Zamanınızın bir kahramanı–16

Zamanınızın bir kahramanı–16

12 Kasım 2021 Cuma  |   Köşe Yazıları

Okay Deprem

Sabah kahvaltısının ardından tam korpusa dönüyordum ki merdivenlerin başında Yulya ile karşılaştım. Onu şimdi tek başına yakalamıştım:

“Merhaba, dün sanırsam samagonu biraz fazla kaçırmışım. Bunun için lütfen kusuruma bakmayın…” “Yok neden kusuruna bakalım ki, insanlık hali; bizler de az içmedik zaten…” “Ne yalan söyleyeyim, gecenin ne şekilde sona erdiğini hatırlamıyorum; kiminle ve nasıl döndüğümü daireme…” “Seni ben bıraktım odana kadar… “Sahiden mi?!.. İnanılır gibi değil…” “Evet-evet, peşi sıra Andrey de geldi hatta…” Dün geceki eğlenceli havasından tek kelimeyle eser yoktu. Son derece diplomatik bir üslupla konuşuyor; salt kısa kısa karşılıklar vermekle yetiniyordu yönelttiğim sorulara. Bunun haricinde; bana en ufak bir sorusu olmak bir yana, diyalog bir an önce sona ersin havasındaydı sanki. Bu noktadan sonra konuşmanın daha fazla uzamasına dönük onu zorlamak istemedim: “Anladım, peki. O halde görüşürüz… Bu arada biliyorsun, birkaç gün içerisinde doğum günüm…”  

Önce yüzme ve spor salonu, akabinde de dışarıda kültür – fizik antrenmanı derken vakit öğleni bulmuştu çoktan. Öğle yemeğinin çıkışında bu sefer Dima’ya (Dmitriy) denk geldim. Günlerdir birebir sohbet etmeyişimizi özlemiş olacak, kısaca bir turlamayı teklif etti. Sanatoryumun dışına çıkmayarak geniş çevresinde düzgün adımlarla yürümeye koyulduk. Eşinden, çocuklarından; genel olarak aile kurumundan dem vurmaya başladı. Her zamanki gibi ilk olarak aklından geçen düşünceleri uzun uzun ve ağdalı tarzıyla aktarıp sonra sözü bana paslar gibi yapıyordu: “Sen de evliydin sanırım değil mi?..” Sorusuna geçiştirici mahiyette bir cevap vermeme kalmadan: “Çocukların da vardır her halükarda…” Bu ikinci yarı sualini de yanıtlamama mahal bırakmadan kendince devam etmeyi uygun gördü. Dima’nın bu konularda benden aklına yatkın yanıtları beklediğini anlamakta zorlanmadım. Bir diğer ifadeyle, aksi bir cevap duymaya razı değil gibiydi. Benim bekâr olduğuma, dahası çoluk–çocuğumun olmayabileceğine ihtimal vermek dahi istemiyordu. Çünkü bu; onun kafasındaki hafif dini kodlarla da güçlendirilmiş ideal erkek kişi, idealize ettiği yaşam stilini bütünüyle bozacak potansiyel bir etmendi ve o buna kesinlikle hazır değildi…  

Öyle insanlar vardır ki, sizinle söyleşir gibi davranırken aslında kendi kendileriyle konuşma halinde gibidirler. Diyalog kurar gözükürken esasında monologlarını sürdürüyorlardır. Yalnızca almak istedikleri cevaplar için soru sorarlar ve sordukları sorulara da sadece istedikleri, akıllarından veya gönüllerinden geçen yanıtları işitmeyi arzu ederler. Dima da belki her daim, her bağlamda böyle olmasa da; bazen hele hele kendisine göre bazı hassas hususlarda tartışmasız böyleydi. Bir keresinde İnessa’dan, onun geçtiğimiz yıllara değin çok daha dindar ve konservatif olduğunu duymuştum. Öyle ki, şu aralar kendisi dahi dans kurslarına düzenli biçimde iştirak ederken, düne kadar eşi ve çocuklarını bu haktan mahrum bıraktığını anlatmıştı bana. Samimi olmak gerekirse; kırk yıl kafa yorsam Belarus’ta bu tarz bir manzaraya rastlayacağımı, tamamıyla o malum “Doğu”ya atfedilen; güney, yakın veya Orta Doğu toplumlarına özgü kabul edilen patriarkal ve arkaik davranış kalıplarının böylesine gelişmiş bir ülkede karşıma çıkacağını katiyen tahayyül edemezdim. Nitekim sanatoryumda çok sayıda kocanın karılarını kıskandıklarını dans dersleri vesileyle öğreniyordum ve gün geçtikçe de daha fazla öğrenecektim. Hakikaten de burası ne Almanya ne İsveç ne de Amerika’ya benziyordu. Aynen Rusya gibi, Doğu ile Batı arasında bambaşka bir köprüydü Beyaz Rusya. Üst kültürde tamamen Batılı, alt  kültürde/halk kültüründe ise her şeye rağmen hala Doğulu bir yapıda bulunmayı sürdürüyordu. Ve aradan geçen on yıllara, yüzyıllara karşın, bu manada bir türlü Batılı olmaya yanaşmıyordu, üstelik istemiyordu işin aslı. Ve muhtemelen de hiçbir zaman olamayacaktı, daha doğrusu olmayacaktı bu topraklar…  

Öğleden sonra, hemen tüm sanatoryum sakinlerinin terapi–tedavi bloğunda “prosedürlerle” meşgul olduğu saatlerde, henüz dans dersine epey zaman varken aynı anda Dima ve Jenya ana meydanın bir köşesinde beliriverdiler önümde. İkisinin de bir an evvel benimle muhabbet etmeye fazlasıyla istekli oldukları her hallerinden okunabiliyordu. Söze beklediğim gibi Jenya giriverdi: “Bu sabah konuştuklarımızdan Dima’ya bahsettim de bir nebze , biliyor musun çok ama çok ilgisini çekti kadın-erkek ilişkilerine sınıfsal ve sosyal temelde bakış açın ve getirdiğin nevi şahsına münhasır yorumlar.” “En son kaldığımız yerden devam etmek yönündeki arzunuza mı yorumlayayım bu dediklerini?...” Bu esnada Dima söze girme sırasının kendisine geldiğini belli edercesine: “Evet, evet doğru söylüyor. İşin sınıf–toplumsal alt yapısı bir tarafa, sen Avrupa’da sosyal – insani bilimler okumuş, meslekten sosyolog birisi, ayrıca hiç de az tecrübeli olmayan yetişkin bir adam olarak kadın – erkek ilişkilerini çözdün mü yoksa?!.. Nedir sahiden zamanımızdaki bu kilitlenme hali, bu bitmek tükenmek bilmeyen, giderek kangren halini alan yapısal sorunlar yumağı karşı cinslerin münasebetlerinde?!..”     

Benden sihirli formüller bekler gibi duran gözlere eş zamanlı hitap etme gayretiyle, derin ve uzun bir nefes alıp, ihtiyatlı ve yavaş bir tempoyla sözcükleri sıraladım:

"İsterseniz kadınlara dair, şu bana ait önermeyi sizinle paylaşarak başlayayım: Kadınlar hakikaten inandıklarına değil; inanmak, inanmayı istedikleri şeylere inanırlar…” İkisi de tam anlamıyla ne demek istemiş olabileceğimi kestirme nöbetine girişmişken ben kaldığım yerden: “Bu naçizane görüşümü şu somut örnek ile açmama müsaade edin: Bilirsiniz, akıllı erkeği beğenmeyen, onu sevmeyen kadın hemen hemen yok gibidir. Ancak bu tırnak içinde platonik sevgi, aynı şahıs muhtemel bir ilişkinin süjesi haline gelme aşamasındayken pekâlâ tersine dönebilir. Kısacası, o uzaktan sevimli-akıllı erkek figürü artık dişil taraf bakımından kolektif iletişimde, olası bir ilişki inşasında tehlikenin odağına dönüşüp, reel bir risk unsuru haline gelebilir kadının egosu açısından…” Jenya sözümü keserek: “Bir dakika – bir dakika; bu verdiğin örnekle hipotezini tam olarak bağdaştıramadım doğrusunu istersen…” “Bu misalde kadın, erkeğin akıllı olması gerektiğine inanır, fakat gerçek anlamda onun öyle olmasını istediği, ona inandığından dolayı değil. Bilakis, çoğu durumda tam tersini bile isteyebilir alttan alta…”  

Bu kez Dima lafa balıklama dalacaktı:

“Peki bunun sebebi ne, genelleştirilmiş kadın prototipimiz niçin böyle istesin ki?..” “Oldukça basit, erkek cephesi ile ego mücadelesinde mutlak üstünlük kazanması için başka çaresi yoktur da ondan. Karşı cinsler arasındaki girift ve bitimsiz ego savaşımında onun ihtiyacı olan çok akıllı erkek birey değildir şüphesiz…” Her ikisi de adeta hep bir ağızdan: “Yani kadınların, ilişki ciddiye bindiği oranda esas gereksinim duyacakları model, çok da akıllı ve zeki olmayan erkek midir sözün özü?!!.. Bunu mu demeye getiriyorsun tanrı aşkına?!..” “Akıllı, hünerli, vs. ne tür sıfatlarla tanımlarsak tanımlayalım; erkek onlar için, idealde öyle olmasına kendilerini inandırmaya çalıştıkları soyut bir konumdan öte bir şey değildir. Çünkü bilirler ki; erkeğin doğasından gelen eril ego, üstün bir akıl ve kabiliyetler dizisi ile birleştiğinde zamane kadını, çağımızın kadın kimliği için, üzerinde kolay kolay tahakküm kuramayacağı, dolayısıyla kendi dişil egosunun peşine kolayca takamayacağı bir tezahüre bürünür ki, onlar bundan topyekûn nefret ederler, partnerlerinde tahammül edebilecekleri son özellik bu olur…”

Devam edecek…

1. Bölüm 2. Bölüm  3. Bölüm 4. Bölüm 5. Bölüm 6. Bölüm 7. Bölüm 8. Bölüm 9. Bölüm 10. Bölüm 11. Bölüm 12. Bölüm

13. Bölüm 14. Bölüm 15. Bölüm