye ‘tam kırk iki defa’ gittiği, en sevdiği ülkenin orası olduğu, tutkun olduğu lisanın Türk dili, üstelik de en hoşuna giden mutfağın oralı olduğunu belirttiği gurur okşayıcı mini cümlecikleri peşi sıra dizdikten sonra sıra haliyle bana gelmişti. Yanında bir sürü kadın daha oturuyor; bir de en sağda; sabah otobüste gördükten sonra birlikte inip sanatoryuma gene beraberce adım attığımız genç kız duruyordu, son derece dikkatli ancak biraz da çekingen bakışları eşliğinde.  

Hepsi pür dikkat beni izlemeye koyulmuş, ben de canlı olarak önce bir Dominik Cumhuriyeti ulusal dansı olan Baçata’yı sonra da Los Angeles tarzında Salsa’yı demonstre etmeye girişmiştim onlara. Suratlarından okunan şaşkınlıkla karışık memnuniyet ifadesine utangaçlık hali baskın çıkıyordu ki, müzik eşliğindeki mini solo gösterimin ardından, bu kez onlardan herhangi bir gönüllüyü davet etmek isteğimde uzun süre aralarından bir adayı çıkartmakta zorlandılar. Eskilerden kalma dans videolarımdan bazılarını da seyrettikten sonra yaklaşık bir saatlik bu prezantasyon maratonu sona ermişti. Toplu bir alkışın akabinde sözü yine İnessa alacaktı: “Lütfen burada uzun kalıp kalmayacağınızı söyleyiniz, yani umarım salt birkaç günlüğüne burada değilsinizdir. Sahi kuzum tam olarak ne zaman geldiniz buraya?..” Baştan beri planladığım üzere, en az iki hafta daha burada olduğumu söyler söylemez; adeta havalara uçtu: “Harika, o halde hemencecik bir takvim belirleyelim sizinle. Nasıl, benim tatil olduğum iki gün dışı uygun mu size, her gün kaç saat olsun, öğleden sonraları müsait mi, ne ile başlayalım öncelikle; salsa mı Baçata mı?!..” Çok geçmeden; her gün öğleden sonraları bir buçuk saatten olmak ve tam iki gün içerisinde başlamak üzere iki haftalık program çoktan hazırlanmıştı bile. Çıkışta karşıdaki çim sahalardaki kalabalığı görünce Nataşa’dan ayrıldım. 

Futbol sahasına vardığımda; arkamda büyük şehirlerindeki hemen tüm doğal oyun sahaları yok edilmiş, yağmalanmış, 90’lı yıllardan itibaren ise “halı saha” denilen, yüksek tellerle çevrili; suni beyaz ışıklar altındaki yeşil renkli beton zemine razı edilen bir “futbol ülkesi”nden geldiğimi oradaki kimse bilemez, tahmin dahi edemezdi elbette ki. Güneyde günümüzde ancak büyük tatil köylerinde “nimet” misali bulunabilen büyük tabii çim saha, şimdi oldukça hesaplı bir sanatoryum tatilimde sınırsız olarak karşımda uzanıyordu. Alanda birikenler ile kısa bir tanıştıktan sonra maça başladık. Benim de birkaç gol atıp, asist verdiğim maçı bizim takım farklı kazanmıştı. Müsabakanın benim için en önemli edinimi yeni bir dost daha kazanmış olmaktı: Yevgeniy, yani Jenya. O da bir troleybüs şoförüydü. Çok planlı, tipik bir eski Sovyet metropolü olan Minsk’in dört bir tarafının troleybüs hatları ile kaplı olduğunu hatırlatmaya gerek yoktur sanırım. Jenya da, evli olması bir tarafa ilginçtir, benim gibi buraya tek başına gelmiş olanlardandı. Son Sovyet kuşağından, Kızıl Ordu’da renkli askerlik anıları olan, matrak ve esprili, biraz dalgın, belagati zayıf olsa da samimi konuşan ancak karşısındakinin sözünü de naifçe ve sık sık kesme alışkanlığı olan bir karaktere sahipti. Futbolumu beğenip, görüntü ve aksanımı da epeyce egzotik bulmuş olmalı ki, o günden sonra yanımdan neredeyse hiç ayrılmayacaktı…

Devam edecek

1. Bölüm

2. Bölüm

3. Bölüm