Zamanınızın bir kahramanı–17

Zamanınızın bir kahramanı–17

16 Kasım 2021 Salı  |   Köşe Yazıları

Okay Deprem

Sanatoryumun birbirinden yeşil tonların karıştığı devasa bahçesindeki çardaklardan birinde hararetli sohbetimiz devam ededururken sözü gene Dima almak istedi:

“Biliyorsun ben de evliyim, hatta eşimi ve çocuklarımı da şimdiden tanıyorsun, dahası bildiğim kadarıyla Jenya da evli barklı; bu arada değil mi Jenya?!.. Dediklerinden, bizim eşlerimizin de adı geçen sebeplerden kaynaklı olarak bizleri tercih ettiği dolaysız sonucu çıkıyor…. Ne diyeceksin buna?..” “Açıkçası kendi adıma buna şu an itibarıyla söyleyebilecek bir şeyim yok. En kuvvetli teorilerin, en kapsamlı kanunların bile hitap etme iddiasında oldukları sahadaki tüm vakaların istisnasız yüzde yüzünü kapsayamayacağı, her an yanlışlanabilir potansiyelde oldukları, üstelik bütündeki istisnasızlığı bozabilecek aykırı olayları da her an bünyelerinde barındırabilecekleri gerçeğini sizlere biz kez daha ve bu vesileyle hatırlatmama gerek yoktur sanırsam…” Jenya muzip bir ifadeyle sırıtarak: “Tamam-tamam bizimkine göre, her ikimiz de bir yere kadar istisnayız, hem eşlerimiz bizim gibi zeki ve akıllı adamları başka nereden bulacaklar ki?!..” “İkiniz de bilmelisiniz ki; benim ilgili yargılarım ve olgusal yaklaşımlarım daha çok yeni-genç ve hâlihazırdaki orta yaş kadın kuşaklarını hedef alıyor…” 

Her ikisinin de geçici sessizliklerini bozmaya niyetlerinin olmadığını anlayıp konuyu bir kez daha derinleştirmeyi denedim: “Şimdi bambaşka bir bağlama odaklanmaya davet ediyorum sizi; günümüzde özellikle de sizlerin yaşayageldiği coğrafyada yaşları 45-50’ye kadar olan kadın kuşağında, fiziksel/görünümsel dişil kimlik ile dişil egonun niteliği arasında gittikçe derinleşmekte olan bir antagonistik çelişme, karşıtlık hali vu’ku bulmaktadır. Şöyle ki: Fiziki–dışsal görüntü ne derece kadınsı, diğer bir deyişle feminen ise; kolektif egoları, ortalama kadın egoları da neredeyse ona orantılı eril karakter taşımakta, davranış şekilleri giderek daha fazla erkeksi muhtevada gelişmekte ve biçimlenmektedir…” Sözlerin gitmekte olduğu istikameti sezen Dima yön verici sorusunu esirgemedi bu esnada: “Peki, genç ve orta jenerasyon kadınlarında egonun taşıdığı eril karakter özellikleri, erkeksi davranış kodları ile tam olarak ne demek istiyorsun, neyi kastediyorsun esasen?.. “Yerinde ve kaçınılmaz sual işte bu!.. Bir erkeği erkek yapan nasıl ki asıl olarak; kadınlardan farklı uzuvlara sahip olması, anatomik yapısının biraz da iri ve kaslı olması, hatta daha kıllı bir görünüme malik olması, vb. değilse, kadını da kadın yapan, aynı biçimde; jinekolojik fizyolojisi, cinsel uzuvlarının çıkıntısal değil girintisel olması, göğüslerinin daha belirgin ve işlevsel olması, vs. vs. değildir. Nikita Mihalkov’un sözlerini hatırlıyor musunuz tam da bu bağlamda?..”  

Hem Dima hem de Jenya, belki de çok iyi bildiklerini düşündükleri ünlü bir yönetmenin isminin konunun tam orta yerine girmesini tahmin etmediklerinden ötürü yine bir an sus pus oldular ve cümlelerimi sürdürmemi arzu eden mimiklerini sergilediler aynı anda. “Mihalkov’a, filmlerinde rol almış olan aktrislerle gönül maceralarının gerçekten de yaşanıp yaşanmadığını sorarlar. Onun yanıtı ise son derece beklenmediktir. Kısaca ‘Hayır’ dedikten sonra, onun için mühim ve belirleyici olanın bir kadınla fiziksel bir ilişki yaşamaktan ziyade, onun yakınında olup ondaki kadınsı, feminen enerjiyi hissetmek, onu yaşamak olduğunu belirterek muhabiri şaşırtır. İşte gördüğünüz gibi; vaktiyle Sovyetlerin, Rusya’nın Kazanovası, yakışıklılık timsallerinden birisi kabul edilmiş bir adamın sözleriyle sizi baş başa bıraktım… ne dersiniz aklın yolu bir mi yoksa?!..” Bu sefer Jenya atıldı: “Doğru ve mantıklı. Yani sadece fiziksel nitelikleriyle değil ancak donanımsal hususiyetleriyle de ne kadar kadınsı, dişil gözükürse gözüksün; tutum-davranış-konuşma, bir bütün olarak tüm iletişim yol ve biçemleri dişil-kadınsı/feminen kodlarla donanıp, onlarla bir bütünlük arz etmiyor ise şayet; o kişinin gerçek manada bir kadın olmadığını, olmayacağını mı ima ediyorsun ezcümle?!..” “Özetle evet. Bana müsaade lütfen çünkü bugünkü baçatanın başlamasına yalnızca dakikalar kaldı. Görüşürüz beyler… Ama kaldığımız yerden devam edeceğimizden şüpheniz olmasın!…” 

Dans kursuna en baştan beri düzenli iştirak etmekte olan Yulya adlı genç bir kadın vardı. Hafifçe kısa boylu, oldukça toplu figürlü, nispeten uzun, hafif dalgalı ve açık kumral saçlı, hemen hemen tüm Belaruslularda olduğu üzere renkli gözlü, sempatik surat çizgileri olan birisiydi. Derslere tek başına gelmesinden, genç yaştaki görünümünden, üstüne üstlük çevreye bilhassa da dans instruktoruna dönük açık ilgisini saklamamasından hareketle muhtemelen bekâr olduğu ihtimalini varsaymıştım. Derslerin birinin bitiminin hemen ardından bir punduna getirip benimle ayaküstü sohbet etmek istemiş, hatta telefon numaramı rica etmişti. Çok geçmeden bana tek taraflı yazmaya başladı. Tam da o sıralarda evli ve tam üç çocuğunun olduğunu ve burada onlarla beraber tatil yaptığını öğrendim. Üst üste gönderdiği iletilerin akabinde; salt söyleşmek arzusu var ise, istediği yerde ve her ikimizin de ilk müsait zamanında bunu pekâlâ yüz yüze gerçekleştirmenin daha sağlıklı ve samimi olacağını yazıverdim kendisine. Enteresan bir şekilde bunu kibarca ve kestirilebilir bir gerekçe ile reddetti. Ne var ki bu minvalde ve uzaktan yazışmaya dair hevesini yinelemekte sakınca görmedi. Nitekim o andan itibaren her geçen gün bana daha da sık yazacaktı… 

İnessa (İna) ile rutin dans çalışmaları ve onun bitmek bilmeyen yoğun temposundan fırsat bulup çokça muhabbet edememiştim kaç gündür. Çıkışta vaktinin olduğunu söyleyip civarda birazcık turlama teklifimi geri çevirmedi. Bugün duygu ve düşünce yönünden epey dolu olduğunu fark etmem fazla zaman almadı. Benim söze girmeme kalmadan kendisi zaten konuşmaya başlamıştı: “Biliyor musun, bazen öyle bıkıyorum ki bu insanlardan, af edersin, bu kolhozniklerden!..” “Kolhoznik” sözcüğüne aşinaydım aşina olmasına lakin ondan bu kelimeyi duymak beni ansızın hayrete sürüklemişti. Köy, kırsal kökenli olup, yaşantı stilinde, tavır ve davranışlarında geri-feodal ve provansın basit–işlenmemiş taraflarını gösteren kimselere takılan bir lakaptı bu. Aslında sözcük karşılığı kolhoz çalışanıydı dolayısıyla bu onları da aşağılayan bir tabir oluyordu haliyle… Devam etti: “Ben henüz kaç yaşlarında nerelerde yaşamışım, bulunmuşum; ta 90’larda Minsk’in merkezinde tekstil dükkânım vardı benim, düşün. Şimdi ise, üç beş kuruş karşılığında muhatap olduğum kitleyi görüyorsun. Onlar benim seviyemde değil, sen bunu kavrıyor ve buna şahitsin. Fakat şu anda elden de bir şey gelmiyor.”

Araya girmeden edemedim: “Bu topluluk seni bir anda neden bu kadar rahatsız etti kuzum, onlardan sahiden de niçin bu denli nem kapar oldun sen?..” “Çoğunun yaptığı tek şey gece yarılarına dek sınırsızca içmek, çocuklarını etrafa salıp, kuruldukları çardak ve sohbetliklerde zom olana, zil zurna sarhoş olana değin demlenmek…” “Bu kadar mı.., hepsi bu mu.., peki başka?..” “Çoğunluğunun giyim kuşamına dikkat et, aynı şortlar, tişörtler ile havuzdan yemekhaneye gelmeler, oradan da diskoteğe vs. diyalog tarzlarına, aralarında kullanageldikleri bayağı, alt düzey ve lümpen jargonlarına gelmiyorum bile…”

Tam o sırada Jenya ve Dima’yı bir defa daha bir arada, bize doğru yaklaşmakta olduklarını gördük. İna ile göl kıyısına gitmeye hazırlanırken, birdenbire onları da davet etmeden edemedim. Normal şartlarda buna pek de gönüllü olmayacak İna, benim davetim ve biraz da ısrarım üzerine razı oldu ve hep birlikte Jenya’nın favori totem-mahalinin yolunu tuttuk…

Devam edecek

1. Bölüm 2. Bölüm  3. Bölüm 4. Bölüm 5. Bölüm 6. Bölüm 7. Bölüm 8. Bölüm 9. Bölüm 10. Bölüm 11. Bölüm 12. Bölüm

13. Bölüm 14. Bölüm 15. Bölüm 16. Bölüm