Zamanınızın bir kahramanı–14

Zamanınızın bir kahramanı–14

3 Kasım 2021 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Okay Deprem

Elime hemencecik küçük kristal bir kadeh tutuşturdular. Hızlı bir “şat” eşliğinde topluca bir dikimde içmemizle esas hoş geldin ritüeli de yerine getirilmiş oldu. Bunun başlangıçta klasik votka olduğunu düşünmüş olsam da, çok geçmeden "samagon" olduğunu söylediler yani ev yapımı “has” votka.

"Samagon"un alkol oranı aynen standart votkadaki gibi yüzde kırklardan başlıyor fakat altmışlara kadar pekâlâ çıkabiliyor. Zaten biraz sonra sofrada çeşitli renklerde bir dolu değişik "samagon"un olduğunu görecektim. Derken adlarını henüz ezberleyemediğim birkaçının hep bir ağızdan “Çekinme, çekinme; istediğini seç, al; ye-iç” demesiyle birlikte; büyükçe ahşap masadaki yiyecekleri dikkatle taramaya başladım gözlerimle. Önümde uzanan Belarus sofrası, büyük Rus dünyasının hemen her köşesinde karşınıza çıkabilen benzerlerini ziyadesiyle andırıyordu: Kara ve beyaz ekmekler, farklı sosis ve sucuk türleri, mangalda pişirilmiş parça etler, bunlara eşlik eden hardal sosu, yabanturpu ezmesi, mayonez, sebzelerin iri ve kaba kübik dilimler halinde kesilmesiyle hazırlanmış taze salata, bol bol meyve suyu ve de tabii ki geniş platformun farklı uçlarında dağınık halde durmakta olan içki şişeleri…       

Andrey başta olmak üzere yanımda toplanmışlarla giderek ateşlenen bir muhabbete dalmıştık ki; upuzun ve düz sarı saçlarını bir sağa bir sola süratle savurarak bize doğru gelmekte olanın o sarışın genç hanım olduğunu fark ettim. Yalnız suratındaki ifade bütünüyle, deyim yerindeyse yüz seksen derece değişmişti. Az evvel Karadeniz’de gemileri batmış, fazlasıyla demoralize olmuş misali duran kişi gitmiş yerine; etrafına gülücükler saçan, keyifli mi keyifli güzel bir Belarus kadını gelivermişti. Onun eşsiz zarafeti ve kadınsı asaletinin tarifi tek bir cümleye sığmayacağı gibi, bu konuda art arda sıralanacak niteleme sıfatları da kifayetsiz kalacaktır. Uzun, ince ve şekilli bacakları beklenmedik genişlik ve dolgunluktaki kalçasıyla tamamlanıyor; ipincecik beliyle şekillenen orantılı gövde hatları, büyük olmasalar da son derece biçimli göğüsleriyle birleşiyor ve onun üstünde de kuğulardaki incelik ve zariflikteki boynu yükseliyordu. Doğal bir sarışın olmasının getiriyle beyaz ancak olağanüstü sağlıklı ve pürüzsüz yüzü altın oranı aratmayan ideallikte ve düzgünlükteki yumuşak çizgilerle belirginleşiyordu. İnci beyazlığında kusursuz dişleri, altı ve üstüyle makyaja ihtiyaç duymaz kiraz kırmızısı dudaklarıyla sarılıyor, onlar da küçükçe hokka burnuna açılıyor; etli ve genişçe yanaklarının yukarısında yeşil ve mavi renklerin enfes bir karışımına sahne olan gözleri parıldıyor, sarışınlıktan beklenmeyecek gürlükteki rimel sürülmüş sarı kirpikleri kalemle çizilmişçesine kaşlarca çevreleniyor ve en sonu yuvarlak ve enli alnı onlarla taçlanıyordu… 

“Ben Yulya bu arada, aranıza katılmamda bir mahzur yoktur umarım…” “Öncelikle memnun oldum Yulya. Yoo kesinlikle hayır, bilakis zevk duyar, seviniriz…” İşte bu andan itibaren sanatoryumun tartışmasız en eksantrik ortamı oluşmaya başlamış, iki yetişkin insan arasında sıra dışı teatrallikte bir diyalog örülmeye başlamıştı. Birbirlerini her açıdan çok iyi tanıyan bu iki kişi şimdi çevrelerinde hiçbir şeyden haberleri olmayan insanların arasında sıfırdan, gerçekten de ilk defa karşılaşıyor, ilk kez tanışıyorlarmışçasına bir iletişime giriyor gözükmek durumundaydılar. “Eee anlatsanıza nasıl buldunuz bugünkü bu mütevazı masamızı ve dost grubumuzu? Sizin için olağan dışı bir akşam olsa gerek!..”  Yeni kuşak kadınlarda yaygın olduğu şekilde, meyve suyuyla karıştırılmış ufak "samagon" kadehinden minik yudumlar aladururken, bir yandan da oyuncu tabiatını adeta konuşturarak kısa kısa tümcelerden kurulu sohbete yön veriyor; doğa ananın ona bahşettiği fiziksel avantajın hazzını yaşıyordu çılgınca...   

Az sonra hep beraber masaya oturduk. Daha evvelden gördüğümü hakikaten de anımsayamadığım renklilikteki "samagon" şişeleri ardı sıra, alttan bir yerlerden çıkıyor, her biri tek tek denemem için takdim ediliyorlardı bana. "Samagon"u üretmek çok daha hesaplı ve kolay olduğundan olsa gerek, masanın altında kenarda bir yerlerde ilk görüşte sayılamayacak kadar çok şişe var gibiydi. Belaruslular da, Ruslardan farksız, misafirlerini her şeyden öte içme hızı, miktarı ve de içkiyi nasıl hazmettiğiyle sınıyorlardı. Bunların hepsinden de üst üste geçer not almak herkese nasip olmasa da, bu noktadan sonra artık geriyor dönüş yok görünüyordu. Kendilerininkinden ziyade daha çok benim bardağımı tazelemekle meşgul olmaları bu tezimi güçlendirdiği gibi, benden önce hâlihazırda yeterince demlendiklerinin de dolaysız bir işaretiydi sanki. Diğer taraftan doğu Slav coğrafyasında bu tarz masaları müziksiz tahayyül etmek şüphesiz ki mümkün değildi. Nitekim tam da yanı başımızdaki koca kolonlardan karmakarışık bir ardışıklıkta hem geleneksel kült parçalar hem de popüler şarkılar çalıyordu kesintisiz olarak. Arada anlamakta epeyce güçlük çektiğim sözler duyduğumda, bunun Belarusça olduğuna dikkat çekip, bana ilgili grubu veya şarkıcıyı tanıtmaya soyunuyorlardı.   

Uzunca bir gece zarfında da olsa, yüzlerce mililitre "samagon"un sarhoş edici etkisini minimize edebilmenin yolu, yediklerinize azami ağırlık vermekten geçer kaçınılmaz olarak. Toplam dört çiftten oluşan Beyaz Rus topluluğunun ilk "samagon"lu mangal ziyafeti değildi bu. Onları burada, aynı yerde vaktiyle gözlemlediğim gibi, önümüzdeki günlerde de birkaç defa denk gelecektim. Sanatoryumda üç ana öğün, bir de kısmi ara öğün çıkmasına karşın, pek çok arkadaş kolektifi, kaldıkları iki–iki buçuk hafta sürecince ya burada ya da nehir kıyısında gözlerden ırak en az bir defalığına, çoğu zamansa birkaç sefer bu tip sofralar açıyorlardı çünkü onlar için bu tatillerdeki en önemli ritüellerin başında bu eğlence geliyordu. Başlardaki hararetli diyaloğun aksine, şişelerin dipleri ortaya çıktıkça kurulan tümceler de gittikçe kısalıyor, seyrekleşiyor ve hafif de olsa anlamsızlaşmaya başlıyorlardı. Öyle ki, normalde dinlemeye dahi kolay kolay tahammül edemeyeceğiniz şarkılara gecenin ilerleyen saatlerinde danslar eşliğinde ayak uydurmak bizlere de kısmet olacaktı. Yulya ise artık tam karşımda oturuyor, neredeyse hiç konuşmuyor; ama oldukça zeki ve kurnaz doğasıyla uyumlu biçimde her hareketimi ve jestimi pür dikkat takip ediyor, beni baştan aşağı süzerek, bakışlarıyla kontrol etmeye çalışıyordu. Vakit gece yarısını gösterirken film de yavaştan kopuyordu…  

Ertesi gün odamda erkenden gözlerim açıldığında ne gecenin ne şekilde bittiğini ne de odama nasıl döndüğümü hatırlıyordum. Ayaküstü yığıldığım yerde kendime yavaş yavaş gelirken kapının tıklatıldığını işittim: “Oda servisi, bugün temizlik yapmamızı ister miydiniz?” Kapıyı açıp dışarı çıkarak Tatyana ismindeki temizlikçi kadına kısa bir merhaba dememin ardından hal hatırını sordum. Natalya adlı bir başkasıyla dönüşümlü olarak daireleri temizliyorlardı. O sırada koridorun sonunda beliren Jenya bana doğru yaklaşarak: “Ne kadar da kibarsın, onların bile hiç sektirmeden her defasında sıhhatlerini soruyor, dahası onlara isimleriyle ve siz zamiri ile hitap ediyorsun. Bu bizde bile biraz istisnai bir durumdur.” “O da bir şey mi; evimin olduğu yöredeki belediye hizmet görevlileri ve avlu civarında tanımadığım komşularıma, hatta berimizdeki sokaktan gelip geçenlere dahi selam veririm her gün.” “Dün gece nerede olduğunu biliyordum. Peki ne oldu, dananın kuyruğu koptu mu yoksa?..” Elbette ki hayır, onun burada yalnız olmadığını sen de biliyorsun…” “Hayatta hep birileri senin, sen de ötekilerin peşinde koşacaksın ve belki de ömrün böyle bir devri daimde geçecek, kendine yakıştırdığın ve idealize ettiğin mutlulukların girdabında kaybolacaksın… Gel istersen, kahvaltı arifesinde benim odada biraz laflayalım…”

Devam edecek…

1. Bölüm 2. Bölüm  3. Bölüm 4. Bölüm 5. Bölüm 6. Bölüm 7. Bölüm 8. Bölüm 9. Bölüm 10. Bölüm 11. Bölüm 12. Bölüm

13. Bölüm