Zamanınızın bir kahramanı–3

Zamanınızın bir kahramanı–3

10 Ekim 2021 Pazar  |   Köşe Yazıları

Okay Deprem

Büyük yemek salonundaki ilk öğle yemeğim sırasında aynı masayı paylaştığım insanlarla tanışmıştım tanışmasına fakat kısıtlı ve sembolik “sohbetimizin” ileriki günlerde arkası gelmedi.

Bunun nedeni; istisnalar bir tarafa, Belarusluların, en azından sınırlı süreli yemeklerde fazla konuşkan olmayan yapıları, alışkanlıkları desem abartmış olmak muhakkak ki. Ben de bunu hızla kavradım ki, ilerleyen günlerde onlarla olan muhabbetim, genelde aynı girizgâh çerçevesindeki gündelik konulardan ibaret kaldı. Buranın ekseriyeti masamızdakiler dâhil, ailelerdi. Ancak aralarda benim gibi tek yetişkin erkekler de yok değildi. Bizim masamızda olan ve kısa süre zarfında, Rusya’dan geldiğini anladığım kişi misali… Onda baştan itibaren Belarus’a ve Beyaz Ruslara (kimilerine göre Belarusların eş anlamlısı) hafif bir tepeden bakış, bir kibir hali gözlemiştim. Ki günler sonra sanatoryumdaki yerel bir kişiye, “Rusyalıları kısaca nasıl karakterize edersin?” diye sorduğumda, onun lafı uzatmadan aynı sıfatı kullandığına şahit olmuştum. Buralıların insani ve umumi karakter yapısının hakkını uzun öykümüzün daha başlarında teslim etmek gerekirse o da; son derece mütevazı, kendi hallerinde, sakin, zararsız ve iyi niyetli insanlar olduklarıydı. Takip eden günlerde yaşayacaklarım bu genel gözlemimi sadece pekiştirmeye yarayacaktı. Bu noktada aklıma; Donbass’tan bir tanıdığıma, “Natalya, bana Belarusluları tek kelimeyle nasıl özetlersin?” diye sormuş bulunduğumda bana “çekingenlik veya korku hali” demesi gelivermişti.    

Öğle yemeği adeta rüzgâr gibi gelip geçtikten sonra şimdi en “zoru”; boş zamanlarda, özellikle de öğle ve akşam yemekleri arasındaki uzun saatler boyunca burada nasıl vakit geçireceğim konusuydu. Henüz tek kişiyi bile tanımıyordum. Yemekhanenin olduğu binanın ilk katında günlük ve haftalık etkinlik programlarının asılı olduğunu fark ettim çok geçmeden. Bunlara yakından baktığımda her günkü ilk etkinliğin sabah jimnastiği olduğunu gördüm, ki çok geçmeden buna düzenli olarak iştirak etmeye başlayacaktım… Kahvaltının peşi sıra çocuklara dönük bilişsel ve yaratıcı oyunlara sıra geliyordu. Ardından, yani öğle yemeğinden sonra artık yetişkinlere yönelik entelektüel, eğlencesel ve tabii ki sportif faaliyetler vardı. Satrançtan sudokuya, karaokeden (ki karaoke Rusça konuşan dünyanın modern “geleneklerinden” biri olarak anılsa yeridir) damaya kadar; sayılamayacak denli çok ve birbirlerinden çeşitli turnuva ve bilgi yarışmaları onlara eşlik ediyordu. Bunların hepsi de, gösterişten epey uzakta, 1970’li yıllardan kaldığı çok belli; her bir tarafı saksılı, vazolu çiçeklerle kaplı ahşap kaplama, klasik mobilyalı ve oturma takımlı salonda gerçekleşiyordu. Kimsenin de aklına, “burası neden bu kadar eski-püskü, bunlar neden ‘modernleriyle’ değiştirilmiyor” sorusu gelmiyordu; buna benzer bir konu veya gündem yoktu bile ortada…  

Çok amaçlı salonun hemen ilerisinde ise sanatoryumun kütüphanesi yer alıyordu. Çok büyük sayılmasa da, on binin üzerinde kitap ile ciddi bir eski dergi ve ansiklopedi arşivinin olduğu bir kitaplıktı burası. Ormanın ortasındaki “ortalama” bir sanatoryumda bile bu denli bir kütüphanenin oluşu, bu toprakların da zamanın büyük “Sovyet Uygarlığı”nın bir parçası olduğunun dolaysız kanıtı özelliğindeydi. Bugün sanatoryumda tatil yapan genç ve orta kuşaklar bundan yeterince istifade ediyorlar mıydı sualine olumlu yanıt vermek maalesef ki olanaklı olmasa da, geldiğim ülkedeki binlerce otel belirdi aklımda. Acaba hangisinde bunun çok ufağı bir kütüphaneye dahi rastlanabilirdi?... Gene de bir keresinde buraya girip bir süreliğine, artık tozlanmaya başlayan eserlerin kokusunu bir nebze de olsa içime çektim...   
 

 

Birinci katında az önce size bahsettiğim salon ve bölmelerin yer aldığı binanın dışına çıkar çıkmaz; sanatoryumun giriş yönündeki cephe duvarını boylu boyunca kaplayan dev bir mozaik seçiliyordu. Bu tahmin edileceği gibi, 20. yüzyıl mozaik sanatının zirvesine oynamış Sovyet mozaiğinin çok alımlı ve renkli bir örneğiydi. Onlarca metrekarelik bir alana yayılan mozaiği kısaca tasvir etmek gerekirse; elinde enstrüman tutan bir delikanlı, bir elinde meşalesi olup bir yandan da kız çocuğuyla top oynayan genç adam, spor yaptığı belli olan genç bir kadın ve de bunlara eşlik eden muhtelif ufak hayvanların figüratif betimlemeleri. Buradan itibaren civarı keşfetmeye koyuldum. Önümde oldukça büyük, bazı yerlerinde fiilen, çevresini saran orman ile birleşen bir sanatoryum arazisi uzanıyordu. Her birinin arasında oldukça büyük alanların bulunduğu iki konaklama bloğu, çalışanların yurdu, terapi/rehabilitasyon merkezi ile kapalı yüzme havuzunun yer aldığı binalar ve çok işlevli yapı vardı alanda. Diğer yandan; sanatoryumun brüt arazisinin aslında çok ilerilere doğru gittiği, buraya adını veren nehir ve de onun bir yerde toplanması ile oluşmuş gölette bittiğini yakınlarda öğrenecektim.  

Akşam yemeği de öğle yemeğinden farksız geçerken; buranın sayıları birkaç yüzü ancak bulan sakinlerinin hemen hepsini bir arada gördükçe Belarus ve Rusya Federasyonu’nu doğal olarak saymaz isek, sanatoryumda benim dışımda tek bir yabancının bile olmadığına giderek ikna olmaya başlıyordum. Yemek sonrasında, havanın biraz daha serinlediği saatlerde çıkış kapısı ile ortak alan arasında uzayan ortası bol yeşillikli ve çiçekli bulvarda tur atadururken yolumu bir kadın kesiverdi ansızın: “Tanrı aşkına söyleyin, sizin gibi birisini kuş uçmaz kervan geçmez sanatoryumumuza hangi rüzgâr attı, lütfen söyleyiniz nereden geldiğinizi…”. Şaşırmayla karışık bir duraksamadan sonra şu cümleyi toparlayabildim kendimce: “Nereden geldiğim bir tarafa, buraya gerçekten de hangi saik ile yolumun düşmüş olduğunu size söylesem, şimdiden kendinizi bir film setinde hissederdiniz herhalde…” Salt bu artistik tümcenin tesiriyle midir bilinmez ancak bu ani, beklenmedik, yalnız bir o kadar da hoş tanışıklık topu topu birkaç gün sürecek bir dostluğa dönüşecekti ve Natalya gerçekten de buraya neden geldiğimi saatler, hatta günler boyu uzun uzun dinleyecek ilk kişi olacaktı…  

Bir kadın için uzunca sayılabilecek boya sahip sarışın, gözlüklü, topluca bir fiziğe sahip biriydi Nataşa. Çok konuşkan, lakin dinlemesini bilen, oldukça tez canlı ve heyecanlı yapılı, güleç ve de fazlasıyla neşeli biriydi… Az öncesine kadar tek tek attığımız uzun voltalarımızı şimdi ikili olarak ve menzilini epeyce genişletmiş olarak devam ettiriyorduk. Ana meydan çevresinde her yönden bize doğru meraklı bakışların toplu markajındayken az sonra içeriden gelen müzik sesleri kulağımızda yankılanmaya başladı. “Diskotek başladı, ben gideceğim. Geliyor musun?..” Hiç düşünmeden “evet” dedim ve içeri girdik. O andan itibaren duyumsadıklarım ve belleğimde meydana gelen çağrışımlarla oluşan görüntüm yönetmen Andrey Tarkovski’nin nispeten az tanınan filmi “Nostalgia”daki temel erkek karakterin dalgın, çapraşık ruh haletiyle kıyaslanabilirdi muhtemelen. Çünkü o da İtalya’da bulunduğu her mekân ve yerde aslında, ruhen ve zihinsel olarak “eski” Rusya’yı yaşamaya devam ediyor, geldiği yerlerin eski hallerini anımsıyordu. Evet, diskotekte ne bir koruma ne bir giriş ücreti vardı ne de abartılı kasvetli bir havanın eşlik ettiği ticari kokulu bir atmosfer. Burası “eski Türkiye”nin gerçek anlamda, en son 1980’lerde ve belki en fazla 90’ların başlarında, ilk yarısında kalmış haliydi adeta.

“Hayrola, sen dans etmeyecek misin?..”

“Şimdilik hayır… Ben zaten profesyonel bir dansçıyım…”

“Gerçekten mi, sen ciddi misin?!!..”

Devam edecek

1. Bölüm

2. Bölüm